İslam Bilim Müzesi İstanbul’da açıldı. Prof. Dr. Fuat SEZGİN’in bu muhteÅŸem projesi sonunda hayata geçirildi. Öncelikle bu projede emeÄŸi bulunan herkese en kalbi teÅŸekkürlerimi sunmak istiyorum.

GeçmiÅŸi hatırlamadan geleceÄŸe kanatlanmak mümkün deÄŸil. İstikbal göklerde olduÄŸu kadar köklerdedir de. Türk insanının köklerine ulaÅŸmasını saÄŸlayacak bu anlamlı çalışma, her yönden takdiri hak ediyor. Ancak geçmiÅŸteki mefahirle övünmek yeterli midir? Atalarımızın elimizden yitip gitmiÅŸ baÅŸarılarını hatırlamak bize ne kazandırır? GeleceÄŸimiz de mazideki gibi muhteÅŸem olabilecek mi? Bu gibi sorular, zihnimizi kurcalayıp duruyor.

İslam Bilim Müzesinin İstanbul’da kurulmuÅŸ olması güzel bir geliÅŸme elbette.
Müslümanların dünya biliminin geliÅŸmesi için saÄŸladıkları katkılar, bilhassa Avrupalı bilim çevreleri tarafından unutulmuÅŸ ya da bilinçli bir ÅŸekilde unutturulmuÅŸtu. Zira İslam’ın bilim anlayışı, her ne kadar amprik (deneysel) bilgiyi önemsiyorsa da ilahi olanla barışıktı. İnanç ve bilim birbirinden ayrışık deÄŸildi. Bilim, Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının
anlaşılması için bir fırsattı. İbn-i Sina da, İbn-i RüÅŸt de, Fârabi de bu gerçeÄŸe inanıyordu. İslam medeniyetinin bilim anlayışını asıl farklı kılan, iÅŸte bu bakış açısıdır.
Avrupa’da ise bilimsel düÅŸüncenin serüveni oldukça farklı bir seyir takip etmiÅŸtir. Avrupalı, bilimle uzlaÅŸabilmek için diniyle, Kilisesiyle kavga etmek zorunda kalmıştır. KuÅŸların havada nasıl uçtuÄŸuna dikkat çeken, anne karnındaki bebeÄŸin bütün oluÅŸum safhalarından bahseden, pek çok ayetinde rüzgârın, yaÄŸmurun, denizlerin, göklerin bilimsel sırlarına iÅŸaret eden Kur’an-ı Kerim’in, “akıl etmez misiniz?”, “düÅŸünmez misiniz?” vb. ikazlarıyla en azından günde beÅŸ vakit muhatap olan Müslüman, elbette bilimle barışık olacaktı. Hıristiyan için bilim ve mantık ne kadar dinden uzaklaÅŸma sebebi olarak görülüyorsa, Müslüman için de o kadar Allah’ı tanıma (Marifetullah), O’nu sevme (Muhabbetullah) vesilesi olarak kabul ediliyordu.
Avrupalı Hıristiyanlar, naklin akıldan, mantıktan üstün olduÄŸunu kabul ederler. Hatta Teslis (Üçleme) akidesi gibi mantık dışı inanışların izahı kendilerinden istenildiÄŸinde verdikleri en güçlü cevap yine İncil’dendir. Bu gibi cevaplarda hiçbir mantıksal izah armaya gerek yoktur. “Çünkü Tanrı'nın "saçmalığı" insan bilgeliÄŸinden daha üstün, Tanrı'nın "zayıflığı" insan gücünden daha güçlüdür.” (Korintliler 1-25)

Tanrı’ya ait olduÄŸu inanılan bir saçmalığın, insan bilgeliÄŸinden daha üstün olduÄŸunu savunan bir inancın herhalde bilimle dostça yaÅŸaması beklenemezdi. İşte sırf bu gibi inançların saikasıyla OrtaçaÄŸ’da Kilise, Müslümanların eserlerinin etkisiyle bilimsel araÅŸtırmalara giriÅŸen Hıristiyan bilim adamlarını aforozdan, idam etmekten çekinmemiÅŸtir. Bugün Avrupalı bilim adamlarının neden inançtan kopuk olduÄŸunu bu tarihi tecrübeler izah eder sanırım.
Elbette ki Hıristiyanlığın bilime bakış açısının İslam’a da genellenmesi büyük bir mantık cinayeti olacaktır ki, ülkemizde de, pek çok dünya ülkesinde olduÄŸu gibi bu cinayet tekrar tekrar iÅŸlenmiÅŸtir. Avrupalı bilim adamlarını dinden soÄŸutan temel önerme ÅŸuydu:
Hıristiyanlık (Kilise) bilimin gelişmesini engellemiştir.

İnsan, akıllı ve mantıklı bir varlıktır.
Akıllı ve mantıklı bir varlık olan insan, elbette bilime yönelecektir.
Kilise, bilimsel geliÅŸmeyi engellediÄŸine göre insanın fıtratına zıttır.
İnsanın fıtratına zıt bir inanış, insan için doÄŸru, kesin ve kurtarıcı bir çözüm olamaz..

Haklı olarak zihinlerinde bu önermeleri geliÅŸtiren Avrupalı bilim adamları dinden yani Hıristiyanlıktan ve onun bütün deÄŸerlerinden soÄŸudular, hatta nefret ettiler. Yanlış olansa ÅŸuydu. Bu mantıksal kabullerini bir din ve semavi inanç olduÄŸu için İslam’a da teÅŸmil ettiler. Yani önermelerini ÅŸöyle devam ettirdiler:

Hıristiyanlık bizim için en üstün inanç sistemiydi.
O inanç sisteminin bile insanlığın fıtratına uygun olmadığı ortaya çıkmıştır.
Buna göre diÄŸer inanç sistemleri hayli hayli insan fıtratına ve aklına zıttır.

Elbette hemen anlaşılacağı gibi bu önermeler subjektif yargılardan kaynaklanan hataları da içinde barındırıyordu. Bir kere dünyanın büyük ve güçlü bir bölümü için en üstün inanç Hıristiyanlık deÄŸil, İslam’dı. Zira İslam, Hıristiyanlığın aslından uzaklaÅŸmış esaslarını tamir etmek için gönderildiÄŸini savunuyordu. İşte buradaki en büyük yanlış, Hıristiyanlıktan irtidat eden Avrupalı bilim adamlarının inancı terk etme gerekçelerini aslında Hıristiyanlıktan oldukça farklı olan diÄŸer inanış sistemleri için de genellemeleri
olmuÅŸtu. Bir kere Hıristiyanlıktan dönmek için öne sürülen hiçbir gerekçe İslam dini için öne sürülemezdi.

Akıllı ve mantıklı bir varlık olan insan elbette bilime yönelecektir.
Kilise, bilimsel geliÅŸmeyi engellediÄŸine göre insanın fıtratına zıttır.
İnsanın fıtratına zıt bir inanış, insan için doÄŸru, kesin ve kurtarıcı bir çözüm olamaz..
Åžeklinde ifade edilebilecek önermeler İslam için oluÅŸturulduÄŸunda anlamsızlaşıyordu. Nietzsche de bu gerçeÄŸi fark edenlerin en başında geliyordu. Hazırladığı yasaların birinci maddesi oldukça açıktır

 “Madde bir- DoÄŸaya her türden aykırılık, günahtır.”(Anti-Christ-Deccal sh. 100) Aynı kitabın 94. Sayfasında ise ÅŸunları diyordu Nietzsche: “Müslümanlık Hıristiyanlığı hor görüyorsa, bin kez haklıdır…” “Hıristiyanlık bizi antik kültürün mirasından etti, daha sonra da bir kez daha, Müslüman kültürün mirasından etti”
GörüldüÄŸü gibi İslam ve Hıristiyanlık doÄŸayı, nesneleri anlamlandırma konusunda birbirinden oldukça farklı yollara sahip. Hıristiyan bakış açısı metafizikle (çoÄŸu zaman batıl inanışlarla) hakikati içi içe geçirir. Tanrı ve İsa’yı iç içe geçirdiÄŸi gibi. Hıristiyanlık inanışında Åžeytan insan ÅŸekline girebilir. Orta ÇaÄŸ’da Cadı Avı kutsal baÅŸlığı altında katledilen masum kadın ve kızların âhları hâla yüreklerimizi daÄŸlar. Yani bu inanışa
göre gerçeklik asla kesin deÄŸildir. Her an her yerde vampirler, canavarlar ortaya çıkabilir. Haç ya da sarımsak bile çoÄŸu zaman iÅŸimizi görmez. Kurbanlar acı bir sonla yok edilir. Hıristiyanlıktaki bu gibi inanışların Müslüman toplumlara yansımaları olmakla birlikte İslam’da durum böyle deÄŸildir. Kur’an kâinatı olduÄŸu gibi tasvir eder. Herkes kendi iÅŸini yapmaktadır. Melekler, cinler, ÅŸeytanlar vardır ve haktır. Ancak onların boyutları farklı bir boyuttur ve Allah onların insanlara zarar vermesini yasaklamıştır. Zerreler, gezegenler, kuÅŸlar ve diÄŸer bütün canlılar Allah’ın emirlerine itaatkârdır. Manevi varlıkların zararları
manevidir. Bütün varlıklar aslında Allah’ın isimlerinin yansımalarından ibarettir. Zaten insana taşıyamayacağı hiçbir yük de yüklenmez. Hiçbir ÅŸey başı boÅŸ deÄŸildir. Hz. Muhammed’in mucizesi kendine ait deÄŸildir. Onu Allah yapmaktadır. Hatta insanların ürettikleri giysileri ve diÄŸer aletleri de Allah yapmıştır.

Bu durumda insan derin bir güven duygusu içine girer. Devamlı ÅŸüphe ve korku içinde yaÅŸamaktan kurtulur. Bütün dizginler, her yerde hazır ve nazır olan Allah’ın elindedir. Onu bulan bütün dertlerinden ve sıkıntılarından kurtulur. Ne haça, ne sarımsaÄŸa, ne Kiliseye ne de baÅŸka bir aracıya ihtiyaç vardır. Sıkıntı anında her nerede olunursa olunsun Allah’a samimi olarak yönelmek yeterlidir.
İslam mantıkla ve bilimle özünde uyumlu, Kilise ise mantık ve bilimle cevherinde kavga halinde görünüyor.

İslam’ın doÄŸmasıyla birlikte birkaç yüz yıl içersinde Müslümanların bilim ve hikmeti olabildiÄŸince yüceltmeleri, en önemli keÅŸifleri yapmaları bu gerçeÄŸi ispatlıyor. Hıristiyan dünyanın bilimle uzlaÅŸması ise ancak onunla binlerce yıl süresince ettiÄŸi kavgaların ardından gerçekleÅŸmiÅŸtir. Bu uzlaÅŸmanın ardında, bilimle özdeÅŸleÅŸmiÅŸ Müslüman dünya ile yarışma kaygısı da yok deÄŸildir. DoÄŸduÄŸu gibi bilimi kucaklayan bir din, baÅŸka geliÅŸmelerin zorlamasıyla zoraki bir tercihle bilimle barışmış bir din…

Bugün Hıristiyanlık tarihteki Müslüman bilginlerin teoloji görüÅŸlerinin yanı sıra, felsefi ve dini savlarının etkisinde kalmış görünüyor. İbn-i Sina’nın, İbn-i RüÅŸt’ün ve diÄŸerlerinin Hıristiyanlık teolojisine yaptığı katkıları kimse görmezden gelmemelidir. Bugün, vaftiz edilmeden ölen çocukların günahsız olduÄŸunu dolayısıyla cennete gidebileceÄŸini söyleyen Kilise, bunca bin yıl sonra İslam dininin iÅŸaret ettiÄŸi noktaya gelmiÅŸ oldu. “Birbirinizi Rab edinmeyin” diye emreden Kur’an, Ruhbanlık sisteminin çöküÅŸünde,
etkisizleÅŸmesinde az mı etki sahibidir? Hatta bugün Hıristiyanların zihinlerinde canlandırdıkları Cennet ve Cehennem tasvirleri ne İncil’de, ne de Eski Ahid’de bu denli tefarruatlıdır. Hıristiyanların zihinlerinde canlandırdıkları cennet ve cehennem yaÅŸantılarının en azından onda altısı Kur’an-ı Kerim kaynaklıdır. Hz. İsa’nın insan olduÄŸu, teslis inancının yanlışlığı gibi konularda da elbet Hıristiyan dünya, Kur’an’ın dediÄŸi yere gelecektir. Çünkü o yer mantığın, doÄŸanın ve bilimin sözünün geçtiÄŸi yerdir. Bu da Kur’an-ı Kerim’in apayrı bir mucizesi olmaktadır.

İstanbul’da açılışı gerçekleÅŸtirilen İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi, bütün bu iddialarımızı nesnel ölçütler ve deliller ışığında ispatlayan önemli bir merkezdir. Müslümanlar daha 7. ve 8. yüzyıllarda ilmi çalışmalara baÅŸlamışlardı. 8. yüz yılda Halife Harun ReÅŸid döneminde antik Yunanın ve diÄŸer bazı medeniyetlerin felsefi, bilimsel metinleri süratli bir ÅŸekilde tercüme edilmiÅŸti. Bu çalışmalar Allah’ın rızasını kazanmak için yapılıyordu çünkü Hz. Muhammed’in “İlim Çin’de de olsa gidip, alın!” ve Kur’an-ı Kerim’in “Oku! Seni yaratan Rabbinin adıyla Oku!”, “DüÅŸünmeyecek misiniz?” gibi nasihatleri; emirleri onları kamçılamış, adeta ÅŸahlandırmıştı. Onlar için ilim öÄŸrenmek, tefekkür etmek diÄŸer bütün nafile ibadetlerden daha hayırlı idi.
Bilime önem veren bu inanış, Hıristiyanlıkta olduÄŸu gibi dine dışarıdan girmiÅŸ deÄŸildi aksine dinin tam da merkezinde, özündeydi. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri, Hz. Muhammed’in hadisleri bu gerçeÄŸi açıkça ortaya koymaktaydı.
Bugünse Müslümanlar dinin merkezinden yani özünden uzaklaÅŸtıkları için bilim ve hikmet arayışından da uzaklaÅŸmış oldular. Dolayısıyla onların temsil ettikleri -ya da temsil etmeleri gereken- din de bilim karşıtı olarak algılandı. Halbuki çoÄŸu zaman yan yana gördüÄŸümüz nesneler, birbirlerinin sebebi ya da sonucu olmak zorunda deÄŸildir.
Yani ne çiçeÄŸin üstünde gördüÄŸümüz arı çiçeÄŸin sonucudur, ne de o rengârenk çiçek arının bir ürünüdür. Müslümanlar, İslam çiçeÄŸinin üzerindedirler ve bugünkü halleriyle çiçekle irtibatları konak-konar ya da kamuflaj-saklanan irtibatından öteye göçmez. İslam, kendi ayıplarımızı, eksikliklerimizi örtmek için çok güzel bir konaktır.
Halbuki arının, o renkli ve mis kokulu çiçeÄŸin üstünde miskinlik etmekten öte vazifeleri vardır. Çiçekten bal toplayacaktır ve çiçeÄŸin tenasülünün devamına, bekasına hizmet edecektir. Üzerine konduÄŸu çiçeÄŸi sokmaya çalışması, çiçeÄŸi yok etmek istercesine iÄŸnesini çiçeÄŸin rengârenk yapraklarına zerk etmesi ise, çiçeÄŸin deÄŸil arının sonu olacaktır. Bugünkü Müslümanların periÅŸan hali İslam’ın deÄŸil, kendi tembelliklerinin vahim bir sonucudur. Üstelik farkında olmadan dinlerini tahrip etmekten de çekinmiyorlar.
Bu da onların sonu oluyor elbette. Arı yeniden vazife başına dönene kadar çiçeÄŸin güzelliÄŸi anlaşılamayacaktır. Vızıltılarımızın ise hiçbir önemi yoktur. Çünkü ortada o çiçeÄŸin güzelliÄŸini gösterecek tatlı ve kokulu bir bal yoktur. Bu ise kesinlikle çiçeÄŸin deÄŸil arının suçudur.
İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi ecdadımızın İslam çiçeÄŸinden özümseyip ürettiÄŸi balların sergilendiÄŸi bir kovan gibi. Eserlerden anlıyoruz ki onlar, vazifelerini çok iyi yapmışlar. Ve yine eserlerin çeÅŸitliliÄŸinden, zenginliÄŸinden anlıyoruz atalarımızın kondukları o rengârenk çiçek, tam bir bal deposu. Üstelik o güzel çiçeÄŸin bekasını saÄŸlamak adına ellerinden geleni yapmışlar ki bugün o hoÅŸ çiçeÄŸin tohumları bizim yüreklerimize kadar ulaÅŸmış durumda. Åžimdi diÄŸer bütün soruları bir kenara bırakarak çok önemli bir soruya
cevap vermemizin zamanı geldi:

Günümüzde İslam çiçeÄŸinden bal üretilmiyor ya da oldukça az üretiliyor olması, o rengârenk ve hoÅŸ kokulu çiçeÄŸin suçu mudur yoksa bazı tembel; tahripkâr arıların mı? Bu sorunun cevabını mutlaka vermeliyiz arı kardeÅŸlerim, mutlaka!