Mahmut Kurtoğlu - http://www.yazamak.com/yazar/mahmutkurtoglu http://www.yazamak.com/rss/mahmutkurtoglu Mahmut Kurtoğlu'ın Yazamak Ögeleri tr-TR Mahmut Kurtoğlu - mahmut_kurtoglu at hotmail dot com Copyright 2009 GÖNDER EBABİLLERİNİ ALLAH’IM… http://www.yazamak.com/yazi/344/gonder-ebabillerini-allahim http://www.yazamak.com/yazi/344/gonder-ebabillerini-allahim İnsanlığın iftihar tablosu Efendimiz (Sallallahualeyhi ve sellem)  hepimizin malumu olan bir hadis-i şeriflerinde buyuruyorlar ki: “Mü’minler birbirlerine karşı,  tuğlaları kenetlenerek örülmüş bir bina gibidir” Mü’minler vucudun azaları gibidirler.Vucudun herhangi bir uzvu hasta olduğunda, bir  zarar gördüğünde tüm vucut onun acısına ortak olup etkileniyor.Aynen öyle de, Mü’min  bir kişi,  Mü’min kardeşinin maruz kaldığı  bir musibet karşısında sessiz durmuyor ondan etkileniyor.Onun acısını , sıkıntısını kederini içinde hissediyor.Onun derdi ile hemdem oluyor.Onun ızdırabı ile uykuları kaçıyor.Huzursuzluğu, onu da huzursuz ediyor.Zira dünyanın neresinde olursa olsun, hangi ırktan ve milletten olursa olsun Müslümanlar birbirleri ile kardeştirler.Allah’a inanmak, Onun gönderdiği peygamberlerine ve kitaplarına iman etmek kardeş olmanın bir vesilesidir ve gerisi hiç önemli değildir.

 

   Aynı mukaddesata inanan insanlar birbirlerini sevmelidirler.Kendisi için istediğini kardeşi içinde istemeli, sevmediği hoşlanmadığı ve istemediği şeyleri de kardeşi için de istememelidir.Cennet’e girmenin bir yolu, Cennet kapısını aralamanın bir yolu dahi birbirimizi sevmekten geçiyorsa çok fazla birşey demeye gerek yok sanırım.Zira iki cihan serveri Peygamberimiz (SAV); “ İman etmedikçe cennete giremessiniz.bizrbirinizi sevmedikçe gerçek manada iman etmiş olmasınız” buyuruyor  fakat  durumumuz maalesef onu göstermiyor.İnsanlık acı içersinde feryad ediyor.Bizler ise sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyor, çılgınlarca  yaşıyor ve kardeş olduğumuzu söylüyoruz.Sevgili Peygamberimiz… Efendimiz… Canımız…(SAV),  acaba şu anki hal ve ahvalimizi görse ne yapar dı? 21. yüzyıl dünyasını şöyle bir temaşa etseydi hangi hislere kapılırdı acaba? Ağlarmıy dı yoksa  acır mıydı bizlere?  Dünyanın gözü önünde yapılan zulme karşı sessizliğimizi neye yorardı kim bilir. Filistin’li kardeşlerine yapılan zulmü görseydi…Çok sevdiği çocukların şarapnel parçaları altında inlediğini izleseydi televizyonlarda… Tüm İslam aleminin ve insanlığın gözü önünde çoluk çocuk demeden ezip geçenlere karşı, bu duyarsızlığımıza, umursamazlığımıza bir şahit olsaydı…Mubarek toprakları, Kur’an ayetleri ile taltif olunmuş , mukaddes Miraç yolculuğunun vuk’u bulduğu beldelerdeki bu soykırıma karşı, Müslüman olduğunu söyleyen kardeşlerinin, O’nun ümmetiyiz diyenlerin yeni yılı karşılamasını bir görseydi kahrolmaz  mıydı? Taif dönüşünden daha yaralı ve hicranlı, hüzün yılından daha acılı ve kederli, amcası Hamza’yı kaybettiği gün gibi yaslı, Ebu Talib’ e ağladığı gün gibi gözü yaşlı olmaz mıydı acaba ?

   Utanıyorum Cemalullah’tan.Utanıyorum Efendim’den.Cennet’e kanat çırpan Filistinli çocuktan utanıyorum…Ben  evimde sıcak çorbamı ve çayımı yudumlarken, ayak ayak üstüne atmış diziden magazine  geçiş yaparken füzelere karşı elindeki sapan taşı ile karşılık veren Filistinli kardeşimden utanıoyurm…Rahat dünyasında İbadetini  yerine getirip cenneti  kazanacağını uman ben, benden , kendimden utanıyorum…Utandım yeni bir yıla, 2009’ a girerken…Türkiye’ de yaşadığımdan ve bu günleri gördüğümden utandım. Filistin yanıp tutuşurken, analar ahlarla inleyip feryad ederken, çocuklar babalarını kaybedip yetim kalırken, hayatlar teker teker sönerken,  Müslüman kardeşim kanlar içersinde yerde yatarken son nefesini şehadeti ile tamamlarken, yeni yılı insanlıktan çıkarcasına kutlamaktan, yapılan rezilliklerden, Filstinli kardeşime karşı utandım.Yanıbaşında bir insanlık dıramı yaşanrken Müslüman olduğunu söyleyen kardeşleri delice eylendi.İçti ve  kendinden geçti.Onlara zulmedenlerle beraber sevindi.Aynı duygu ve hislerle zulmü alkışlayanlarla girdi yeni yıla…

  Yeni yıl, yeni bir hicran yılı oldu. Tarihinde acı tatlı olaylara şahit olmuş Şehr-i Muharrem yeni bir acıya daha şahit oldu. İçimizi dağlayan Kerbela olayını hüzünle anmaya hazırlanan Mü’minler ikinci bir kerbela yaşadılar sanki…Her acı haberde, bir Hüseyin daha şehit düşüyor ve  yüreğimizi dağlıyor gibi oluyor.Elimizden duadan başka bir şey gelmiyor.Birşey yapamamanın ızdırabı içinde geçiyor günler.Ne olur bari uykumuz kaçsın…Ne olur, yemekler boğazımızda düğümlensin…Ne olur koltuklar dar gelsin bize… Odaların duvarları  üzerimize gelsin… sokaklar sıksın bizi…ne olur gecelerimiz gündüz olsun…Bir şey yapamayacağımızı bilyoruz ama en azından duamızla var olalım destek olalım…

  Rabbimiz diyelim ve kalbimizi gönlümüzü ona açalım isteyelim.” Rabbim bizler şefkat Peygamberi , sevginin timsali  Efendimiz’in (SAV) ümmetiyiz.Bizlere, elbetteki beddua etmek yakışmaz. O hep tatlı dilli oldu, kötü söz söylemedi.Ayakları taşlandı, dişi kırıldı, zulme maruz kaldı ama yine de hidayet diledi.Bizlerde önce senden zalimler için hidayet diliyor ve dileniyoruz Allahım…

  Rabbim sen görensin, işitensin, duyansın, koruyansın, her şeye kadir olansın.Herşey senin kudret elinde gizli ve saklı.

  Filistin  halkına reva görünenleri sen de görüyorsun Allahım…Varki bizde bir eksiklik bu zulme izin veriyorsun.Zira bizler senin ikramlarına, rahmetine, yardımına tarihin şeref  levhalarında çokça rastladık ve şahidiz.

  Şunu da biliyoruz ki Rabbim…Sen kendine ortak koşulmasına musade ediyorsun fakat zulme rıza göstermiyorsun.Mazlumun nidasına karşı arana perde  dahi koymuyorsun.Allahım! Savunmasız  Filistin halkına zulmeden zalimleri ve onlara destek olanları sana havale ediyoruz. Zira sen tuzak kuranların, plan yapanların  en hayırlısısın.Onların bir hesabı varsa senin de bir hesabın var.Hesabını tecelli et  Allahım.

  Ebabillerin ile koca orduyu yok ettin.Bir sinek ile Nemrut’u mahvettin Allahım.Meleklerin ile Uhud’u, Bedir’i destan eyledin  Allahım…Elimizden bir şey gelimiyor dilimizle gönlümüzle hicranlı ve yaralı kalbimizle , yaşlı gözlerle senden diliyoruz.gönder EBABİLLERİNİ ALLAH’IM…

 

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

BU ŞİİR YARIDA KALMASIN http://www.yazamak.com/yazi/332/bu-siir-yarida-kalmasin http://www.yazamak.com/yazi/332/bu-siir-yarida-kalmasin    Bir insan inandı , İnandırdı.Izdırabını çekti ve hala çekiyor.Gece gündüz anlattı etrafındaki insanlara, arkadaşlarına dostlarına.Gençliğini bu yolda harcadı.Dünya zevklerinden uzak, hayatını bu yola vakfetti.Samimi insanları bu kervana davet etti ve dahil etti.Düşünceleri, duyguları , hisleri, anlattıkları derd-i maişeti, samimi kalplerde makes buldu ve tüm dünyaya  ışık saçtı.Gül devrini yaşamıştı sanki.Her biri birer yıldız olan gül devrinin kahramanlarını anlatıyor ve bu günümüzde de örneklerinin olabileceğini her defasında vurguluyordu.Belki bir Ömer, bir Hamza değilsiniz ama onlar gibi olabilirsiniz diyor ve farklı bir heyecana sürüklüyordu cemaatini.Zamanın ve mekanın ne önemi vardı. Gelecekte birşeylerin olabileceğini, yeni bir bahar mevsimi daha yaşanacağını   hissediyormuş gibi ,  karanlıkların nura gark olacağının  işaretini almış gibi davasına kilitlenmişti.Anlattı, ağladı, ağlattı.Gözyaşları ihlaslı kalplerde serinletici bir iksir oldu ve Rabbim dünyanın en karanlık devrinde bizlere bu güzellikleri görmemizi nasip ve müyesser kıldı.

 

   Peygamber efendimiz’in  (sav) sadık dostlarını etrafına toplayıp onlara Semavi Kelam’ı anlatıp kurtuluş reçetesini sunduğu gibi , bu zamanın, gönlü hüzünlü ve yaralı olan dert insanı, ızdırap insanı, cami kürsülerinde , konferans salonlarında, kahvehanelerde, ışık evlerinde insanlara  yarasını anlatarak derman bulmayı teklif etmiş kabul ettirmiş ve  insanların gönüllerine girmeyi başarmıştı Allah’ın izni ve inayeti ile.Kalplere gönüllere ızdırap tohumları saçmıştı.Şimdilerde bu tohumlar teker teker yeşeriyor.Önden giden atlılar gittiler ve gitmeye devam ediyorlar.Sahabenin yağız atlarıyla diyar diyar koşturduğu gibi, ülkemizin, samimi ve davasına inanmış gençleri Musab’ları  arkalarına bakmadan ülke ülke, diyar diyar, kıta kıta dolaşarak susamış gönüllere su serpmeye , sızlayan yaralara melhem olmaya , karanlık diyarlara ışık saçmaya gittiler ve hala gidiyorlar.Geri dönmemek üzere  gidiyorlar.Gençliğini bu yola feda edercesine, gemileri yakarcasına gidiyorlar.İnsanlar içersinden bir insan olarak, başkaları için yaşamayı düstur edinerek , insanlığa hizmeti kendilerine şiar edinerek gidiyorlar.

 

   Rabbimizin lutf-u keremi ile adeta bu sahabe hizmeti,  anayurttan, atayurda ve oralardan da tüm dünyaya yayıldı.Ülkemizdeki en kaliteli üniversitelerden mezun olmuş genç fedailer, banamısın demiyor ve arkasına bakmadan hizmet deyip koşuyor.Gittikleri ülkelerde yeri geliyor elektrik olmuyor, su olmuyor.Bir başka diyarda salgın hastalıklarla, sıcaklarla , soğuklarla mücadele ediliyor.Fakat onlar bildikleri davadan vazgeçmiyor.Biz gitmessek başkaları gidecek diyor ve kurtarıcı bir melek gibi insalığın imdadına koşuyor.

 

   Sormak istiyorum.Nedir racaba?  Henüz hayatının baharında olan bu gençleri  bu ülkelere sürükleyen  tılsım?  Hangi sebeptir?  Hangi düşüncedir sokaklarında dahi güvenle yürümenin imkansız olduğu  bu yerlerde, insan yetiştirmek insanlığa faydalı olmak için gitmek? Tek kelime ile ifade etmem gerekirse, bunca genci bu davaya aşık eden şey Fetullah Gülen hocaefendinin samimiyetidir.O’nun ihlasıdır. O’nun insanlığa sunmuş olduğu hizmet metodudur.İslama bakış açısı ve yorumudur.İnsanlığı peşinden sürükleyen,  onun derinlerden gelen  ızdırap gözyaşlarıdır.Aksi taktirde hiçkimse, ülkesinden binlerce klometre uzaklara, şartların en zor olduğu bölgelere  ailesinden dosltarından uzak kalarak hicret edemez.

 

  Geçen gün Afganistan’ı ziyarete giden ticaretle uğraşan iki tane iş adamı abilerimizi dinledik.  Afganistan’ı ve ordaki Türk kolejlerini ve de  yapılan hizmetleri  anlattılar.Elbetteki oralara gidip görmek hakkal yakın derecesinde şahit olmak lazım.Fakat anlattıkları şeyler dahi oralarda,öğretmenlik yapmaya giden genç abi ve ablalarımızın ne kadar zor şartlarda ne işler başardıklarını ne gönüller fethettiklerini ve ülkemiz adına ne mükemmel  işler  başardıklarını anlamaya yetiyor.

 

   Günde sadece beş saat elektriğin verildiği, suyu bulmanın imkansız olduğu ve  su  kuyularından sağlandığı , yolların ve caddelerin tozdan dumandan görünmediği, evlerde yakacak olarak hiçbirşeyin olmadığı, geceleri  içi buz gibi olan evlerin bulunduğu , ulaşım imkanlarının çok yetersiz olduğu  bir şehir düşünün ve bu şehrin başkent olduğunu düşünün...Afganistan’ın başkenti Kabilden bahsediyorum.Maalesef yıllardır savaşlarla mücadele etmiş ve çok fakir kalmış bir ülke.Dünyanın en  fakir iki ülkesinden biri Afganistan.Ne gariptir ki iki ülke de müslüman ülkeden oluşuyor.Buralara bu kardeşlerimiz hizmet için gitmişler.Afgan halkının gelecekteki neslini yetiştiryorlar.Hem nesil yetiştiriyor;  hem de sevgiyle dolmuş hoşgörü ile bezenmiş kendi ülkesini sevmekle beraber  gönüllerinde Türkiye'mize de engin bir sevgi besleyen insanlar yetiştiriyorlar.Afganistan’ı yeniden inşa edecek yönetebilecek ve dünya muvazenesinde yerini alacak, söz sahibi olacak bir ülkenin inşasını kuruyorlar.Hiçbir sosyal faaliyetleri olmayan bu öğretmenlerimiz boş zamanlarını  dahi öğrencileri ile değerlendiriyolar.Onları birer evladı olarak görüyor ve geleceğe ışık saçacak suvariler olarak yetiştiriyorlar.

 

  Afganistan'da bayanlarda okuma oranı maalesef yüzde beş, ülke genelinde ise sadece yüzde otuz civarında.Erkekleri, tv’lerde gördüğümüz kıyafetleri ile, bayanları yüzlerini dahi göstermeyen burkaları ile ne kadar dindar bir topluluk resmi ortaya koyuyor gibi görünselerde maalesef içleri, gönül dünyaları bomboş bir topluluktan oluşuyor.İslam’ı bihakkın bilemiyor ve yaşayamıyorlar.Cahil kalmışlar.Emperyalist güçlerin sömürgesi olmamak yolunda yıllardır verdikleri mücadele bu topluluğu maalesef ilimden bilimden uzak tutmuş ve verdikleri bağımsızlık mücadelesi sonucunda nesillerini yetiştirememişler.Dolayısı ile koca bir toplum, zamanın en büyük düşmanı olan cahilliğin pençesinden kurtulamamış.Dini bir görüntü içersinde olan bu toplumda Kelime-i şehadeti dahi yarısına kadar söyleyip gerisini bilmeyen , Kuran’dan ve dini hakikatlerden bihaber milyonlarca  insan yaşıyor.Kız çocukları okullara gönderilmiyor.Fakat bizim fedakar öğretmenlerimiz, her biri emniyetin temsilcisi olan hizmet erlerimiz, kendilerini  sevdirmiş, benimsetmiş ve onlara karşı o kadar çok güven telkin etmişler ki Afgan’lılar kızlarını sadece  Türk Kolejlerine göndermekte tereddüt yaşamıyorlar.Alın diyorlar. Yeter ki siz eğitin çocuklarımıza sizler sahip çıkın diyorlar.Ne iyi ettinizde geldiniz buralara, bizler sizleri hep bekledik yıllarca. Ve evlatlarını bizlere gönül rızası ile teslim ediyorlar.

 

   Kaliteli eğitim  açısından Afganistan'ın en iyi eğitim yuvalarından olan Türk Kolejlerimize her yıl binlerce müracaat yapılıyor.Fakat okulların bu kadar öğrenciyi barındırması imaknsız.Durum böyle olunca da mecburen seçme sınavı yapmak zorunda kalınıyor. Bu okullarımıza girmek için çırpınan o kadar çok Afgan’lı var ki seçme sınavları bu sebepten şehir stadyumunda yapılıyor.Kazanabilen, talihlilerden oluyor.Fakat kazanamayanlar... Kazanamayanlar ise belki bataklıklarda boğulmaktan ve de cahillğin pencesinden kurtulamıyor.Çünkü bu okullarda güzel nesiller yetiştiriliyor.Muhabbet fedaileri  sevgi  tomurcukları saçıyor.Çünkü bu okullara giren çocuklar ahlakın, güvenin, saygının ve sevginin birer temsilcisi oluyor.Bu okullarda okuyan  vatana hizmeti, ülkesini sevmeyi benimsiyor.Dünyanın uyuşturucu  ticaretinin  yolunun geçtiği bu topraklarda, uyuşturucudan , içkiden , ahlaksızlıklardan ve her türlü çirkin işlerden uzak bir nesil yetiştiriliyor.

 

     Öğretmen abi ve ablalarımız  kendilerini  Afgan yönetimine adeta kabul ettirmişler ve bakanından valisine kadar  her yöneticiden  teklifler alıyorlar.Gerekirse tüm  okullarımızı sizlere devredelim , sizin öğretmenleriniz bizim çocuklarımızı eğitsin diyorlar ve bizlere kapılarının sonuna kadar açık olduklarını söylüyorlar.Bizlere olan güvenleri, güvenlik ve asayiş konusunda da hat safhada.Öyleki, Amerikan askerleri, her an öldürülürüm korkusuyla zırhlı araç ve keskin nişancıları ile caddelerde dolaşırken;  bizim Türk askerlerimizin araçlarında Türk bayrağının olması yeterli oluyor.Ne zırh;  ne de keskin nişancı... Onlar zaten asayişin güvenin birer temsilcisi değiller mi?  Amerikan askerleri dahi  bir olaya müdahele edeceği  zamanlarda araçlarına Türk bayrağı filamasını takarak olay yerine gidiyor ve olayı problemsiz çözmeyi anca o zaman başarabiliyorlar.

 

   Görüyoruz ki gaye insanlığı sömürmek değil de ; onlara hizmet etmek olunca Allah  teala tüm engelleri kaldırıyor, önüzümü açıyor  ve destansı hikayelerin yaşanmasına vesile oluyor.Bu destanlar artık tüm dünyada yazılır oldu.Her kıtada her ülkede artık Anadolu’nun fedakar ve vefakar insanının sesi yükselmeye başlıyor.Önden giden atlılar atlarını sürmeye devam ediyor.Artık bahar mevsimi yaşanıyor.Her yerde güller çiçekler açıyor.Akif’in özlem duyduğu Nesl-i Ati hayal olmaktan çıkıyor.Üstad Bediuzzaman’ın saçmış olduğu tohumlar, Hocaefendi’nin gönlünden akan ızdırap damlaları ile gözyaşları ile filizlenmeye başlıyor.Dal budak salıyor.Siz  gidin, arkanızda biz varız diyen ve kendi öz ihtiyaçlarının dışında tüm kazandığını bu yolda hibe eden  asrın Ebubekirleri , fedakar Anadolu insanının, esnafının, iş adamlarının büyük gayretleri ile dünya yeniden, yeni bir gül devrine hazırlanıyor.Rabbim bu destanı yarıda bırakmasın. Fetullah Gülen hocaefendi’nin de dediği gibi BU ŞİİR YARIDA KALMASIN, kafiyesiz kalmasın.

 

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

RAMAZAN'A DAİR http://www.yazamak.com/yazi/308/ramazana-dair http://www.yazamak.com/yazi/308/ramazana-dair   Başı rahmet ortası mağfiret ve sonu günahlardan kurtuluş olan Ramazan ayının yarısından çoğunu  geride bırakmış bulunuyoruz.Rahmet günlerini geride bıraktık.Mağfiret günleri ise  yavaş yavaş terkediyor.Sayılı günler göz açıp kapayıncaya kadar geçiveriyor.Umarım bu mubarek günleri iyi geçiriyoruzdur.Güzel değerlendirip rahmete nail olmuşuzdur İnşAllah.Ümidimiz odur ki mağfirete mazhar olup günahlardan arınmış bir şekilde Bayrama, çifte bayram yaparak kavuşuruz.Umarım Cennteki  Reyyan kapısından   geçecek kişilerin orucu gibidir oruçlarımız.İnşAllah  Sadece midemiz oruç tutmuyordur.Midemizle birlikte tüm uzuvlarımızda katılıyordur bu mubarek sancıya.Umarım yetimler faydalnıyordur yarım günkü  açlığımızdan.. insanı iki büklüm yapmasından...Onları düşünen mü’minler vesilesi ile faydalanıyordurlar.Umarım Oruç , bizlere kimsezilere  kimse olma yolunda destek çıkıyordur.Açlara aş, dertlilere deva,  borçlulara eda, evsizlere, acı çekenlere, derman arayanlara  çare oluyordur umarım...

  Ramazan’ın nefsi terbiye eden bir yönünün dışında ülkemize ve islam  dünyasına bambaşka bir hava estirdiği   gözle görünür şekilde aşikar.Ülkemizde insanlarımız adeta hayır yolunda yarışıyorlar.Her semtimizde her mahallemizde belediyelerimiz  sosyal imkanlarıyla iftar çadırlarıyla bizlere,  Ramazan’ın paylaşma, yardımlaşma mevsimi olduğunu hissettiriyor adeta.Sanatçılarımızdan, siyasetçilerimize;  valilerimizden kaymakamlarımıza kadar her kesimden insanımız  bu yardım kervanının içinde kendisinin da olmasını istiyor ve günde onbinlerce insanımıza yardım yapıyor ve sıcak yemek ikram ediyorlar.Bazı valilerimiz  ve kaymakamlarımız  insanlarımızın içine karışıyor ve kendi evinde ailesiyle birlikte açacağı iftarını gariban ve yoksul insanlarla beraber açıyor.Onların evine giriyor, gönül alıyor dua alıyor ve huzurlu bir kalp ile  yoluna devam ediyor.Birçok sanatçımız belediyelerimizin iftar çadırlarında bu günün ikramı da benden olsun diye adeta sırada bekliyor.Ramazan,  rahmeti ve  bereketi ile gönülleri kuşatmış, kalpleri yumuşatmış durumda.

   Ülkemizde durum böyle iken dünyada da  Ramazan ayı tüm güzellikleri ile sergilenmekte ve tüm insanlık bu güzel ayın kuşatıcılığından etkilenmektedir.Ülkemizin fedakar insanları dünyanın çeşitli  ülkelerinde kurdukları dernekler ve  diyalog  merkezleri ile diğer dinden olan insanlarla beraber olmayı bu ayda bir fırsat bilerek onları davet etmekte ve bir nevi güzel dinimizin tebliğini temsili olarak göstermekteler.Gelişmiş teknoloji sayesinde  artık bu hizmetler tüm dünya da bir anda gözükmekte ve diğer ülkeler de bundan nasibini almaktadırlar.Ramazan ayındaki tutulan oruç, geceleri sahura kalkma ve birşeyler yeme  içme,  ardından gün boyu tüm yemeklerden nefsini  uzak tutma  , akşam vakti geldiğinde adeta tüm şehir sessziliğe bürünerek sofra başında, kalplerin Allah’a yönelerek Ezan-ı Muhammediyi beklemesi ve semaları inleten ezanla  birlikte bir bayram havası içersinde yemek yenmeye başlanması ve insanların yüzlerindeki solgunluğun sevince gark olması yabancı ve müslüman olmayan kişileri derinden etkiliyor ve müslümanlar ile aynı sofrayı paylaşmanın mutluluğuna eriyorlar.Oruç tutmasalar bile onlar da aç kalmayı deneyerek orucu tatmak istiyorlar.Kendileri de artık bu davetlere icabetin dışında Müslümanları kendi sofralarında görmek istiyorlar.Musevi cemaati olsun Hıristiyan gruplar olsun artık Ramazan aylarında müslümanlara iftar vermeyi adet edinmiş durumdalar.Barışa ve birlikte yaşamaya vesile oluyor Ramazan.

  Şu bir ayda dünyada oluşan manzara, İslam'ın, anlatılmasa da yaşanarak güzel örnek olarak tüm dünyaya mesaj veren ve etki eden kaplerde makes bulan bir din olduğunu gösteriyor bizlere.. bizlere büyük görevlerin düştüğünü hatırlatıyor.Temsil-i halin ne kadar önemli ve geçerli bir akçe olduğunu gösteren Ramazan ayının dışında da bu güzellikleri yaşatmamız gerektiğini vurguluyor.Her daim güzel örnek...her daim hoşgörü...Her daim sevgiyle yaklaşma...Her daim musamaha ve sabırla anlatma..Ramazanı bir  fırsat bilerek sofralarımızı yemeklerle değil davetlerle zenginleştirmeli ve gelen misafirlerimizin hem midelerini hem de gönüllerini  doyurmalı ruhlarını aydınlatmalı.

  Ramazan ayının bir güzel tarafı da elbetteki çocuklarımızdır.Çocuklarımızın camilerde koşuşturmaları bağırmaları gülüşmeleri...Çocuklar kim bilir belki ,  namazı Allah’ı peygamberi Ramazan’da yaptığı haylazlıkla sevecek.Çocuklarda Namaza olan aşk şevk,  teravihte birbirini itmeleriyle, gülüşmeleriyle yaramazlık yapmaları ile temellencek belki.. belki caminin taşlı yolları ona bu şekilde sevecen gelecek.Musamaha gösteren büyükler, kızmayan ve dövmeyen amcalar,  gülmelerine sabırla  gülücükle karşılık veren abiler, çıkışta şeker veren nurani dedeler... Yaklaşım bu şekilde olursa çocuklarımız, gençlerimiz namazı sevecek ibadete alışacak ve gönlü camilere bağlı gençlik olarak yetişeceklerdir.Aksi taktirde dinden uzak kimliğini kaybetmiş huzuru meyhanelerde,  barlarda ve her türlü pisliğin olduğu sokaklarda arayacaktır.

  Bu konu ile alakalı Ramazan ayına girmeden evvel Diyanet işleri başkanımız sayın Ali Bardakoğlu çok güzel bir açıklama yaptı kamuoyuna.Çocuklarımız, bırakınız camide oynasınlar eğlensiler gülsünler onları azarlamayalım kovmayalım camiyi sevdirelim manasında çok güzel şeyler söyledi.Bunca yıldır içimde bir dert olan bu düşüncemi Bardakoğlu’ndan duyunca çok sevindim.Yıllarca neden çocuklarımız cami gölgesinde oynamasın, neden cami içinde zıplamasın neden namazda dahi gülmesin diye hep sorar dururdum ama sadece kendi namazını düşünen, kendilerinden sonra bahçeye bir fidan dikme düşüncesinde olmayan camiyi kendi malıymış gibi kullanan  ve çocukları insafsızca azarlayan ve camiden kovan amcalara anlatamazdım. Anlatsam da dinlemez ve idrak edemezlerdi ki.Bırakın döksün kırsın.Yensini almak çok mu zor? Kırdığı belki bir tane lamba ama kırdığın kalp ile eşdeğer mi acaba?  Nice çocuklar bu sebepten soğudu, hem camiye hem hocaya hem  dine hem dindara...O sabi yavruları aramıza alsak ne kadar güzel olur.Hem onlar günahsız olmaları sebebi ile bizlerden daha üstün değillermi ki? Onların aramızda olması Allah’ın, onların hürmetine bizi affetmesine vesile olabilir. “Ya Rabbim aramdaki sabi hürmetine beni de affedermisin” diye dua edip o yavrucakları  vesile kılmak  güzel olmaz mı? Ama bizler ne yapıyoruz ? hepsini arka safa gönderiyoruz. Niye? çünkü büyükler ön safta kılacak.Küçüklerin yeri arka saftır! Bu durumda çocuklar ne yapsın. Arka tarafta tam bir çete safı oluşturuyor ve tabiatları gereği sessiz mi kalcaklar? Elbete gülecek ve eğlenecekler. Ama onu arkaya gönderen güya iyi iş yaptığını sanan kurnaz amcalar, bu sefer namazımızı ifsad ediyorsunuz diye hepten dışarıya atıyorlar çocukları ve huşu içinde namazlarına devam ediyorlar!!! Allah kabul eder inşAllah !!

  Sabretmek lazım.Yıllar geçtikçe eğitim ve öğretim yaygınlaştıkça hurafeden daha beter bu  adetlerimiz huylarımız bitecektir.Bu cahillikten  kurtulmak için bir neslin bitmesi lazım.Çünkü anlatılmıyor.Kuru ağaca çivi çakılmıyor.Ağaç fidan  iken eğiliyor.Umarım Diyanet işleri başkanımızın tavsiyesini birçok kişi dikkate almıştır.Aslında bu yazımda Ramazan ayına dair olan hatıralardan bahsetmek isiyordum ama birden bunlar dökülüverdi gönlümden.İnşAllah Ramazan ayı bitmeden Ramazan’a  mahsus anılarımızı da sizlerle birlikte  burdan paylaşırız.Hayrılı Ramazanlar diler hürmetler ederim.

 

 

 

 

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

RAMAZAN-I ŞERİF VE MEHMET AMCA http://www.yazamak.com/yazi/299/ramazan-i-serif-ve-mehmet-amca http://www.yazamak.com/yazi/299/ramazan-i-serif-ve-mehmet-amca   2008 yılının Ramazan-ı  şerifine kavuştuk çok şükür.Üç aylar  boyunca zaten mü’minler kendilerini Ramazan ayına hazırlıyordu.Kimisi  Recep ayının başında başlamıştı oruç tutmaya;  kimisi bu aylarda bizleri Ramazan’a hazırlayan mubarek gün ve gecelerde ibadetlerinde artış gösteriyor, tuttukları oruçları ile hazırlıklarını tamamlıyorlardı.Recep ayı ile bizleri şereflendiren Regaib, Miraç   geceleri ile Rabbimizin Rahmetinden medet umarak mağfiret diledik , “Allahümme barik lena fi recebe ve şa’ban Ve belliğna Ramazan” duasını okuya okuya Recep ve Şa’ban ayını hakkımızda mubarek kılmasını ve bizleri Ramazan ayına sağsalim kavuşturmasını niyaz ettik.Son olarak üç ayların bitişi Ramazan’ın habercisi olan  Beraat gecesi ile beraatımızı aldık ve Mü’minlere has kılınan  Ramazan ayına kavuşmuş olduk.Umarım milletçe sağlıklı, sıhhatli ve bereketli bir ay  yaşarız.Ramazan ayının gelmesi ile birlikte havalarda bir serinlik belirdi.Yaz mevsimi olması hasebi ile orucun biraz zorlayacağını düşünmüştüm.Fakat ilk günden  dahi bir zorlanma, açlığın insana vermiş olduğu halsizliği yaşamadım.Gerçi mesleğim itibari ile çok enerji harcadığımıda söyleyemem.Kömür madeninde, taş ocaklarında, ekmek fırınlarında, inşaatın tepelerinde çalışan fedakar mü’minler ile benim gibi evinde oturan ve vakit geldiğinde camiye giderek ezan okuyan birinin orucu ve yaptığı ibadet arasında elbetteki çok fark olacaktır Allah katında.Rabbim onların mukafatını ziyadesi ile  verecektir. 

  Ramazanın gelmesi ile birlikte İstanbul, her sene olduğu gibi yeni bir havaya büründü.İnsanların yüzlerinde  açlığın verdiği  solgunluk olsa da bu aya kavuşmanın   tebessümü hakim.Sokaklar caddeler Ramazan’ın heyecanıyla  tatlı bir telaş içersinde.Camilerin şerefelerindeki ışıklar gökyüzünde cümbüş cümbüş süzmeler  saçarken;  tarihi camilerimizin minareleri arasındaki  mahyaların her biri  kendilerine göre  hoşgeldin diyor  Ramazan ayına.Ramazanla birlikte Sultan Ahmet yine neşelendi.Eyyüp Sultan yine doldu taştı.Feshane her zamanki gibi yapılacak etkinliklere hazır ve nazır.Belediyelerimizin artık dünyaya örnek olan ve her noktada açtıkları iftar  çadırlarımız, yolda kalmışlara , iftara yetişemeyenlere, garip gurebalara melhem olmuş vaziyette hizmet etmeye devam ediyor.Sıcak çorba ve yemekleri ile  karınları doyuruyor dua alıyor.Ardından yaptığı çadır etkinlikleri ile gönülleri ve ruhları doyuruyor.Artık,” Eskilerde Ramazanlar daha güzeldi” sözleri sanırım tarihe karışıyor.Çünkü eskilerin anlattıkları artık bizlere cazip gelmiyor çünkü şuan ki Ramazanlar  gösteriyor ki torunlar Türkiye’de ve dünyada yaptıkları hizmetlerle, hayırlarla, yardımlarla etkinliklerle ecdadı geride bırakıyor.Sanırım artık ilerki yıllarda şimdiki yaşadığımız Ramazanlar konuşulur olacak.Sadece sokak ve caddelerimiz değil evlerimizde Ramazannın havasına bürünüyor.Neredeyse tüm televizyon kanallarımız Ramazan proğramları yayınlıyor.Her biri  birbirinden kıymetli hocalarımızla evlerimize misafir oluyor ve o engin bilgilerini bizlerle paylaşıyorlar.Kah bilgilendiriyorlar  kah gözyaşlarımızı akıtıyorlar  ve Ramazan’ın imanevi iklimine bizleri iyice  çekiyorlar.

  Sahuruyla, orucuyla, iftarı ve teravihiyle dolu dolu geçen Ramazan-ı şerif’te yapacağımız en önemli ibadetlerimizden birisi ise vazgeçemeyeceğimiz Mukabelelerimizdir.Efendimiz (sav)’ in Cebrail (as) ile birlikte yapmış olduğu Kur’an tekrarının bir temsili olarak bizlerde camilerimizde, komşularımızda mukabaleler okuyoruz.Kuran dinliyoruz.Artık televizyon ve radyolarımızdan da takip etme imakanı oluyor fakat Ramazan ayına has bu güzel adetimizin ebediyete kadar devam etmesi için evlerimizde yapılan mukabale davetlerine mutlaka katılmalı, camide okunuyorsa  camilere gitmeliyiz.Hayırların, ecir ve mukafatın, muhabbetin tüm güzlliklerin yaşandığı bu güzel ay bizlere fakirleride hatırlatıyor.Sokak sokak dolaşarak kendine yatacak yer arayan kimsesizleri , sıcak çorba ve ekmek bulamayan veya  etrafımızda kıt kanaat geçinen kardeşlermizi , durumu kötü olan öğrencilerimizi  fitrelerimizle ve zakatlarımızla bir nebze olsun rahatlatmalı ve onların sıkıntılarını azıcıkta olsa gidermeliyiz.

  Ramazan-ı şerif, görev yaptığım semt olan Beyoğlun’da çok hissedilmese de bizler onun manevi havasını yakalamaya çalışıyoruz. Çocuklar ile birtlikte kıldığımız teravih  namazı ,öğlen namazından önce okuduğumuz mukabele ve ikindi ile birlikte camimizin iki katını da dolduran cemaatimiz, bize Ramazan’ın manevi iklimini rahatlıkla tattırıyor.

  Ramazana dair unutamayacağım anılardan biri olan ve bugün yaşadığım ve etkilendiğim bir hikayeyi burda paylaşmak isterim.Öğlen namazını eda ettiktan sonra cemaatimize, aşağıki mahalleden yeni iştirak eden yaşlı Mehmet amcamız ile birlikte  Galata Kulesi meydanına  doğru bir yürüyüş yaptık.Titreyen ellerinden biri ile  bostonunu tutarken  diğer eli ile  koluma girerek  destek aldı  ve sohbetine başladı.Kulenin altındaki banklardan birine oturarak muhabbetimize devam ettik.Sohbet esnasında ben Mehmet amcanın yaşını sorma ihtiyacı duydum.Bu soruyu ona daha önce de sormuştum fakat o zamanda şimdi ki gibi tereddütlü davrandı ve cevap vermek istemedi.Bu soruyu ona sordukça çekingen davranıyordu ama karşısındakini de cavapsız bırakarak kırmak ve üzmek de istemiyordu.Yaşını söylemek istiyordu  fakat bir sebebi vardı ki söylemiyordu.İşte Mehmet amca bu sebebi anlatmaya başladı:

   Evlat dedi: “ yıllar önce Sivas'tan İstanbul’ a gelmiştim.Ben buralarda çok eskiyim.Hammallık yaparak, kapıcılık yaparak geçimimi sağlıyordum.Burda  Karaköy’de bir zamanlar kayıkçıların küreklerinin yapıldığı kürekçiler sokağı vardı.Orda bir amca ile tanışmıştım.Nurani  bir yüzü, uzun ve tertemiz  sakalı  vardı.Ben devamlı onun yanına gelir birşeyler öğrenirdim.Birgün O amcaya, O’nu ziyarete gelen biri  yaşını sormuştu.Fakat amca : “yaşımı ne yapacaksın” diyerek   soruyu cevapsız bırakmıştı.Soran kişi ordan ayrıldıktan sonra ben O’na : “Amca neden soruyu cevapsız bıraktın, bukadar önemli bir şey mi ki ?” diye sormuştum.O da bana aynen şunları söylemişti.: “ Evladım Peygamber Efendimiz (sav) 63 yaşında iken bu dünyadan göç etti.Ben ise şuan onun yaşından fazlayım.Bu şekilde olmaktan utanıyorum.Bu dünyada Ondan fazla yaşamak zor geliyor bana.O yüzden bu soruyu soranlara cevap vermekten hicap ediyorum.Efendimize (sav) karşı saygısızlık yapmaktan çekiniyorum”demişti.

  Mehmet amca yaşadığı bu hatıradan sonra kendiside etkilenmiş ki  63 yaşından sonra yaşını soranlara cevap vermiyormuş.İnsanlar belki üzülüyor kırılıyor bir anlam veremiyor ama bende söyleyemiyorum diyor.Hakikaten Mehmet amcanın anlattığı bu hatıradan çok etkilendim.Demekki zaman kavramı o kadar önemli değildi.İnsan isterse Hz.Ömer gibi, Hamza veya Ebubekir (r.anhüm) gibi olabilirdi.Pir-i Türkistani Ahmet Yesevi  hazretleri de 63 yaşından sonra yeryüzünde yaşamayı kendine doğru bulmayarak yerin altına yaptığı  bir hücrede kalan ömürünü geçirmedi mi? Daha geriye gidecek olursak Müezzinlerin piri Habeşli Siyahi inci Bilal-i Habeşi (ra), Efendimiz Vefat ettikten sonra Mekke ve Medine  sokaklarında adım atamaz oldu ve Arabistanı terketmedi mi? O (sav) toprağın altında iken ben bu topraklara ayak basamam dedi ve arkasına bakmadan terk-i diyar etmedi mi?  Ezan dahi okuyacak takati kendinde bulamadı ve son kez  ezan okumasını istediklerinde “Eşhedü enne Muhammeden  rasullullah” cümlesini  söylerken dizlerinin bağı çözülerek yere yığılmadı mı? İşte asr-ı saadet ve işte 21. Yüzyıl.Rasullullah (sav)’e karşı olan sevgi hala devam ediyor.Hiç bitmeyen bir sevgi...Hiç solmayan bir aşk... Hammallık yapmış Mahmet amcanın gönlünde 2008 yılına taşınmış.Keşke bende içimde o aşkı onlar kadar hissedebilsem.

  Gelmesi ile bizleri ve tüm dünya müslümanlarını  mutlu eden  Ramazan-ı şerifmizin kalplerde güzel hisler ve duygular bırakmasını ümid ederim. Hakkımızda hayırlar getirmesini temenni ederim.İbadetlerimizle hayır ve hasenatlarımızla evrad-u ezkarımızla dolu dolu bir Ramazan ayını idrak etmeyi niyaz ederim.Saygı ve hürmetler efendim

 

 

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

BU HAZIMSIZLIK NEDEN ? http://www.yazamak.com/yazi/291/bu-hazimsizlik-neden http://www.yazamak.com/yazi/291/bu-hazimsizlik-neden  2008 olimpiyatları açılışta olduğu gibi yine harika bir kapanış gösterisi ile sona erdi.Olimpiyat bayrağını İngiltere’ye devrederek kendilerine verilen görevi en güzel şekilde yerine getirmenin gururunu yaşadılar.Gerçekten Çin’i tebrik etmek gerekir.Olimpiyatlara muazzam bir şekilde her yönüyle hazırlanmışlar.Açılış törenindeki mükemmelliyetlerini sporlarına da yansıtarak insanlara seyri güzel günler yaşattılar.En çok altın madalya alarak kendi ülkelerinde yapılan organisazyonda zirvede olmanın mutluluğunu yaşadılar.Olimpiyat bayrağını İngiletreye devrederek önümüzdeki 2012 olimpiyatlarının İngiltere’de olacağının mesajını vermiş oldular.Londra’da yapılacak olan olimpiyat oyunları İngiltere’de üçüncü kez olmuş olacak.Bunca aday ülke varken İngiltere’ye üçüncü kez verilmesi de ayrı bir durum tabiki.Bu ayrımcılık neden diye sormadan edemiyoruz?

  Pekin ve  Londra bu gururu yaşayadursun bizim medyamızdaki bazı kimseler sporcularımıza takmış durumdalar.Yenilen sporculara mı kafayı takmış acaba diye  düşünebilirsiniz.Keşke öyle olsa...Dünyanın en önemi spor organizasyonunda altın madalya almış bir spocumuza takmışlar kafalarını.Altın madalya almış bayrağımızı göndere çektirmiş ve istiklal marşımızı taa Çin’ de duyurmuş sporcumuzla uğraşıp duruyorlar.Birincilik kürsüsüne çıkarak bizi Pekin’ de rezil olmaktan kurtarıp adeta şeref sayısı gibi altın madalya kazandıran Ramazan Şahin’ e demedikleri yok.Beyefendiler sevinememişler bile.Çünkü Ramazan Şahin dincilik yapmış.( BU dincilik ne oluyorsa onu da anlamış değilim) Çünkü sakallıymış ve elinin işaret parmağını kaldırmışmış.Şahin’in bu başarısını ne olursa olsun tebrik etmesi gerekirken adeta yerden yere vuruyor sporcumuzu.Neden ? Sadece ve sadece sevincini Allah’a teşekkür mahiyetinde  yaptığı secdeden dolayı.Ne kadar küstahça ve insansızca bir davranış.İnsanlıktan  hoşgörüden sevgiden nasibini almamışların  ruh belirtisi.Alnının akıyla bileğinin gücüyle o kadar musabakayı kazanmış  ve ülkemize altın madalya hediye etmiş  bir sporcuya sevinememişler.Ramazan Şahin dincilik yapmış ve hatta sakallıymış.Daha da ileri giderek şunları yazıyor bir tanesi : “ ...Galibiyetin ilan edildiği anda havaya kalkan elininin işaret parmağını gördüm... O işaret, bir yerlerden fazlasıyla tanıdık geldi bana. Bu işlerden anlayan arkadaşlara sordum , İBDA.C işareti dediler”    Aynen bu şekilde yazmış yazar.Hani sporcuların yabancı olduğunu Ramazan’ın Dağıstan’dan, Elvan’ın Etiyopya’dan getirildiğini yazıp eleştirse birşey diyeceğimiz yok.Ama insafsızca kişilerin dini inaçları ile onları eleştirmek ne kadar iğrenç bir durum.Başka inançlara karşı tahammülsüzlük hangi ruh haliyle açıklanabilir ki? Başkasının yaşantısına dini inancına örfüne adetine karışmak kimin haddine düşmüş? Herkesi kendi gibi düşünmek ve yaşamak zorunda olmasını düşünen insanların  hala bu asırda bu dünyada yaşaması inanılır gibi değil.Olmasın demiyorum yoksa ben de onunla aynı çizgide olmuş olurum.Fakat biraz saygı istiyorum.Tahammül  istiyorum.Karşılıklı hoşgörü istiyorum.Çok mu zor acaba? Haç çıkaran bir sporcu beni rahatsız etmiyorsa diğer inançtaki kişinin de yaptığı ve sadece kendisini ilgilendiren bir hareket başkalarını da  ilgilendirmemeli.Yani bu gibi şeyleri hala tartışıyor olmamız bile çok ayıp ve gülünç geliyor bana.

  Sormak lazım bu yazar olan kişiye.Neden bu dincilik olayı kimseyi rahatsız etmiyorda sizi ediyor?  Bu eleştiri , acaba Ramazan Şahin’nin üzerinden İslam’a olan hıncınızın bir belirtisi mi? Aksi taktirde dincilik yaptığını  söylediğiniz Ramazan Şahin’in dışındaki bir çok sporucu da kendi dinlerinin bazı işaretlerini yapıyorlar.Onlara neden birşey demiyorsunuz? Onlarda mı dincilik yapıyor? Haç çıkarınca hoşgörülü oluyorsunuz ama secde edince  gerçek yüzünüzü belli ediyorsunuz.İyikide ediyorsunuz.Yoksa sizleri tanımak mümkün olmayacaktı.Çünkü ismi Ahmet , Mehmet.Sorsanız  diyecekki  Müslümanım elbet... İşaret parmağını havaya kaldırma olayını tüm sporcularda görmek mümkündür.Hatta Elvan dahi  10.000 ve 5000 merte musabakalrını ikincilikle bitirdiğinde  işaret parmaklarını havaya kaldırdı.Bu işaret,  kazanmanın zaferin bir sembolüdür.Acaba yazar efendi bunu görmüşmüdür.?

  Pekin Olimpiyatlarında birçok müslüman sporcu vardı.Bayan sporcuların arasında İran, Mısır, Malezya ülkelerine mensup başörtülü  sporcular vardı ve başarı ile musabakaları sürdürdüler.Hiçbir engelle karşılaşmadılar.Başörtüleri ile gayet rahat bir şekilde musabaka çıkardırlar.Olimpiyat üyesi olan Mısır’lı başörtülü bir bayan vardı.Madalya alan sporculara madalyalarını takdim etti ve hiçbir sorun çıkmadı.Kıyametde kopmadı.Ama bizim ülkemizdeki bazı yazarların içlerinde kıyamet koptu.Nasıl olur efendim başörtülü bir hanım madalya takamaz.Taktı işte.Milli futbol takımımızdaki haç çıkararak sahaya giren sporculara hoşgörülü olan medyamız kendi ülkemizin çocuklarına gelince bir anda başkalaşıyorlar.Hakan Şükür’ e yaptıklarını hepimiz biliyoruz.Bunca başarısını inancı sebebi ile gölgelemeye çalışyorlar.Tarikatçı mı yapmadılar, dinci mi demediler sevdiği  sempati duyduğu insanlara dahi karıştılar.Sonra da mahalle baskısından bahsederler.Zorlanmadan  bahsederler.Aynı şekilde, ünlü tekvandocularımızdan Hamide Bıçkın’ında başörtüsü  din ırkçılarının gözlerine takılmıştı.Ülkemize dünya ve  avrupa arenasında altın madalyalar kazandırması onların umrunda değildi.Onların umrunda olan Hamide’nin sadece ve sadece inancı gereği takmış olduğu başörtüsü idi.Bu hazımsızlık neyin nesidir hala anlamış değilim.İnsan dinini sadece ibadet hane de mi yaşaması lazım? Din;  hayatı düzene sokan, yaşamın her anına etki eden davranışları yönlendiren ahlaki kurallar bütünü değil midir? Yani inancı gereği başını örtmüş sakal bırakmış veya secde yapmış birine bu hayat tanımamazlık neden? Bunca başarıyı gölgeleyecek kadar kötü birşey mi bu? Sadece kendi sevincinin bir ifadesi,  başkalarını neden rahatsız eder ki? İnsan istediği gibi sevinemez mi? Kimisi dans eder, kimi haç çıkarır, kimi de secde eder.Kime ne bundan.

  Artık kendi ülkemde böyle şeylerin olmasına şaşıyorum ve hayretler içersinde susup kalıyorum.Bazen soruyorum ben nerde yaşıyorum diye.Bu zihniyet neden hıristiyan Avrupasında yok da müslüman olan benim ülkemde var? Müslümanım diyen biri neden kendi inancına bu kadar düşman olur ? Acaba biz mi iyi anlatamıyor ve iyi temsil edemiyoruz? Suç sadece onların mı  yoksa bizde de suç var mı? Bilseydi yaparmıydı,  böyle yazarmıydı diye düşünüyorum bazen ama insan olması hasebi ile saygı duyulması gerekmiyor mu,  evrensel bir kural değil mi insana ve inanca saygı?

  Aslında bu yazımda bizleri hayal kırıklığına uğratan güreşçilerimizden bahsedecektim. Fakat konu başka mecralara saptı.Bu köşe yazarına moralim çok bozulmuştu.Sadede gelecek olursak güreş bıranşında hezimete uğradık diyebilirim.Son yılların en kötü sonucunu aldık.Koskoca takımdan bir bronz  ve bir altın madalya çıktı.Bir başka madalya umudumuz halter takımından ise sadece bir gümüş kazanabildik.Tekvando ve bokscularımızdan birkaç sporcumuz aldıkları madalyalar ile bir nebze olsun imdadımıza yetiştiler.Atletizimden Elvan’da olmasaydı  olimpiyatları en alt sıralarda bitirecektik.Elvan’ın 10.000 ve 5000 metrede aldığı gümüş madalyalar bizi kuyunun dibinden birazcık yukarıya çekti.

  Bu olimpiyatlarda gördük ki, sonradan türk vatandaşlığına geçen sporcularımız bayrağımızı göndere çektirdiler.İnsan ne kadar sevinse de birazcık içinde  burkuntu oluyor.Sanki o madalya gerçekten Türkiye’nin değilmiş hislerine kapılıyor.İster istemez şartlı bakıyoruz olaylara.Neden devşirme sporcularla ülkemiz temsil edilsin? Bu kadar acizmiyiz? Sporculara birşey dediğim yok ama istiklal marşını dahi okuyamayan milli sporcumuz bize ne kadar coşku verebilir ki? Umarım 2012 Londra olimpiyatlarında hem devşirmelerle hem de kendi has sporcularımızla güzel başarılara imza atarız.Umarım insanların dinleri ve inançları ile uğraşan kişilerde,  bu düşüncelerinden  vazgeçer ve farklılıkları zenginlik olarak görmeyi becerirler.Ortaçağ zihniyetinden yani gericlikten kendilerini kurtarırlar.Zira artık uzay çağında yaşıyoruz.Bu yazılıp çizilenler çok komik artık.

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

TEK TESELLİMİZ NAZMİ AVLUCA http://www.yazamak.com/yazi/282/tek-tesellimiz-nazmi-avluca http://www.yazamak.com/yazi/282/tek-tesellimiz-nazmi-avluca   2008 Olimpiyatları muhteşem bir açılışla  Çin’in başkenti  Pekin’de  başladı.Çin dünya devi olduğunu ekonomideki etkileri ile belli ediyordu zaten.Bu olimpiyatlarda  gördük ki Çin, spor dünyasında da dünyanın devi olduğunu gösteriyor.Muhteşem bir stadyum ve muhteşem bir açılış gösterisi...Açılışları izledikçe ve her branşa ait saha, salon, pist ve  oyun alanlarını gördükçe bu  oyunlara Türkiye hangi cesaretle aday oluyor demekten kendimi alamıyorum.Kısaca Pekin’ de herşey harika.Bu seneki  olimpiyatın sloganı da taktire şayandı.”TEK DÜNYA TEK RÜYA” Fakat Rusya ile Gürcistan arasında çıkan savaş ve onca sivilin hayatlarını kaybetmesi  birlik ve beraberliğin sembolu olimpiyatlara bir şekilde gölge düşürdü.

   2008 olimpiyatları Türkiye’nin kahrolduğu bir olimpiyat olma yolunda gidiyor.Maalesef bu  sene Pekin’den 2000 Atina olimpiyatlarında kazandığımız 10 madalyayı dahi yakalayamayacağız.Gidişat onu gösteriyor.Şu ana kadar halterde bir gümüş ve greco-romen stil güreşte bir bronz madalyamız var.Atinadan daha çok madalya hedeflediğimiz bir olimpiyattan üzülerek söyleyeyim ki yarısının yarısını da alamadan ülkemize döneceğiz.

  1996 yılının Avrupa Ve Dünya şampiyonu Greco-romen güreş milli takımımız maalesef son yıllarda kendine bir türlü gelemiyor.Her sene gücünden güç kaybediyor.Bu güç kaybı 2008 Pekin olimpiyatlarında adeta zirveye çıkmış durumda.Olimpiyat tarihinde en çok madalya kazandığımız ve halter branşı ile birlikte en çok madalya umduğumuz güreş branşında  adeta hüsrana uğramış durumdayız.Sevgi Özkan’nın halterde  kazandığı gümüş madalya ile günlerdir teselli  oluyorduk.Güreş musabakalarının başlamasını bekliyorduk.Çünkü dünyanın en iyi güreşçilerini barındıran milli takımın Pekin’den en az  dört madalya kazanacağını düşünüyorduk.Fakat Gürşçilerimiz  ilk günden teker teker dökülmeye başladılar.Tek tesellimiz bugün minderde kahramanlar gibi savaşan ve talihsiz bir yenilgi ile üçüncülük maçına çıkan ve bu maçıda harika bir skorla kazanan Nazmi Avluca oldu.Madalya umduğumuz ve kesin gözüyle baktığımız Şeref Eroğlu, Mehmet Özal ve Şeref Tüfenk maalesef minderde kaldılar ve elendiler.

  Greco-romen milli takımımız dünyanın en iyi güreşçilerinden oluşmasına rağmen bir varlık gösterememesi binlerce km. Uzaklıktaki Türk milletini derinden üzdü ve hayal kırıklığına uğrattı.Dünya ve Avrupa’da sayısız derecleri olan ve birçok altın madalyası olan ve Atina’da altın alamayarak gümüşte kalan Şeref Eroğlu maalesef ilk maçında Bulgar rakibine yenilerek kötü bir başlangıç yaptı ve başlaması ile birlikte  finallere de veda etti.Tabi finallerle birlikte güreş hayatına da burda son verdi.Şerefi Artık bundan böyle minderlerde değil,  minder dışında bir eğitmen ve yönetici olarak ögreceğiz ve inanıyorum ki güzel hizmetleri de olacaktır.

   Diğer madalya umudumuz olan güreşçilerimizden Şeref Tüfenk ve Mehmet Özal ise sanki minderde yokmuş ve normal,  sıradan bir musabakada imiş gibi güreştiler.Mili forma altında bu şekilde bir musabaka yapılmamalı.Bu milli formaya haksızlıktır.İnsan formadaki o ay yıldızın hakkını en azından vermeli.Yenilse dahi çırpınmalı ve direnmeli.Hemen pes etmemeli.Televizyon karşısında adeta kendimi parçaladım.Hiç yakışmayan bir maç çıkardılar ve madalyaları rakiplerine hediye ettiler.Musabakayı sunan  sunucunun de dediği  gibi Şeref adeta uyuyor gibiydi.Hiçbir hareket girişiminde bulunmadı.Dünya minderlerini sarsan güreşçimiz maalesef minderde kayboldu.Mehmet Özal’ında yaptığı son maç aynen Şeref’inkine benziyordu ve hareket yapmaya üşenir gibiydi.Kariyerleri altın ve gümüş madalyalarla dolu, birbirinden kıymetli ve değerli sporcularımızın bu halleri, milli forma adına, milli gurur adına Türk milletini derinden üzdü.Bu şekilde kötü maçlar yaparak Ay Yıldızlı bayrağımızı gönderden indirmelerini içime sindiremiyorum.Savaşmaları  ve mücadele etmeleri gerekiyordu.”Çok çalıştılar çok gayret ettiler ama maalesef olmadı”  izlenimini en azından vermeleri gerekiyordu.

   Bugün bizleri teselli eden tek güreşçimiz Nazmi Avluca oldu.Fakat ağlıyalım mı sevinelim mi bir türlü karar veremedik.84 kg.mın  rakipsiz tek adamı olan Nazmi Avluca talihsiz bir şekilde Macaristan’lı güreşçiye yenilince üçüncülük maçına çıktı ve bu maçıda adeta  şov yaparak farklı skorlarla almasını ve madalyanın sahibi olmasını bildi.Fakat kariyerine olimpiyat madalyasını da ekleyen Nazmi Avluca bu üçüncülüğe sevinemedi.Biz de sevinemedik.Çünkü Macar güreşçi ve diğer güreşçiler Nazmi Avluca’nın yanından dahi geçemeyecek kadar  tecrübesiz ve yeni güreşçilerdi.Ama nasip olmadı.Küçük bir hata sonucu Nazmi maçı rakibne verdi ve final yapma şansını kaybetti.Belki elenmekten daha beter bir durum yaşıyor Nazmi Avluca.İlk maçında yenilseydi bu kadar üzülmezdi ve üzülmezdik.Fakat tam finale bir adım kala, tecrübesiz bir rakibe yenilmek hayatı boyunca ona acı bir hatıra olarak  kalacak .Yenildiğine hala inanamıyorum ve aklıma geldikçe unutmaya çalışıyorum.Şu an şu satırları müsvette kağıda yazarken,  İtalyan ve Macaristan güreşçiler musabaka yapıyorlar .Her ikiside  güreş adına hiçbir güzellik gösteremiyorlar ve insana ”ahh.. Nazmi  ahh... “ dedirtiyor. Artık üzülsek de kahrolsak da sonuç değişmeyecek.

    Nazmi Avluca böylelikle Milli takımımıza tek madalya getiren sporcumuz oldu.Madalyanın rengi bronz olsa da biz onu her zaman altın adam olarak görüyoruz.Çünkü onu altın yapan altın gibi yüreğe ve harika bir ahlaka sahip olmasıdır.Kişiliği ve efendiliği ile minderin unutulmaz güreşçilerinden olmuştur.Nazmi Avluca altın madalya alamadı fakat bu bronz madalya  aslında kariyeri adına bir başarı sayılr.Çünkü olimpiyat oyunlarında Nazmi Avlucanın madalyası yoktu ve böylelikle Dünya ve Avrupa şampiyonluklarının yanısıra kariyerine güzel bir madalya daha eklemiş oldu.Duruşuna ve davranışlarına her zaman hayran kaldığım Nazmi abimize hayırlı olsun diyelim.Darısı üç gün sonra başlayacak serbest milli güreşçilerimizin başına diyorum.Umarız ki serbestçilerimiz  birkaç madalya ile ülkemizin kurtarıcıs olurlar.Atletizimden de birkaç madalya bekliyoruz inşaAllah.

Not: Bugün 96 kilonun madalya töreninde derece alan dört güreşçinin madalyalarını takdim eden Mısırlı Olimpiyat komitesi üyesi olan  bayanın başörtülü  olması, dünyaya anlamlı mesaj  vermesi adına hoş bir görüntü oldu.

 

 

 

 

 

 

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

SİZLERİ ASLA UNUTMAYACAĞIM http://www.yazamak.com/yazi/277/sizleri-asla-unutmayacagim http://www.yazamak.com/yazi/277/sizleri-asla-unutmayacagim
   2004 yılının Ekim ayıydı.Havalar soğuk ve kışa hazırlık yapıyordu.Dünya adına bazı ufak tefek sıkıntılı olduğum dönemin ardından hiç planda ve düşüncemde  olmadığı halde Rabbimin lutfettiği ve açtığı kapılardan biri Serhat şehri Edirne’nin Lapaşa ilçesinin şirin köyü Yünlüce’ ye aralandı.
   İsmini bağrında barındırdığı “YÜNLÜCE BABA” dan alan bu güzel köyüme görev yapmak için geldiğimde ilk günden çok etkilenmiştim.Köyümün candan insanları beni dostane bir şekilde karşılamışlardı ve evlatları gibi  daha ilk günden sinelerini bana açmışlardı.Köyüme , insanlarına, havasına, suyuna alışmam birgün bile sürmemişti.Karşılıklı saygı, sevgi ve hoşgörü içersinde iki sene boyunca beraber olduk, güzel günler yaşadık, acıyı ve hüznü beraber paylaştık.Unutulması imkansız anılar ve hatıralar yaşadık.
   Yünlüce köyüne tayin olduğumda aynı zamanda Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu öğretmenlik bölümünü de kazanmıştım.liseden 4 yıl sonra üniversiteyi kazanmak ve yetenek sınavlarında iyi bir performans gösterip birinci sıradan girmek beni çok sevindirmişti.Zira 28 şubatın kurbanları olarak ne yapacağımızı pek bilemeyip rüzgarın kuru yaprakları savurması gibi kendimi bir orada bir burada buluyordum.Sporu bırakıp açıköğretim işletme  bölümüne, istemeye istemeye kayıt yaptırmış ve  meslek öğrenmek amacı ile de mali müşavirlik bürosunda çalışmaya başlamıştım.Mesleğimin muhasebe olacağını düşünürken ve artık o işe doğru yoğunlaştığım günlerde bir rüzgar  daha geliverdi ve beni  dünyanın en güneyine, Güney Afrikaya doğru savurdu.Orda üniversite okumak, medar-ı iftiharımız Türk kolejlerinde belletmen olarak görev alma teklifini ,  hem üniversite hem de hizmet etme düşüncesi,  aşkı, heyecanı ile  kabul etmiş ve annemin rızasını alarak içimde, kalbimi sıkıştıran bir gurbet sancısıyla bize gösterilen adrese, özgürlük savaşçısı Mandela’nın ülkesine uçmuştuk. Maalesef burda da sıkıntılar bizi bırakmamış ve öğrenci vizesi alamayarak bir  sene sonra ülkeme geri dönmek zorunda kalmış ve üniversiteye kayıt yaptıramamıştım.Sanki başlanmış ama bitirilmesi mümkün olmayan bir roman gibi benim de  romanım yarıda kalmıştı.Fakat “herşeyde bir hikmet vardır” diyerek kadere razı olduk ve ülkemize döndük. Umutların ve ümitlerin kesildiği bir dönem olmuştu benim için.Zira yaşım yavaş yavaş büyüyor ve askerlik çağım geliyordu.Ailemin  desteği olması  fakat elimden birşeyin gelmemesi  bana ufkun çok karanlık olduğunu düşündürüyordu.Fakat karanlıklar içersinde bocalarken ümitsizlik içersinde  ye’s çukurunda boğulmak üzere çırpınırken, önümü göremezken, yukarda da bahsettiğim gibi Rabbim hem üniversiteyi hem de layık olamasam da İmam Hatiplik görevini bana nasip etti  ve beni başka bir gurbet diyarı Edirne şehrine gönderdi.Yazacağım  yazı biraz uzun olacağından bu bilgi bölümünü burada kesip köyüme geri dönmek istiyorum musadenizle.
    Marmara üniversitesinde bir hafta okuduktan sonra kaydımı dondurup iki sene görev yapacağım köyüme gelmiştim.Öğrenci olduğum için geldiğim ilk günden, birgün mutlaka İstanbul’ a geri döneceğimi , gitmem gerektiğini biliyordum ve buna  mecburdum.Zira  yıllar sonra nasip olan üniversite eğitimi de benim için önemliydi.Fakat bu düşüncemi, niyetimi köyde kimseye söylemek istememiştim.Birgün İstanbula geri gideceğimi köy halkından kimse bilmiyordu ve iki  sene boyunca hiçkimsenin haberi olmamıştı.Çünkü bu güzel köye birçok hoca efndiler gelmişler , kimisi bir sene, kimisi iki  sene kalmış ve başka yerlere tayinlerini aldırmış ve gitmişler.Köyün küçük olması bunda büyük etken olmuştur sanırım.Ben de eğitim  sebebinden dolayı, küçük ama insanlarının gönlü geniş olan bu köy halkını, bu güzel insanları daha işin başındayken, henüz görevime  yeni başlamışken üzmek, bana daima gidici gözle bakmalarını istememiştim.Herşeyi zamana bırakmayı tercih ettim. İnsanları kırmamak gidilen  yerden ayrıldığında her zaman açık kapı bırakma düşüncesi benim hayatımda en değer verdiğim davranışlardandır.
  Günler, haftalar ,aylar birbirini kovaladı. Sert kışların ardından bahar mevsimleri yaşandı.Güneş bir yandan buğdayları sararttı, bir yandan ayçiçeklerini kararttı.Çiftçiler kah ektiler ve biçtiler kah nadasa bırakıp beklediler.Köylerden gökyüzüne yükselen ezanla kılınan namazlar, kahvede yapılan muhabbetler...Meradan gelen sürüler, akşam toplanan sütler....Yapılan düğünler merasimler,birbirini  görüp beyenen genç kızlar ve erkekler...Yağmur duaları , hacı merasimleri, sünnet düğünleri...dünyadan göç eden amcalar nineler, dünyaya gözlerini açan sabiler...Köy her ay farklı bir olaya şahitlik yapıyor hayat monotonluktan kendini kurtarıyordu.Derken  ayrılık vakti geldi ve çattı.Güneş köyde benim için  bir kere daha doğdu ve battı.Yaşadığım hatıralar artık geride tatlı ama hüzünlü bir anı olarak kaldı.
    İki sene hizmetinde bulunduğum köyümden artık istemeyerek de olsa  ayrılmam gerekiyordu.Üniversite kayıdımı Trakya üniversitesine aldırıp köyümde biraz daha hizmet etmek istedim ama olmadı.Ne dekan ne rektör birşey yapamadı.Çünkü Marmara’da bir dönem  okumam lazımdı.Ancak o şekilde imakanı vardı.Elimden birşey gelmiyordu ve İstanbul’da müezzinlik kadrosu boşalan ve hala görev yaptığım Şahsuvarbey camisinin sınavlarına girmiştim.Sınavı kazanmakla birlikte artık köyümden ayrılma vakti  gelmişti. İçimi istesem de istemesem de bir hüzün, acı  ve bir keder kaplayıvermişti.Köyümden ayrılmak bana çok zor gelmişti.Hayatımın en güzel  iki yılının geçtiği bu köyümü çok sevmiştim ve hala seveceğim hiçbir zaman unutmayacağım.
  Herşeyini sevdim köyümün.Havasını, suyunu, taşını ,toprağını sevdim.Küçüklüğünü sevdim.Gece gündüz durmadan akan, kışın ılık insanın içini ısıtan; yazın buz gibi akan ve  yanmış yürekleri serinleten, köyün meydanını süsleyen beyaz çeşmesini sevdim.Bağını  bahçesini, merasını tarlasını sevdim.Sabahları sığırtmacın uzun narası ile köyün meydanına doluşan ve bir nizam ve intizam halinde meranın yolunu tutan, yeşil ot, kurumuş saman yiyerek insanlara, sahiplerine tertemiz süt ikram eden, Allah’ımızın (cc) mükemmel sanatı  ve  hizmetimize sunduğu o mubarek hayvanları sevdim.Tatlı sohbetlerin yapıldığı, demli çayların yudumlandığı, milli maçların heyecanla biryürek olup izlendiği, dost akraba, kolu komşunun buluşma mekanı, günlük hadiselerin  hasbihal edildiği köy kahvesini sevdim.
  Sabahları uykuya yenildiğimde beni kaldıran ve hep birlikte, yazın kuş sesleri ile, kışın kavuran  balkan  soğuklarında, kemerbeste-i ubudiyet içersinde, Allah’ın huzurunda el pençe divan durduğumuz sabah namazlarını eda ettiğimiz; Cuma günleri tarlasını,  hayvanını sabanını  bırakıp temiz elbiselerle, güzel kokularıyla camimizi dolduran, neşelendiren cemaatini sevdim.
  Komşularımı sevdim.Amcalarımı, abilerimi,ablalarımı, yengelerimi, kardeşlerimi sevdim.Yukarki ve aşağıki mahalleyi sevdim.Güzel kulübeciğimin içini ısıtan odunları binbir zorlukla kesip getiren, beni , o soğuk havalarda zemherinin kavurduğu gecelerde  odunsuz bırakmayan köylümü sevdim.Ekmeğini, soğanını paylaşan, Ramazan aylarında beni gezeksiz (sahur yemeği veya merasimlerde ikram edilen yemek) iftarsız bırakmayan, birbirinden lezzetli yemeklerini ikram eden cömert insanlarını sevdim.Her zaman seveceğim ve o günleri  hayırlarla anıp özleyeceğim.
  Evet özleyeceğim.Taşını toprağını özleyeceğim.Yünlüce’de bir başka olan Ramazan aylarını özleyeceğim.Yengelerimle beraber okudğumuz  mukabele günlerini özleyeceğim.Akşam olduğunda iftarlar açıldığında  çaylar yudumlanıp dinlenildiğinde ve sonra hep beraber salavatlarla eda ettiğmiz teravih namazlarını özleyeceğim.Bayram sabahlarında namazı kıldıktan sonra büyükten küçüğe cami önünde sıraya girip tek tek bayramlaşmayı,  büyüklerin elini öpmeyi akranlarımla kucaklaşmayı küçüklerime hasretle sarılmayı yanaklarından öpmeyi  ve ardından mezarlığa giderek geçmişlerimize rahmet dilemeyi dua etmeyi özleyeceğim.
  Mayıs ayı gelip güneş kendini hissettirdiğinde ,  ekinlere can suyu ümit ederek komşu köylerden gelen yağmur duaları davetlerine çoluk çocuk, genç ihtiyar traktörlere doluşarak, o köy senin bu köy benim diyerek aminlere iştirak ettiğimiz, ilahilere eşlik ettiğimiz aşırlarla süslediğimiz ve el açıp semadan rahmet dilediğimiz günleri özleyeceğim.Birlik ve beraberliğin mayasını oluşturan sünnet  ve hacı merasimlerini özleyeceğim.Her defasında yenilsem de, köyümü temsil etme o güzel insanları hoşnut etme adına katıldığım Kırkpınarı, yağlı kıspeti ve yalın ayakla bastığımız çimleri sıra sıra dizilmiş zurnacıları ve cazgırın insanı aşka getiren nara şeklindeki  manilerini özleyeceğim.Köyümüzün gülleri, içimdeki derd-i maişetim, dimaları temiz, gönülleri saf ve günahsız talebelerimi özleyeceğim.Yaz olduğunda  Yüce Kelamı öğrenmeye çalıştığımız , ilahiler okuduğumuz , pikniğe gittiğimiz günleri özleyeceğim.Cami bahçesinde oturup sohbet ettiğimiz günleri, okul bahçesinde top oynadığımız, köyün merasında gezip sebil  karpuzları ve kavunları taşla ortadan yararak  yediğimiz günleri özleyeceğim.Artık resimlerde  ve geride  birer hatıra olarak kalan  bu güzel günleri anıları hiç bir zaman unutmayacağım.
  Bu unutulması imkansız ve hayatıma güzel bir sayfa açan  günleri bana yaşattıkları için Yünlüce Köyü haklına çok teşekkür ediyorum.Rabbimin hepsinden razı olmasını niyaz ediyorum.Benden önceki görevlilere  ve bana gösterdikleri şefkat ve güzel davranışlarını, inanıyorum ki  gelecek hocalarımıza da göstereceklerdir.Önemli olan saygı, sevgi ve  karşılıklı hoşgörü içersinde yaşamaktır.Birbirimizin kusurlarını örtmek, birbirimizi anlamaya çalışmak, şu kısa imtihan dünyasında kinden , nefretten  uzak huzurlu bir hayat  sürmektir.Kalp kırmaya gönül koymaya değmeyecek kadar değersiz bir dünyada yaşadığımızın  farkında olmalıyız.Bulunduğumuz ortamda kendimizi mutlu  ve huzurlu etmenin yollarını aramalıyız.Her zaman “güzel düşünmeli  güzel bakmalı güzel görmeliyiz”  ve sonucunda zaten  hayatın  manevi  lezzetini hissedeceğiz.Rabbim bu fani dünyada  bizleri birlikten beraberlikten kardeş olmaktan ayrımasın.Ebedi alemde de hep beraber olmayı nasip eylesin.Sağlık ve afiyetler diliyerek hürmetler ederim.
 
]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

SEMA'YA SON DOKUNUŞ http://www.yazamak.com/yazi/264/semaya-son-dokunus http://www.yazamak.com/yazi/264/semaya-son-dokunus   Sabah erken saatlerde televizyonu açtığımda Türkiye’yi derinden sarsan  haberle karşılaştım.Konya’da bir yurt çökmüş ve acı olay bir kor gibi düşmüştü haber başlıklarına. Türkiye, Güngören’deki  hain bombanın ardından, bu kez Konya ‘daki 18 evladının kara haberi ile sarsıldı.LPG  tankından sızan gazın sebep olduğu patlama koca yurt binasını yerle bir etmiş ve 2’si öğretmen toplam 18 kişiyi anasından babasından ayırmış geride gözü yaşlı yüreği yaralı eş dost ve akrabalarını bırakmıştı.Binanın yerlebir olmuş görüntüsü 1999’daki depremi hatırlatır gibiydi.O binadan canlı birinin çıkması dahi şükredilecek  bir hadisedir.Nitekim Allah  27 kişiyi ailesine bağışladı.Bu durumda  yapacağımız tek şey ilahi yazgıya boyun eğmek ve “inna lillah ve inna ileyhi racıun” diyerek metanetli olmaktır.Hayrın ve şerrin O’ndan  (cc) geldiğine inanmış  kişiler olarak hareket etmektir.Fakat bir gerçek var ki  tedbiri de elden bırakmamaktır.Devemizi bağlayıp ona göre hareket etmektir.

   Okuduğum haberlere göre o günü, her zaman olduğu gibi sabah namazına kalkmışlardı.Günahsız bedenleri ile Huzur’a duracaklardı.Sıcak yataklarını, uykunun en tatlı ve en derin olduğu saatlerde terketmişlerdi.“ESSALATU HAYRUN MİNENNEVM”  nidası   gözkapaklarındaki ağırlıkları kaldırmış, daha tatlı olan miraç yolculuğu için abdestlerini  alacaklardı.Karanlık gecelerin nurlu sabahında nur yolculuğuna çıkacaklardı.Kainat gecenin sessizliğine bürünmüş iken, onlar gecenin sessiz zikrine sesli zikirle eşlik edeceklerdi.Nebatatın,  hayvanatın ve tüm kainatın şükrünü içinde barındıran “yerde ve gökte ne varsa hepsinden hayırlı” olan sabah namazları ile Rablerine teşekküre hazırlanıyorlardı.İlahi emre amade küçük bedenler,yine  güneşten önce hareket etmiş, gelecek günün açılışını her zaman olduğu gibi ibadetle, zikirle, Kur’anla, tesbihatla, duayla , niyazla yapacaklardı bir seremoni eşliğinde.Günahsız gönüllerinden  gelen dualarını temiz avuçları ile kaldırdıkları semaya, semanın sahibine arzedeceklerdi.Belki içten bir sessizlikle beki de derinden gelen gözyaşları ile.Fakat birazdan  ellerini açacakları sonsuzluk diyarına kanat çırpacaklarının farkında değillerdi.Ebediyete olan davet, sızan gazın kokusuyla geldi.Bir sebep olacaktı ya işte.Melek yine bir sebeple  görevinn başındaydı. Kendi gibi melek olan yavrucakların canlarını almak zordu belki onun için  ama yazgıyı yerine getirmek ,hikmetinden sual olunmayan Amirine (cc) itaat etmek zorundaydı. Kimbilir günde kaç tane günahsız çocuklarla Cennet yamaçlarına doğru yolculuk yapıyordu.Zahiren  zor bir görev olsada onları Cennet’te görmesi yaptığı işin zorluğunu unutturuyordur  sanırım.Evet,  yaşamın bir kaynağı olan gaz, bu sefer tersine hareket etti  ve kendisine verilen görevi başka şekilde ifa etti, yaşamı engelledi.18 canı aldı ve  ocaklara ateş düşürdü. Sineleri dağladı.

   Küçük Sema’da ordaydı.13 yaşındaydı ve  birşeyler öğrenmenin heyecanı içersinde yurda yazılmıştı.Ablası ile birlikte olmanın sevinci ile tatilini öğrenmekle geçirmek istemişti.Yurtta, ingilizce ve bilgisayarın yanı sıra  Kur’an-ı  Kerim’i okumasını da öğrenecekti .İki  aylığına babaannesinin yanına gelmişti ve yaz tatilini burada geçirip Mersin’e evlerine geri dönecekti. Arkadaşlarına, yeni tanıştığı dostlarını, ablalarını ve hocalarını anlacaktı.Fakat, semalardan gelen ilahi emir Sema’yı da Dar-ı Baki’ye çağırdı.Sema, artık semanın kuşu olmuştu. Kanat çırptı pervaz etti ve cennetin bülbülü oldu.Günahsız bedeni ,son kez gördüğü ve öptüğü babasının ve ailesinin şefaatçisi, onları bekleyen  bekçisi oldu  cennetin kapısında.Babası, yurda bırakırken kızını, “baba beni öpmeyecekmisin” demesi,  son ayrılışın bir sinyali gibiydi ama nerden bilebilridi ki vuslatın ahirete kalacağını.Sarıldı ve kucakladı kızını.Meğer son bakışıymış , son dokunuşuymuş ve son öpücüğüymüş Sema’ya. Nihayetinde küçük Sema ile birlikte 17 ebediyet yolcusu da miraca yükselir gibi yükseldiler, yelken açtılar  semaya.

    Bu acı haber Türkiye’yi  derinden etkiledi.Hala acısını içimizde hissediyoruz.Güngören’deki menfur saldırı ile birlikte içimizdeki acı daha da arttı.İçinde bulundukları durum itibari ile ahiretleri adına bir nebze teselli olsakta, ateş düştüğü yeri yakmıştır  ve gencecik kızlarımızın sızan gaz sonucu hayatlarını yitirmeleri, aileleri  ve ülkemizin  geleceği adına büyük bir kayıptır.Bunun yanısıra bunca acı yetmezmiş gibi bazı medya organları bu olaydan birşeyler çıkarmanın çabası içersinde.Bu üzücü olayın üzerinden, dinimizi karalama, resmi hizmet eden öğrenci yurdunu  ve buna benzer messeselerimizi kötü gösterme gayreti içersindeler.Halbuki, ne olursa olsun bu olay bizim ortak acımız olmalı.O yurtta hayatlarını kaybeden 18 kişi var ve onlar bizim ülkemizin evlatları.Velevki olmasın.Sonuçta ordakiler birer çocuk ve günahsız yavrularımız.Orda bulunmalarının sebebi ise  sadece  ve sadece birşeyler öğrenmek vatana millete hayırlı birer evlat olmak.Bilgisayar ve ingilizce öğreneceklerdi.Kuran  okumasını  ve dinlerini öğreneceklerdi. Kuran  ahlakı üzere yetiştirilerek  herbiri emniyetin birer temsilcisi olup etrafına emniyet telkin edeceklerdi.Oralarda yetişip etrafına ışık olup muhtaç sinelere ulaşacaklardı.Başka ne amaçları olabilir ki?

    Karanlık işler çevrilsin ülkenin geleceği kararltılsın diye açılmadı o yurtlar.İmansız bir nesil yetiştirilip kardeşi kardeşe düşman yapılmıyor oralarda.Canlı bomba olarak onlarca masum insanın ölümüne sebep olmak öğretilmiyor.Aksine,”bir insanın canına kıymak alemin canına kıymak gibidir”  hakikati öğretiliyor.İçki, sigara, kumar,zina,fuhuş,esrar,kötülük kelimeleri dahi yoktur onların dağarcığında.Oralardaki amaç,  gelecek günlere sevgi ve hoşgörü ile donatılmış, barışı ve dostluğu kendilerine şiar edinmiş olan ahlakın temsilcisi  nesiller yetiştirmektir.Ama bu güzelikleri şartlanmış, ve gözleri kararmış insanlar göremezler.Bakarlar ama kördürler.Duyarlar ama sağırdırlar.

   Niyazım ve ümidim odu ki bunun gibi olayların tekrarı yaşanmasın.Bizlere ders olsun ve herzaman tedbirli olmamıza vesile olsun.Umarım, koca yurdun yerle bir olması ve maalesef  canlarımızın  yok olması bazı tedbirler almamızda etken olmuştur diyerek yaşanan  bu üzücü olayda vefat edenlere Rabbimden Rahmet, yaralılara acil şifalar ve geride kalan aile ve yakınlarına sabr-ı cemil niyaz adiyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

27. YIL http://www.yazamak.com/yazi/248/27-yil http://www.yazamak.com/yazi/248/27-yil
  Dile kolay.Tam yirmiyedi yıl.Koskoca yirmialtı yılı geride bıraktım.Bugün itibari ile yirmiyedinci yıldan gün almaya, zaman çalmaya başladım.Öyle ki şu satırları yazarken dahi yirmisekizinci yılıma doğru hızla ilerliyorum.Yazdığım her cümle,her kelime, klavyemin tuşladığı her harf, artık geçmişin oluyor ve geçmişte kalıyor, eskiyor.Ömür dediğimizde böyle birşey işte...Nasıl geçti bunca yıl diye sorulacak olsa, bilmiyorum cevabını rahatça verebiliyorum.Çok çabuk geçti.Hiçbir şey anla-ya-madım.Çok şey yaşadım ama farkına var-a-madım.
 
 Artık sanıyorum çocukluk ve gençlik zamanlarını geride bıraktım.Olgunluk çağımın geldiğini  ve hatta geçtiğini hissediyorum.Hissediyorum ama içimdeki çocuğun hala büyümediğini düşünüyorum.Yirmiyedi yaşını,  eskiden beri çok fazla ve büyük bir yaş olarak düşünürdüm.Kendime çok uzak olarak görürdüm.Etrafımdaki yirmiyedi yaşını gösteren kişilere bakar, daha bu yaşıma çok var diyerekten teselli eder dururdum.Şimdi tam yirmiyedi yaşındayım.! Hayatı yarıladım sanırım.Otuzuma merdiven dayadım Gençliği geride bırakıp, elveda dedim, vedalaştım.Çünkü artık bende Onlar gibi yirmiyedi yaşındayım.Yine dopdolu ve hicranlıyım. 
  
 Doğum günlerim daima hicrandır benim için.Bir  düşünce alır gider beni geçmişe.Düşünür düşünür üzülürüm.Hiçbir zaman kutlamayı düşünmemişimdir.Bazı yıllar, üzerinden günler geçer de birden aklıma geliverir bir yılımı daha geride bıraktığım.İçimi bir hüzün kaplar.Bir burukluk hissederim, çok düşünceli olur ve sanki başka bir yerde yaşıyormuşum gibi hislere kapılırım.İçimdeki bu hüzün fırtınası, dünyadan ayrılmaya bir yıl daha yaklaştığımdan mıdır yoksa ebediyete olan hazırlıksızlığımdan mıdır bilemiyorum.Fakat ben doğum günlerimde sevinemiyorum.Pastalar olsa da, mumlar kararsa da, hediyeler sunulsa da  mesrur olamıyorum.Yapmacık bir tebessümün ardından, teessürle doluyorum.
 
 Düşünüyorum da bir yirmiyedi yıl daha yaşasam, ellidört yaşında oluyorum.Altı yılda ben ekleyeyim.Tam altmışı buluyorum.Yani  bu günden itibaren otuzüç sene daha yaşıyorum.Bir çekimlik tesbih taneleri kadar...Sadece otuzüç sayılı yıl.! Demektir ki otuzüç defa yaz , otuzüç kere kış mevsimi göreceğim.Otuzüç defa Ramazan ve Kurban bayramı, otuzüç defa kadir gecesi ihya edeceğim.Sadece otuzüç kere ekin ekilecek ve biçilecek, otuzüç kere ağaçlar meyve verecek, otuzüç kere dünya güneşin etrafında dönecek.
  
 Evlilik, emeklilik, hayata dair iyilik ve güzellik...Acı tatlı herşey otuzüçün içinde olacak.Çoluk çocuk, evlad-ı iyal, belki torun ve bir o kadar da sorun...Yine bu tahmin ettiğim tesbih tanecikleri kadar, otuzüçün içinde yaşanacak.Belki de hiçbiri olmayacak.İnsanoğlu bilmiyor ki yarın bu dünyadan kim gidip kim kalacak.? 
 
 Evet değerli dostlar! Yazacak çok şey var.Lakin kelimelere dökülemiyor ruhumdaki