2001’den bu yana sonuçlandırılamayan Doha görüÅŸme turlarının devam ettiÄŸi ÅŸu günlerde; geliÅŸmiÅŸ ülke ekonomilerinin tarım toplumlarına dayattığı politikayı anlamak ve anımsamak amaçlı aylar öncesinde kaleme alınmış yazımı burada ilk kez gün ışığına çıkaracağım.

           Bir tek pirinç tanesinin hesabını yaptıran ve kültürümüze istisnasız her aile ile anlaşılmış gibi iÅŸlenen sofra adabının önemini yaÅŸayarak gözlemlemekteyiz. Basit bir kuralın toplumu her olasılığa karşı nasıl hazır tuttuÄŸunun hayranlığını inkar etmek mümkün deÄŸil. Ki belki de bu olasılıkları üst üste yaÅŸamış bir toplum olmanın tecrübesiyle ayaktayız. Bir televizyon dizisiyle bu durumu pekiÅŸtiren sahneleri tekrar hatırladık. Elveda Rumeli dizisinde savaÅŸ denilen çıkmazda bir sütçünün hiçbir ÅŸey karşılığında kundaktaki bebeklerin açlığı endiÅŸesiyle dağıttığı süt ve eve biraz bulgur talebiyle gelen komÅŸuya verilen eldeki son bir bakır bulgurun ev sakinleri tarafından komÅŸuyu incitmemek için titrek üsluplarıyla sunuluÅŸu; iki usta oyuncunun bizlere ders niteliÄŸinde armaÄŸanı oldu.

 

 

           Ancak, acınası bir vicdansızlıkla kar elde etmek amaçlı, toplumun sofrasındaki ekmeÄŸe, pirince ve vazgeçilmezi olan bakliyata el uzatanların yani bunları piyasadan çekerek fiyatlarını yükseltenlerin ve kıtlığın kapıda olduÄŸunun tellallığını yapanların acemi oyununu seyrettik. Spekülatif insafsızlığın dayandığı sınırları görmek için iyi bir deneyim  oldu diyebiliriz. Hırsızlığın ticarileÅŸtirilmiÅŸ ÅŸekline, dünya üzerindeki dirayetsiz hükümetlerin beceriksizce yaklaşımlarının sonuçlarını öngörmek hiç de zor deÄŸil.

 

 

          Açlığın milyonlar için artık kaçınılmaz olduÄŸunu var olan sivil toplum örgütlerinin endiÅŸeli üsluplarından deÄŸil, yiyecek için birbirini öldüren insanların yaÅŸadığı üçüncü dünya ülkeleri toplumlarında izlemeye baÅŸladık. Bu durumun kaçınılmazlığını yıllar öncesinde görmek için Allah’ın bir Yusuf daha göndermesine gerek yoktu.  Avrupanın bu ülkelere eldeki ürün fazlalarını ihrac ederek, tarım politikalarını baltaladığı bilinen bir gerçekti. Ayrıca üretimden alıkonan toplumlardan, kültürlerinden uzaklaÅŸtırılarak tüketici ve toplum baÄŸları koparılmış bireyler oluÅŸturuldu. Sonuçta olası bir dünya krizinde artan gıda fiyatlarını karşılayamayacak ekonomiler ve kendi ihtiyacına yetiremeyecek üretim kapasiteleri peydah oldu. Üstelik tüm bu olumsuzluklardan tarımla ilgisini koparmış ve ekonomik seviyesi düÅŸük bireyler etkilenecekti. Yani krizi hisseden; bu ülkelerin ÅŸehirlerinde yaÅŸayan yoksul kesimdi. Ve üzerinde durulması gereken ise, bu bireylerin topraklarından koparılarak ve aynı zamanda birlik ve beraberlik ruhları elinden alınarak tüketime ÅŸartlı, yalnız insanlar haline getirilmiÅŸ olmasıydı.

 

 

          Ne kadar ÅŸanslı bir milletiz ki daha aile sistemimiz dağılmadı ve beraberlik ruhumuz koruma altında tutulmaktadır. KomÅŸuluk iliÅŸkilerinin bile henüz ayakta durduÄŸunu söylemek yanlış deÄŸildir. Ve hala bir adet pirinç ve baÅŸa konulası ekmek, kutsal deÄŸerler arasında sayılmaktadır.

 

 

          Ve ne yazık ki önümüzdeki günler iki canavarın kapışmasına sahne olacaktır. Kendi içimizde yaÅŸamayacağımızı ümit etsek de; Afrika, doÄŸu ve güneydoÄŸu asyada canavarlaÅŸan yoksul kesim ile açlıktan kar beklentisi olan grup arasında bir çatışma olacaktır. Belki de dünya yine acı bir deneyimle ticari ahlak kurallarını ve zemine oturtulmadan ve sindirilmeden yerleÅŸtirilen yapay kültürlerin sonuçlarını tahlil yoluna baÅŸvuracaktır. Ve belki de her acı deneyimin ardından gündeme getirdiÄŸi bir sözleÅŸmeye daha imza atacaktır.