Ömer Özlü - http://www.yazamak.com/yazar/omerozlu http://www.yazamak.com/rss/omerozlu Ömer Özlü'ın Yazamak Ögeleri tr-TR Ömer Özlü - omerozluolmak at hotmail dot com Copyright 2008 Sıkıcı Bir Gün... http://www.yazamak.com/yazi/289/sikici-bir-gun http://www.yazamak.com/yazi/289/sikici-bir-gun Dört gündür Marmara Üniversitesi'ne yüksek lisans başvurusu yapmaya uğraştığım ve Ömer Özlü geleneklerine uygun olarak herşeyi son dakikada denk getirebildiğim için bugünü kendime ayırmıştım. Evde bilmem kaç derece sıcakta, üstelik klimasız ortamda çılgın bir gün geçirdim. 5 kilo bulaşık yıkadım, iki kova çöp döktüm (hiç yemek pişmeyen bir evden bu kadar süprüntü nasıl çıkıyor Yarabbi). Ne iki satır bir şey okuyabildim, ne de bir şey yazabildim. Hava dışarı çıkılacak gibi olmadığı için de evdeki bu pinekleme beni tatminsizliğe sevk etti. Türlü türlü naneler yediğim - okuyan da bir şey zannedecek - eski günleri hatırlatması umuduyla bazı şarkılar dinledim, film falan seyrettim.

Neticede günün sonunda gene bilgisayarın başına çökmüş buldum kendimi. Geçenlerde internette bir forumu geziyordum, doğrusu şaşırtıcı derecede ilginç muhabbetlerin döndüğü bir forumdu, insanın forum deyince bol bol rep+,küfür, download ve 'üye olmayanlar linkleri göremez' türünden uyarılar geliyor aklına. Bu öyle bir forum değildi (hala isim vermiyorum ne olur ne olmaz:),her neyse konulardan biri yeni açıklanan ÖSS sonuçlarıyla ilgiliydi, millet birbirine nereyi kazandığını söylüyordu, Hafiften gizlemeye çalışsalar da ortada çocuksu bir heyecanın varlığı tartışılmazdı. Hani eski günlere dönüş temalı şeyler arıyorum ya, bu ÖSS sonuçları muhabbeti hoşuma gitti. Bizim edebiyat fakültesini kazanan bir arkadaş vardı, eğer foruma üye olmuş olsaydım dayanamayıp ilk günden adamın neşesine turp sıkacaktım: 'Kazandın ha, ben 5.5 sene okudum orda, bi ... olmadı.' ya da 'Ohoo, o öğrenci işleriyle dört yıl nasıl geçer, acıdım sana şimdi...' gibi ipe sapa gelmez laflar ederek adamın kafasını bozacaktım. Veyahut da yüzsüzlüğü genele yayarak Koç, Boğaziçi, Sabancı vs. kazananların havada uçuştuğu bir ortamda 'ohoo, asıl herşey şimdi başlıyor oğlum, her vize, her final dönemi ayrı bir ÖSS...Üstelik orda lisedeki gibi yata yata geçmek de yok...Sevinin bakalım, 3 ay sonra görücem ben sizi...' türünden yorumlarla yeni okul kazanmış garibanların keyfini kaçıracaktım, ki o da ne el değmemiş, ne bakir bir sevinçtir: o sisteme dahil olduğundan haberi olmadan eğitim sistemini yendiğini sanmanın sevinci. Neyse ki foruma üye değildim ve neyse ki forum da eski günlere link vermiyordu. Yeni üniversitelileri içimden kutlayarak - kesinlikle iyi niyetli bir gülümsemeyle - forumdan çıktım.

Hava ufaktan kararmaya başlayınca Mazhar Alanson'un adam öldüren parçası Aşk (Herşey Çok Güzel Olacak OST) eşliğinde oturup düşüncelere daldım. Ah şu ağustos sonları yok mu... Bilenler bilir, Musevi takviminde yıl eylülde başlar. Yeni bir yılın eylülde başlaması fikri, daha doğrusu bir yılın ağustos sonunda bitmesi çok çok ince bir zekanın ürünüymüş gibi gelir bana: ağustos sonları kadar herşeyin muhasebesini yaptığım hiçbir zaman hatırlamıyorum. Konu bulamamak, hikaye yazamamak, kafa dengi adam bulup sohbet edememek türünden bildik sıkıntıların ötesinde, ne yaptığıma ve kim olduğuma yönelik sorgulamalara hiçbir zaman diliminde bu kadar girmemiştim.

Bu sene sanki bir başka. Sanki herkes gazı alıp gitmiş, bir tek ben kalmışım gibi. Hani bizim fakültede Fransız Dili'ni kazanan arkadaş da gelse oturup tatlı tatlı muhabbet edebilirim şu an. Ancak kimse bu sevimli köy kahvesi kılıklı ruhumun yanına uğrayacak durumda değil anlaşılan. 'Sana uygurca öğretmişler abi, bak ben kapı gibi fransızca öğrenicem.' derse ne derim o adama ben? Bir Travis şarkısı söyler gibi ellerimi açıp: 'C'est la vie..' mi diyeceğim?

Dediğim gibi uğrayan olursa, kapımız açık. Sıkıcı bir günden arta kalanlar da bunlar işte.

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Yüksek Lisans Şeysi Üzerine… http://www.yazamak.com/yazi/284/yuksek-lisans-seysi-uzerine http://www.yazamak.com/yazi/284/yuksek-lisans-seysi-uzerine Yüksek Lisans başvuruları başladı hatta bazı okullarda bitti bile. Geçen cuma berbat bir kahvaltının ardından YTÜ’ye gidip not ortalaması muhabbeti yüzünden elim boş dönmüştüm. Boğaziçi’ne zaten hiç gitmedim çünkü en azından onlar istenen not ortalamasını internet sitesinde GÖRÜNÜR şekilde yazıyorlar.

Bu hafta Marmara Üniversitesi için gereken evrakları hazırladım. Marmara için ortalama diye bir şart yok çok şükür. İnşallah yarın gidip başvurumu yapacağım. Annemler memleketteyken bu başvuru işleri inanılmaz zor oluyor ama yapacak bir şey yok. Kelimenin tam anlamıyla şuursuzca koşturuyorum sağa sola. Bakalım bir şeyler çıkacak ama…

Bu arada ‘abi neden gidip kendi okuluna başvurmuyorsun?’ diye soranlarınız olabilir. Evet sayın seyirciler, İstanbul Üniversitesi yine yapacağını yaptı, Yüksek Lisans Ön Kayıtları için bütün evrakları noter tasdikli olarak istedikleri yetmiyormuş gibi bir de ön kayıt parası adı altında 100 (yazıyla yüz) YTL para istiyorlar! 100 YTL! Düşünün, bu ön kayıtlara yüzlerce kişi başvuracak. Ve bunlardan çok azı bir programa yerleştirilecek. Peki alınmayanlar ödedikleri bu parayı geri alabilecekler mi? Ne münasabet! Şöyle bi iki yüz kişi başvursa… Allah bereket versin!

Diğer üniversitelerde neredeyse iki vesikalık, iki fotokopiyle başvurunuzu yaparken (ve beş kuruş para ödemezken)İstanbul Üniversitesi’nin yaptığı bu umut tacirliğinin, bu silahsız soygunun mantığını anlamakta zorlanıyorum. Ne derseniz deyin, ‘başka yere başvurmasınlar diye yapıyorlar’ deyin, ‘Şişkin talebi azaltmak için’ deyin , herhangi iyi niyetli bir sebep ileri sürün, açıkçası beni tatmin etmiyor. Hayır bu parayı ödemek sorun değil, ödenir, ama sorun paranın talep ediliyor olması zaten…

Zorda kalırsam ’seve seve’ vereceğim, orası ayrı konu… Yazıklar olsun….

(omerozlu.com'da yayınladığım bu yazıyı, önemine binaen burada da paylaşıyorum...)

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Ani Ölümler ve Acelesi Olmayan Projeler http://www.yazamak.com/yazi/281/ani-olumler-ve-acelesi-olmayan-projeler http://www.yazamak.com/yazi/281/ani-olumler-ve-acelesi-olmayan-projeler Az evvel bakkala gidip bir ekmek, kola ve kahve aldım. Bakkal, daha doğrusu Mehmet Abi bana benden hemen önce dükkandan çıkan müşterisi hakkında üzücü şeyler anlattı. Kadıncağızın geçen sene ÖSS'ye hazırlanan bir oğlu varmış, ancak evladının üniversite okumaya ömrü vefa etmemiş, delikanlı aynı sene kan kanserinden vefat etmiş. Mehmet Abi de bu aralar oğlunu yurt dışında bir üniversiteye göndermeyi planlıyor; ancak yüklü masraflar onu düşündürmüyor değil. Laf arasında bu sıkıntısını kadınla paylaşmış, teyze 'Gönder n'olacak, biz sakındık da n'oldu sanki...' demiş...

Bahsi geçen teyzeyi tanımıyorum, annem mutlaka tanır, zira karşımızdaki apartmanda oturuyorlarmış. Bakkal bana hadiseyi anlatınca bir an için kadına hak verdim, sonra, biraz daha soğukkanlı düşününce ' ama bizim için hayat devam ediyor...' dedim kendim de şaşırarak. 'Hem de hiç yerinde durmadan...' diye tasdik etti Mehmet Abi...

Acı ama gerçek, hayat devam ediyor. Komşunun oğlu genç yaşta vefat edecek, ama Bakkal Mehmet çocuğunun okul masrafını düşünmeye devam edecek, etmek zorunda. Yıllar geçtikçe bahanelerimizin, özürlerimizin bir anlamı da kalmıyor, faniliğin gözümüze soktuğu gerçeklere aldırmadan, hatta onlara inat yaşamaya devam ediyoruz, ediyorum...

Yine bir ara sene, yine tercih sancıları, karar duruşmaları, ya bir bırak yakamı demeye kalmadan hayat beni arkadan itiyor, sabah yataktan kaldırıp çamaşır astırıyor, bulaşık yıkatıyor, kahvaltı hazırlatıyor (hamaratlıkla bir ilgisi yok, annemler yok evde...) Üstelik oturup düşünmem, olmadı bir bilene danışmam, yine olmadı istiharelere yatıp herşeyi bilene danışmam gereken bir zamanda, çiçek sulamak gibi hayli naif ev işleriyle uğraşıyorum. Komşunun oğlu da ilk senesini bitirecekti, yazık... Allah gani gani rahmet eylesin.

Ama her zaman rutin işlerle uğraştığım da söylenemez. Uzun zamandır içimde biriktirdiğim bazı şeyleri kitaplık çapta yazıya dökmeyi düşünüyorum şu aralar. Önceki projenin ruhuna fatihayı yolladıktan sonra, bu kez 'kodu mu oturtsun, ses getirsin, okuyanlar oha desin, hatta bana övgü dolu küfürler göndersinler (vay .... nası yazmış ....) ' türünden fantazilere hiç girmeden, direk kendi sözlerimle başlayayım istiyorum. Hatta önceki gün - başarısız olmakla birlikte - ilk giriş çalışmasını bile yaptım. Bugün de aklımda ilk hikayenin filizlenmeye başladığını söyleyebilirim ama yavaş yavaş. Bu kez lahmacun yapar gibi olmayacak ve inşallah ben de dahil hiç kimse hayal kırıklığına uğramayacak. Gelişmeleri buradan aktarmaya çalışacağım efendim.

Ağustos'un sonu ve eylülün başı, İstanbul'un uyandığı, silkindiği, tazelendiği günler... Şehir erkenden kalkıp ılık bir yağmurda yıkanmış, saçlarından dökülen damlalarla sizi de uyandırmıştır. Yıllardır ağustos sonlarında ve eylül başlarında yeni bir okula başlar, bir yerlere kayıt olur, falanca yere başvururum. Bu kez ilk defa herşey gerçek hayat gibi: hiçbir şeyin garantisi yok. Bu hafta 24 vesikalığı kaptığım gibi oradan oraya İstanbul kazan ben kepçe koşturmaya başlayacağım. Bakalım bu defa da dört ayak üstüne düşecek miyim? (Dört ayak olup sürünmek de ihtimal dahilinde...)

Komşunun oğlu ve yaz(a)madığım roman mı...Birisi kütüphanenin altında, birinin de Ruhuna Fatiha...

(Erdal, çöz beni de gideyim artık, bak yazı bitti...:)

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Her Yol Bulancak'tan Döner... http://www.yazamak.com/yazi/246/her-yol-bulancaktan-doner http://www.yazamak.com/yazi/246/her-yol-bulancaktan-doner
İstanbul'dayım, yağmurlu sabahlar memleketinden geldim. Şehir sıcak, toz ve topraktı, yollarda dilimi damağıma yapıştıran yakıcı bir uykusuzluk, bir de klima çarpması yaşamıştım. Sanki seferden dönen bir padişah gibi parıltılı dinginlik beklentileriyle girdim il sınırlarından.

Ha bir de internet alemine dönüş var ki sorma. MSN açılışlarında uykulu gözlerle dön baba dönelim, bir hafta içinde pek değişmesi beklenmeyen - ve değişmeyen - sık kullanılan, hatta tepe tepe kullanılan sitelere girelim. google'a uzantısı ile birlikte dosya adı yazıp çıkınca şak diye indirelim. Bir hafta insan gibi dağda çayır çimen dolaştık ya, hemen çıkaralım acısını... Ha bu arada bu gidişte eve uydu da taktırdık, söylemesi ayıp çift çanak. Eğer yolunuz Bulancak'a düşerse....Neyse, bir daha düşündüm de, aman abi düşmesin boşver...

Ama Ünye'ye düşsün mesela, yahut Giresun'dan kaleye çıkan o yolu tırmanıp yokuş nasıl oluyormuş bir görün. Kuzeyde deniz, güneyde yemyeşil tepeler, o hiçbir yerde böyle güzel kokmayacak havayı ciğerlerinize bir çekin.

Çekin çekmesine de, nasıl desem, öyle bir yozlaşmışız ki. Ağaca tırmanan sonra manzarayı beğenmeyip paldır küldür aşağı inen, inince az evvel üstünde durduğu dala hasretle bakan memnuniyetsiz, e biraz da salak çocuklara dönmüşüz. Koşa koşa döndük İstanbul'a, şehire, yani benliğimize, çirkin sandık odalarımızı eşelemeye, yeni planlar yapmaya, hırsları ayakkabı gibi cilalamaya, velhasıl hesaplaşmaya geldik olmayan bir adamla...

Derken kulağıma fısıldadı rüzgar - tekil şahısa (aslında doğrusu 'teklik' şahıs) döndüm farkındaysanız, abim işe gitti o yüzden - iç burucu haberleri. O ara nişanı takmışsın da haberimiz yok. Eh, napalım, bu sefer biz de atalım Frodo misali yüzükleri ateşten kuyulara. Duyunca ne mi hissettim? Bilmem, belki bir yüz dökümü olmuştur ifademde. 'Yüreğim cız mı etti' bilmem, 'yüreğim' diye bir şey var mı onu da bilmem. Fakat söyle, ben şimdi ne yapayım bu sırt çantamda ezile büzüle tatilden getirdiğim gençliğimi?

Yoksa onu da mı gömseydim dört sene önce, seninle yağmurlanan o güzelim Karadeniz toprağına?

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Bir Yaz Gecesi 'Vesaire'si http://www.yazamak.com/yazi/219/bir-yaz-gecesi-vesairesi http://www.yazamak.com/yazi/219/bir-yaz-gecesi-vesairesi Sessiz... Şimdi daha sessiz... Ama asla birbirimizi duyacak kadar sessiz değil... Fizik kuralları, mesafeler vesaire... Ya da vesaire niye hep vs. diye yazılır ki? Street Fighter gibi...Ryu vs. Ken. İşte bu, çağrışım dedikleri şeydir. Çağrışım da çok ilginç bir şekilde cep telefonlarını 'çağrı'ştırır...

Düşüncelerim arasından dolambaçlı bir yol bulmaya çalışıyordum. Bizim köyün camiine giden yol gibi. Hoca 'Amenerrasulü' yü okurken cemaatteki hafif uyuklamarı gözlemleyenlerden biriyseniz, '...fensurna alel kavmil kafirin...' dendiği zaman musikiye benzer bir zevkin içinize aktığını da pek iyi bilirsiniz.

Bu yüzden, özellikle yaz gecelerinde, ve bilhassa kuruyemişçilerin kapatma saatine denk gelen bir vakitte yatsıdan dönen yaşlı amcaları da tanıyorsunuzdur: Gizlice toplanan bir derneğin mensuplarıymışçasına hararetli, az önce kıldıkları namazın kritiğini yapmaktadırlar. İnsan onları tanımasa bowling maçından dönüyor sanabilir. Hafif bir gece meltemiyle esriyen sokaklarda biraz homurtu ve öksürük bırakarak evlerine dağılırlar, ve ben onların eve gidince ne yaptıklarını düşünürüm. Ben olsam hemen yatmam, ne de olsa namazımı kılmışım, çayımı demler, televizyonun karşısında uyuyakalırım. Kuruyemişçilerin kapandığını söylemiştim değil mi, kim demiş, bu amcalar onların son müşterileridir. Kimi sigara, kimi soda, kimi de biraz çerez, bazısı da evdekilerin ağzı tatlansın diye dondurma alır. Dünyada huzur diye bir şey varsa bu amcaların uzmanlık alanıdır denebilir. Üstelik onların huzuru şartlara göre değişmez; haydi emekli olduk, küçük bir kasabaya yerleşelim dedikleri zaman bile, o kasabanın kuytusunu, alçak, sarmaşıklı bir balkonu olan lavanta kokulu evini, konu komşusunu, kuruyemişçisini, camisini, kısacası oranın da huzurunu hemen buluverirler!

Ve şimdi daha sessiz işte. Kafama göre takılıyorum, terden yapış yapış oldum... Kitaplarımı havalandırıyorum diye entelce bir yalan söylemek vardı ama hakikaten büyük yalan olur. Masanın üstündeki bozukluklarla şeftalili buzlu çay aldım, soğuk değildi, soğuttum. Canım sıkıldı, oturdum bunları yazdım. Yatsıya gidip o çok meşhur eve dönüşlerden birine şahit olurum diye korktum belki de. O yüzden ben de karşıki evin camlarında ne var ne yok diye bakıp arka bahçedeki sessizlikte kafa dinlemeye karar verdim. Vakit geçtikçe sanki odanın içinde başka biri varmışçasına dağıldı ortalık, eski defterleri karıştırdım hatta bir ara, bir cümle, bir kıvılcım çaktıracak bir hatıra bulup salak salak sırıtmak için. Hep aynı yere bakmış olacağım, gene bozamadım sessizliği.

Evdekiler uyuyordu, televizyonlar karanlık oda beyazlığı içinde açık kalmıştı. Bir şarkı mırıldandım, bir süre yankılandı ses, sanki biri cevap vermiş gibi heyecanlandım.

Seni duyduğumu farzedip sustum sonra...

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

SEMİ-H FİNAL http://www.yazamak.com/yazi/209/semi-h-final http://www.yazamak.com/yazi/209/semi-h-final ]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Nerede Kaldı Bu İşin Gülü Dikeni? http://www.yazamak.com/yazi/192/nerede-kaldi-bu-isin-gulu-dikeni http://www.yazamak.com/yazi/192/nerede-kaldi-bu-isin-gulu-dikeni Bugün biraz edebiyat konuşalım istedim...

Kadıköy'de postane arkası olarak bilinen yerin duvarlarında bir yazıya rastlamıştım, bir edebiyat dergisinin sloganıyla dalga geçer mahiyette bir cümleydi, ki o dergiyi basan firmaya ait binanın duvarına yazılmıştı zaten: ' Edebiyat eğlenceli değildir! '

İlk bakışta epeyce doğru bir yaklaşım bu, öyle ya, gözünüzün önüne bilgisayarın başında Half-Life 2 oynayan biriyle, elinde kalem Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sının birinci cildine girişmiş bir başkasını getirin, büyük ihtimalle ilki daha çok eğleniyor intibasına kapılırsınız.

Peki madem öyledir, nedir bu işin, yani edebiyatın gülü dikeni?

Gazetelerin verdiği herhangi bir kitap ekine göz atınca bile kitapların ne kadar sıkıcı şeyler olduğunu konusunda iç bulandırıcı bir zehaba kapılmıyor muyuz? Burada yapılan tanıtım ve eleştiriler, sırf okuyucuya 'bence bu kitap güzeldir/değildir sebebi de şudur...' basitliğinde bir yorum sunmamak için kullanılan teknik tabirler, sanki edebiyatı elle tutulur gözle görülür bir nesne olmaktan çıkarıp, yalnızca kültürel anlamda 'elit' bir kitlenin anlayabileceği kutsal bir mesaj gibi algılayan bir zihniyetin tekerlemeleri değil midir? Cemil Meriç ile ilgili yazılan bir kitabın tanıtımına 'ilim ve edebiyat mabedinin yılmaz bekçisi' gibi bir cümle yazan adamın Meriç'in sırf 'kanın daha sıcak' akması için kitapları sevdiğini bilmemesi düşünülemez. O halde nedir bu 'herşeyi en iyi biz biliriz, kimse bize sormadan iki satır okumaya-yazmaya!' tavırları böyle?

Ancak bu sorunun belli cevapları var şüphesiz. Dünyanın en büyük öykücüleri arasında gösterilmemesini sadece ve sadece Türk olması talihsizliğine(!) bağladığım Sait Faik hakkında bir akademisyenin yaptığı yorumu unutamayacağım: ' Ne olacak canım, bir grup genç pikniğe giderler, biri Sait Faik okur diğerleri dinler... Başka bir numarası yoktur Sait Faik'in...' Bu cümleyi sarf eden bir edebiyat adamının başka bir gün 'Öykü bitti efendi, artık öykücü çıkmıyor...' diye şikayet ettiğine kalıbımı basarım. Halbuki o lafı ettikten sonra bunun için şikayetçi olmaması gerekirdi. Basit bir bakış açısıyla sadece 'Kalorifer ve Bahar' hikayesi bile Sait Faik'i usta hikayeciler arasına koymaya yeter. O pikniğe giden çocukların neden Tanpınar değil de Sait Faik okuduklarını sözümona araştırmacımız hiç düşünmüş müdür acaba?

Türkiye'de edebiyatla uğraşan insanlar oyun bahçesini başkasına kaptırmak istemeyen çocuklar gibi, asık suratlı, jargon ve prensip meraklısı, ve bu lafı kullanmak istemiyorum ama git gide ukala olmaya başladılar. Yazarından yayıncısına, eleştirmeninden bilim adamına kadar... Bir kitabın, bir hikayenin ya da bir yazının ne kadar güzel yazıldığı umurlarında değil, onlar için önemli olan kendi kısır tartışmalarına malzeme olup olamayacağı. Bizim sevdiğimiz, okuduğumuz, günlük hayatımıza mal ettiğimiz edebiyatçıları yazardan şairden saymamaya kadar varıyor iş. Bin Sekiz Yüz bilmem kaç yılında Prusya'daki sosyo-ekonomik durum üzerine yazılan bir kitabı ballandıra ballandıra anlatıp, sırf normal okuyucu olarak görünmemek adına estetik olanı es geçmek... Portakal hakkında her şeyi bilip de tadına bakmazsanız neye yarar? Meyvayı yiyen onun tadını vitaminini alırken siz karnını fındık-fıstıkla doyurmaya çalışan bir adam durumuna düşersiniz. Elbette edebi eserde kültürel, bilimsel öğeler olacaktır, zaten düşünmek ya bir fikir ortaya atmak ya da bir fikri benimsemektir. Bütün kitaplar bundan bahseder ama bütün kitaplar bunun için yazılmaz.

Açıkçası kitapların neden toplumumuzdan aforoz edildiği konusunda düşünürken edebiyatçıların bu işin 'gülünü-dikenini' gözden kaçırmaya başladığını gözden kaçırmamak gerek. Böyle bir kıyaslama bile yanlış aslında ama insanlara bu şekilde sunulan bir edebiyatı gördükçe, Half-Life 2 oynayan adama hak vermekten kendimi alamıyorum....

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

'Barış' Mahallesindeki Salyangozlar... http://www.yazamak.com/yazi/177/baris-mahallesindeki-salyangozlar http://www.yazamak.com/yazi/177/baris-mahallesindeki-salyangozlar Bugün gazetede gördüm: Nobel Barış Ödülleri'nin verildiği yer olan Norveç'in başkenti Oslo'daki Nobel Barış Merkezi sergi salonunda Oriana Fallaci - tanıyanlar bilir - temalı İslam karşıtı bir sergi açılmış. Salonun girişine yazarın ' Düşman Olarak İslam ' adlı yazısı asılmış. Sergi de son zamanlarında malum Avrupa ülkelerinde ısıtılıp ısıtılıp milletin önüne konan yalan yanlış bilgi ve çarpıtmalarla dolu materyallerle bir güzel süslenmiş. Haliyle, Barış Ödülleri'nin verildiği yerde nefret kokan bu sergiyi açtıkları için Merkezin Genel Direktörü Bente Erichsen'e ' Ne iş? ' diye sormuşlar, o da Cihan Haber Ajansı'na yaptığı açıklamada düşünce özgürlüğünden, ' Barış Ödülü'nü alanların hepsi barışı temsil etmiyor zaten...' türü özrü kabahatinden büyük cümlelere kadar bir dizi garabetle organizasyonu savunmuş...

Benim asıl dikkatimi çeken sembol isim olarak İslam düşmanlığıyla tanınan ve önceden üç kuşaktan antifaşist bir İtalyan ailesine mensup, dünyaca ünlü bir gazeteciyken 11 Eylül olaylarından sonra - nedendir bilinmez - müslümanlara karşı faşizmin ağababasını yapıp çok kötü bir şöhretle hayata veda eden Oriana Fallaci'nin kullanılmış olması. Herkesin attığı salvonun gideceği yeri kestirmesi gereken hassas bir dünyada, Fallaci gibi kendine ve bir ömür boyu savunduğu söylemine ihanet etmiş örneklere mi yoksa insanları ortak paydalarında birleştirecek gerçek 'Barış' ı, yani aslında İslam'ın temel öğretisini evrensel bir anlayışla tesis edecek dünya vatandaşlarına mı ihtiyacımız var, karar sizin. Aslında yıllar önce Haşmet Babaoğlu yazdığı enfes bir yazıyla bu konudaki duygularıma tercüman olmuştu. Çok geçmeden hatırlamak, medeniyetler arasında nefret tohumları eken kişilerin aslında kendileriyle nasıl da kavgalı olduklarını bir kez daha fikretmekte yarar var.

Haşmet Babaoğlu'nun yazısı için: http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=18.09.2006&Newsid=87523&Categoryid=4&wid=9

Mezkur serginin haberi için: http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=693753

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

'Yaz' Salatası... http://www.yazamak.com/yazi/163/yaz-salatasi http://www.yazamak.com/yazi/163/yaz-salatasi - Abi bak bunu siliyorum buradan?

-İyi, n'aparsan yap...

Eski zamanlar... Hani hayallerin boyumuzu geçtiği o zamanlar... Okullar kapanmış, sıcağa isim bulmakta zorlanıyoruz... Tozdan ve kutu kola asidinden bunalmış bir salon. Sağda solda sayfaları açık kitaplar,yarım bırakılmış hikayeler...Kimin saati daha ağır işliyor belli değil...

Arabayı yıkarken teybini açıp bangır bangır bağırtan megaloman taşıt sahipleri bile fiesta yaparken kötü bir yerde 'save' edilmiş bir oyun gibidir hayat...

- Sen orda yanlış yaptın abi, gidip en azından bir konuşacaktın...

-??!!

Gidip en azından bir konuşmak... Bu son derece sinir bozucu bir cümledir, o yüzden insan gidip en azından bir kez konuşmadığı şeyleri düşünmekten kurtulabilmek için kafasını meşgul edecek başka bir uğraşa yönelmelidir... Bu konuşulmayan şey bir kız da olabilir, öğrenci işleri de, anlayışsız bir dükkan sahibi de; hayatta en azından bir kere konuşulması gereken çok şey vardır...

Yaz mayıs ayında cepten yer, haziranda mesaiye başlar ve doğrusu çok sıkı çalışır. Yazın aylaklık eden boş vakit sahipleri ise tam tersi bir tutum sergilerler, şimdi gündemde sadece, yüzlerce şey deneyip hiçbir şey almayan müşkülpesent müşteriler gibi, kelimelerini bir türlü hallerine yakıştıramadıkları şiirler kalmıştır...

Kimse ortada yokken, suçluluk duygusunun daha az, kişisel gururunun daha yüksek olduğu zamanlarda, kahramanımız kitap, defter ve albüm karıştırmakta iken, kazara bir plaj şarkısı duyarak bütün iklimi değişir. Yaşanmamış bir hatıradır bu belki, Ege'nin tuzuna, Akdeniz'in meltemine hiç bulaşmamış bir resimdir. Birlikte oturulmuş bir ağaç gölgesidir belki, ya da sadece nefsimizin bize oynadığı, efsunlu hayallerin içimizdeki gerçekle kesiştiği ufak bir pişmanlık anıdır, oraya hiç gidilmeyecek, o şarkı hiç söylenmeyecek, o ağaç bulunmayacak ve o hiç özlenmeyecektir...

- Ama, bunu ben yaşamış olsaydım, bana çok yakışırdı... der kahramanımız ve harareti kesmek için bilenen en geleneksel yöntem olan çaya başvurmak için mutfağa gider.

Başından kalktığı defterde, zeytin kokulu muhteşem bir hikaye buğulanırken uzaklardan birisi seslenir:

- Sileyim mi abi bunu da?

- Sil...

(Nisan 2008)

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Rocko'nun Modern İşsizlik Araştırması http://www.yazamak.com/yazi/136/rockonun-modern-issizlik-arastirmasi http://www.yazamak.com/yazi/136/rockonun-modern-issizlik-arastirmasi Rocko's Modern Life'ı bilen var mı? Bizim zamanımızda böyle çizgi filmler yoktu diyenler yanılıyor, 1993 yapımı bir seri bu. Bize daha geç gelmiş tabii ama South Park'ın anarşist ruhlu, her şeyi alay konusu haline getiren tarzından bıkıp, biraz ince zeka, hafiften mizah arayanlar için bire bir. Ben zaten bu tür çizgi filmlerin çocuklar için olduğunu düşündükçe şaşırıyorum, yahu biz geri zekalı mıydık da bize He-man'i, Remy'yi, Heidi'yi dayadılar diyesim geliyor. Gerçi saydıklarımın bende yeri ayrıdır, ama Rocko's Modern Life'daki modern hayat eleştirisini sezip de bir başkasını dürtme ihtiyacı duymamak elde değil. İlginç bir not da şu: Bu çizgi dizinin imdb notu 9.1... Birçok Hollywood başyapıtından daha yüksek olan bu oran nasıl oluşmuş bilmiyorum, galiba benim gibi çocuk ruhlu bir sürü imdb üyesi var.

Zamanında, hayatımda daha az telaş ve daha çok vakit varken ve abim askerde olduğu için televizyon odada ses yapabilecek yegane cihazken Nickelodeon çizgi filmleri iyi birer eğlenceydi benim için. Nickelodeon eskiden beş sente film seyredilen ucuz sinema anlamına geliyormuş. İlk duyduğumda 'nuckleodeon' diye algılamıştım bu ismi, farkettiğiniz gibi hafiften 'bilim-kurgu' birazcık da saçma olmasına rağmen fena durmuyor. Her neyse, benim için Rocko'nun aradan sıyrılmasının sebebi her şeyin altında bir hüküm arayan meraklı, biraz da hayalci bir zihin olabilir. Halbuki binbir türlü çizgi dizi gibi bunu da çerez gibi izleyebilirdim ama hayır...Algıda seçiçilik bu mu oluyor bilmem ama (Maraş usulü ve Buzzy...Alın size Algida seçiçilik) insan hayatta bazı çarpıklıkların farkına vardığı anda bunların en ufak yansımasını bile gözden kaçırmıyor. İnsanların başlarına gelen kötü şeylerden sonra yazmaya başladıkları falan söylenir, bence bu tam olarak doğru değil, illa insanın kendi başına gelecek diye bir şey yok. Farkında olmak bizzat insanın üstüne yapışan bir melekedir, saçınıza yapışıp da kesip atmadan kurtulamayacağınız şekerli sakız gibi, siz ondan kurtulmadıkça o yakanızı bırakmayacak demektir.

Bugün Rocko'nun bir bölümünü izlemedim, aklıma nereden geldi bilmiyorum. Ben aslında Sabah Gazetesi'nde üniversite mezunu gençlerin işsiz ve tembel olduğu sonucuna varan anket hakkında bir şeyler yazacaktım. Ama Rocko'dan bahsetmek bana daha keyifli geldi, yarın öbür gün, ciddi, biberli bir hadisenin üzerine Spongebob'dan bahsedersem hiç şaşırmayın. Belki de dengemizi bulmanın yolu budur: Biraz ondan, biraz bundan... Sözü geçen araştırmadaki 'Seçiçi İşsiz' lafını duyduğumdan beri dudağımın kenarına gevrek, sessiz bir gülümseme var; bu heralde büyüklerimizin 'iş beğenmiyorsunuz' diye tanımladıkları ruh hali oluyor, e tabii laf hazır: ' Ne yapalım ya, iş bizi beğenmiyor!'

Şimdi sıra linklerde, madem sitede yazıyorum, yazının sonuna link iliştirme lüksüne sahibim... Dediğim gibi, biraz ondan biraz bundan:

Bu Rocko'nun Modern imdb sayfası :) : http://www.imdb.com/title/tt0106115/ (Kablolu'da Nickelodeon'dan seyredile)

Bu da Sabah'ın yayınladığı dehşetengiz araştırma: http://www.sabah.com.tr/haber,08926E85F10246EC92B40599970D9151.html

Keyfinize bakınız...

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35