Az evvel bakkala gidip bir ekmek, kola ve kahve aldım. Bakkal, daha doÄŸrusu Mehmet Abi bana benden hemen önce dükkandan çıkan müÅŸterisi hakkında üzücü ÅŸeyler anlattı. Kadıncağızın geçen sene ÖSS'ye hazırlanan bir oÄŸlu varmış, ancak evladının üniversite okumaya ömrü vefa etmemiÅŸ, delikanlı aynı sene kan kanserinden vefat etmiÅŸ. Mehmet Abi de bu aralar oÄŸlunu yurt dışında bir üniversiteye göndermeyi planlıyor; ancak yüklü masraflar onu düÅŸündürmüyor deÄŸil. Laf arasında bu sıkıntısını kadınla paylaÅŸmış, teyze 'Gönder n'olacak, biz sakındık da n'oldu sanki...' demiÅŸ...

Bahsi geçen teyzeyi tanımıyorum, annem mutlaka tanır, zira karşımızdaki apartmanda oturuyorlarmış. Bakkal bana hadiseyi anlatınca bir an için kadına hak verdim, sonra, biraz daha soÄŸukkanlı düÅŸününce ' ama bizim için hayat devam ediyor...' dedim kendim de ÅŸaşırarak. 'Hem de hiç yerinde durmadan...' diye tasdik etti Mehmet Abi...

Acı ama gerçek, hayat devam ediyor. KomÅŸunun oÄŸlu genç yaÅŸta vefat edecek, ama Bakkal Mehmet çocuÄŸunun okul masrafını düÅŸünmeye devam edecek, etmek zorunda. Yıllar geçtikçe bahanelerimizin, özürlerimizin bir anlamı da kalmıyor, faniliÄŸin gözümüze soktuÄŸu gerçeklere aldırmadan, hatta onlara inat yaÅŸamaya devam ediyoruz, ediyorum...

Yine bir ara sene, yine tercih sancıları, karar duruÅŸmaları, ya bir bırak yakamı demeye kalmadan hayat beni arkadan itiyor, sabah yataktan kaldırıp çamaşır astırıyor, bulaşık yıkatıyor, kahvaltı hazırlatıyor (hamaratlıkla bir ilgisi yok, annemler yok evde...) Üstelik oturup düÅŸünmem, olmadı bir bilene danışmam, yine olmadı istiharelere yatıp herÅŸeyi bilene danışmam gereken bir zamanda, çiçek sulamak gibi hayli naif ev iÅŸleriyle uÄŸraşıyorum. KomÅŸunun oÄŸlu da ilk senesini bitirecekti, yazık... Allah gani gani rahmet eylesin.

Ama her zaman rutin iÅŸlerle uÄŸraÅŸtığım da söylenemez. Uzun zamandır içimde biriktirdiÄŸim bazı ÅŸeyleri kitaplık çapta yazıya dökmeyi düÅŸünüyorum ÅŸu aralar. Önceki projenin ruhuna fatihayı yolladıktan sonra, bu kez 'kodu mu oturtsun, ses getirsin, okuyanlar oha desin, hatta bana övgü dolu küfürler göndersinler (vay .... nası yazmış ....) ' türünden fantazilere hiç girmeden, direk kendi sözlerimle baÅŸlayayım istiyorum. Hatta önceki gün - baÅŸarısız olmakla birlikte - ilk giriÅŸ çalışmasını bile yaptım. Bugün de aklımda ilk hikayenin filizlenmeye baÅŸladığını söyleyebilirim ama yavaÅŸ yavaÅŸ. Bu kez lahmacun yapar gibi olmayacak ve inÅŸallah ben de dahil hiç kimse hayal kırıklığına uÄŸramayacak. GeliÅŸmeleri buradan aktarmaya çalışacağım efendim.

AÄŸustos'un sonu ve eylülün başı, İstanbul'un uyandığı, silkindiÄŸi, tazelendiÄŸi günler... Åžehir erkenden kalkıp ılık bir yaÄŸmurda yıkanmış, saçlarından dökülen damlalarla sizi de uyandırmıştır. Yıllardır aÄŸustos sonlarında ve eylül baÅŸlarında yeni bir okula baÅŸlar, bir yerlere kayıt olur, falanca yere baÅŸvururum. Bu kez ilk defa herÅŸey gerçek hayat gibi: hiçbir ÅŸeyin garantisi yok. Bu hafta 24 vesikalığı kaptığım gibi oradan oraya İstanbul kazan ben kepçe koÅŸturmaya baÅŸlayacağım. Bakalım bu defa da dört ayak üstüne düÅŸecek miyim? (Dört ayak olup sürünmek de ihtimal dahilinde...)

KomÅŸunun oÄŸlu ve yaz(a)madığım roman mı...Birisi kütüphanenin altında, birinin de Ruhuna Fatiha...

(Erdal, çöz beni de gideyim artık, bak yazı bitti...:)