Benim  bir özelliÄŸim de geçmiÅŸe  aşırı özlem duymamdır.  Kendi kendime “Hani bir keresinde…” diye baÅŸlayan cümleleri sıklıkla kurarım. Fail her zaman sadece ben deÄŸilimdir. Bir keresinde çocukluk günlerimin önemli kısmını birlikte geçirdiÄŸim kuzenimle otururken mütemadiyen “Hani bir keresinde…”li cümleleri sıraladığımda  ÅŸöyle demiÅŸti. “ArÅŸiv misin oÄŸlum sen!”

 

Yaz Kur’an Kursları öÄŸretime üç gün önce baÅŸladı. İlk gün, okulun ilk gününe benziyordu. Okulun ilk günleri en zor günlerdir ders açısından..Okul baÅŸladığında, hele bir de dersler baÅŸladığında en zor ders Türkçe ve Resim’dir onlar için. Kompozisyon konusu hazırdır: “Yaz tatilini nasıl geçirdiniz?

Hepsi denize ,pikniÄŸe, memleketine gitmiÅŸ, bol bol kitap okumuÅŸ, öÄŸretmenlerinden ve arkadaÅŸlarından uzak kaldıklarından dolayı üzülmüÅŸlerdir. Okulların açılması üzüntülerini biraz hafifletmiÅŸtir. Ama hikaye yazmak kadar zor olanı baÅŸarabilmiÅŸ, azı yaÅŸanmış, çoÄŸu yaÅŸanması mümkün olayları kağıda dökebilmiÅŸlerdir. Ama daha zor olanı kendilerini beklemektedir. Sonra yazdıklarının resmini çizmeleri istenecektir çünkü. Her öÄŸrenci gibi ben de bu zorlukları yaÅŸadığımdan,  onlara “Okulda neler yaptınız, dersleriniz nasıl geçti?... benzeri sorular sormayı abes gördüm. Derken derse baÅŸladık. Ben, öÄŸrenci milletinin en sevmediÄŸi soru tarzlarından olan bir tanım sorusu ile baÅŸladım: “ArkadaÅŸlar din nedir?” Sonra da bana daha fazla kızmasınlar diye ekledim: “ Ya da ÅŸöyle sorayım, din deyince aklınıza ne geliyor? Size neyi çaÄŸrıştırıyorsa hepsini söyleyin” Cevaplar bazı istisnalar da olmak üzere benzerdi:

-İslam.

-Peygamber.

-Kur’an.

-Ka’be

-Namaz

-Papaz (Bunu söyleyeni ayrıca kutladım)

...

 

Derken, bir cevap daha. Hem de düzenli kurulmuÅŸ bir cümle:

 

-Din,  akıl sahibi kimseleri, kendi tercihleriyle, dünyada ve ahirette mutluluÄŸa götüren ilahi kanunlar bütünüdür.

 

Anlaşılan bu arkadaşımız beni geçmiÅŸte bırakmaya niyetliydi. Hey gidi günler… Ne kadar zordu bu cümleyi ezberlemek. Yazılıdan daha yüksek not almak, bu cümleye baÄŸlıydı.

 

Ders bitti. Ama o cümle aklımdan çıkmadı. O zamanlar kelimeleri bir araya getirmek kafiydi. Åžimdi ise düÅŸünme vaktiydi. Önce ÅŸunu fark ettim ki, bu tanım tüm dinleri kapsayan bir tanım deÄŸildi. EÄŸer öyle olsaydı öÄŸrencilerin çoÄŸunluÄŸunun aklına din deyince İslami terimler gelmezdi.

 

Sonra “akıl sahibi insanlar”ı düÅŸündüm. Evet, akılsız insan iyi ile kötüyü birbirinden ayıramazdı. Dinlerin özünde iyiyi yapmak kötüden kaçınmak vardı. Din akıl iÅŸiydi.Peki ama ne kadarımız aklını kullanıyordu, ne kadarımız düÅŸünüyordu? Müslüman bir anne babadan doÄŸmaktan baÅŸka avunacağımız ne vardı? YaÅŸlılarımızdan öÄŸrendiÄŸimiz yarı hurafe bilgilerle hayatımızı idame ettirmekle, “Bu neden böyle?” diye soranlara “Fazla kurcalama, sonra kafir olursun” demekle nereye kadardı? Kur’an’ı Kerim’i evin duvarında, deÄŸerli kumaÅŸlardan yapılmış bir muhafazaya sarıp, hergün öpmek miydi O’nu okumak, ya da ne okuduÄŸunu merak etmeden okumak mıydı O’nu anlamak?  Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Enbiya,10), “Kur’an’ı düÅŸünmüyorlar mı, yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed,24)“Sağırlara sen mi duyuracaksın? Hele akıllarını da kullanmıyorlarsa” (Yunus,42)…  diyordu okuduÄŸumuz Kur’an. Ama biz sadece okuyorduk…

 

Okuyan bizlerdik, amel eden ise baÅŸkalarıydı. Mehmed Akif, Avrupa için boÅŸuna “Adamların iÅŸleri bizim dinimiz gibi, dinleri bizim iÅŸimiz gibi” demiyordu. Biz ise kendimizi aÅŸağıladıkça aÅŸağılıyor, angut olduÄŸumuzu düÅŸünüyorduk.

 

Dünya ve ahiret” dedim sonra. Ahireti arada bir, bir tanıdığımız öldüÄŸünde hatırlıyorduk.Biliyorduk… Birgün hepimiz oraya gidecektik, hem de dönmemek üzere.Burada yaptıklarımıza göre ÅŸekillenecekti herÅŸey. Biliyorduk… Ama dehÅŸete düÅŸmüyorduk. Birazdan oturacağımız sofrada en lezzetli yemekler teker teker önümüze serilecekken, rafta duran  zehirli ÅŸekeri istiyorduk annemizden.

Kimimiz de dünyadan tamamen vazgeçmiÅŸ, kazanmak için daha çok üreten kimselerin boynuna “gözünü mal hırsı bürümüÅŸ zındık” yaftası asıp, pejmürde bir vaziyette dolaşıp, tuttuÄŸunu cehenneme atmakta buluyordu çareyi. Ahireti bu ÅŸekilde hatırından çıkartmayacağını düÅŸünüyordu.

“Allah’ın sana verdiÄŸi ÅŸeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma” (Kasas,77) diyordu okuduÄŸumuz  Kur’an. Ama biz sadece okuyorduk…

 

Mutluluk” diyordu tanımda. Yani baskı altında kalmadan dine giren, dinin kurallarına uyan kiÅŸi dünyada da ahirette de mutlu olacaktı. Biz dinin kurallarından baÅŸka ÅŸeylerde arıyorduk mutluluÄŸu. Ama kendimizi deÄŸil, baÅŸkalarını mutlu etmek için. Ramazan’da iftar yemeÄŸi veriyorduk, yarısı çöpe gidiyordu. Ama “Sonra elalem, … beyler/hanımlar ne kadar pinti çıktılar yahu, demez mi?”” diyerek avutuyorduk kendimizi. Evlerimizi depoya dönüÅŸtürüyorduk, gereksiz bir yığın eÅŸya içinde yürüyemiyorduk bile. Salonlarımızın kapısı sadece misafirlere açıktı, çocuklarımıza yasaktı. Desen ve renklerine hayran olup, tomarla para sayarak aldığımız koltuklarımızın üzerine örtü örtüyorduk.Onlar bizim kutsalımızdı ve avuntumuz hazırdı: “Sonra elalem ne der?”

Okullar okumak,askerliÄŸi yapıp bir iÅŸe girmek, iÅŸleri düzelttikten sonra evlenmek istiyorduk.Hasılı evet, evlenecektik ama henüz hazır deÄŸildik. Ama baÅŸkaları bundan rahatsız oluyordu. Onları mutlu etmeliydik. Yoksa rahat edemezdik.Bir ÅŸeyleri ispatlamalıydık. Neden? “Sonra elalem ne der? Gereksiz masraflara girmeye devam etmeliydik, öyle bir düÄŸün olmalıydı ki, kralları kıskandırmalıydı. Hiçbir fedakarlıktan (savurganlıktan) kaçınmamalıydık.Herkes günlerce konuÅŸmalıydı.Neden? “Sonra elalem ne der?”

 

“…İsraf etmeyiniz. Allah israf edenleri sevmez.” (A’raf,31), diyordu  okuduÄŸumuz Kur’an. Ama biz sadece okuyorduk.

 

Okuyorduk…Okudukça  Kur’an’ın,  “Oku!” emrini yerine getirdiÄŸimizi sanıyorduk…