ilber sönmez - http://www.yazamak.com/yazar/ilbersonmez24 http://www.yazamak.com/rss/ilbersonmez24 ilber sönmez'ın Yazamak Ögeleri tr-TR ilber sönmez - triaj21 at hotmail dot com Copyright 2009 CÜMLE KURUN http://www.yazamak.com/yazi/338/cumle-kurun http://www.yazamak.com/yazi/338/cumle-kurun                  Konuşmamayı tercih edebilir misiniz? Konuşmadan yapabilir misiniz? Ya da bir derdinizi kelimelere dökmeden ifade edebilir misiniz? Farkında olmadan sahip olduklarınızın arasına iliştirebileceğim şey; kelimeleriniz. İliştiriyorum çünkü farkına varmayı aklınızın ucundan dahi geçirmiyorsunuz. Bir kelimenin kudretini anlamayı bırakın, telaffuz ettiklerinizi birleştirip karşı tarafın anlatmaya çalıştığınızı anlamasına dahi imkan vermemekte direniyorsunuz.  Kelimeleri birleştirmek. Size cümlenin tanımını yapıyorum. Anlamlı kelimelerin uygun zaman ve kişi ile bir araya gelerek kişinin düşüncesinin karşı tarafa nakledilmesini sağlayan öğeler. Cümleler. Cümlelerinizin toplamı kadar varsınız desem ileri gitmiş olur muyum? Bence az bile söylerim.

                 Cümlelerinizi neden bu kadar önemsediğimi anlatacağım. Sosyal varlık insan klişesini tekrar edeceğim. Toplumun bir bireyi olmak sosyal olmayı zorunlu kılar. Sosyal olmak iletişim halinde olmaktır. Marketten süt alırken kurduğunuz cümle yada kurmayı uygun bulmayıp salladığınız kafanız; sokağın bir parçası olduğunuzu;  markete ve sütü satan market sahibine muhtaç olduğunuzu gösterir. Bu kadar cümlenin anlamı yaşamak için sosyal olmak zorundasınız ve sosyallik a dan z ye iletişim demektir. İletişimi sağlayansa dilinizdir. Dilinizse; kurabildiğiniz cümleler kalitesi ve sayısı tutarında size yardımcı olup anlaşılır olmanızı ya da var olmanızı sağlar. Üzerine basa basa anlatmaya çalıştığım şey diliniz yani kurduğunuz cümleleriniz varlığınızın kanıtıdır.

                  O halde var olmak için cümle kurun. Cümlelerinizin öznesi ve yüklemleri olsun. Edebiyat dersinde miyim diye soruyorsunuz. Özne ve yüklem ilişkisini anlatmadılar size. Cümlenin öğeleri olarak ezberlettiler. Yüklem cümlede sorumluluk ifadesidir. Yüklemin ifade ettiği sorumluluğun sahibiyse öznedir. Cümle kurun. Cümlelerinizin özne ve yüklemleri olsun. Yani sorumluluk alın. Hayatta sorumluluk alın. Cümlelerinizin öznesi olun. Hayatta bir özne olun. Yarım bırakılmış yada bahsettiğim öğelerden yoksun cümleler sorumsuz, korkak yada varlığını göstermekten aciz silik bireyleri işaret eder. Söz namustur der atalar. İfade edilen de işte budur. Kurulan cümlenin bireyin varlığının kanıtı olduğu vurgulanır. Ve kanıtı sağlayan yüklemin ifade ettiği sorumluluktur. Yüklemsiz yada öznesi olunamamış cümlelerin sahipleri iletişimden yoksundur. Arkadaşlarını msn, Facebook, telefon üzerinden aramak, sokağa çıktığında kısa kelimeler ya da mimikler dışına çıkmamak, öfkeyi şiddete kurban etmek, aşkı sekse emanet etmek, dostluk  kavramını üç beş günlük kankalığa azletmek öznesi olunamamış hayatların imzalarıdır.

                 Farkında olmadan sahip olduklarınız arasına soktuğum kelimeleriniz sayesinde cümle kurabiliyor ve var olabiliyorsunuz. Kelimeler. Dağarcığınıza eklediğiniz her kelime ile şekillenen yeni cümleler. Cümlelere yüklediğiniz yeni sorumluluklar. Ve özgüvenini pekiştiren yeni bir hayat. Bazen bir kelimenin kudretini hayal bile edemezsiniz. Bazen bir kelime bir kitaptan, bir bireyden yada bir sözlükten çıkar; toplumları alt üst eder, hayatı yeniden şekillendirir. Demokrasi, cumhuriyet, ihtilal, para, faiz, vb kelimelerin değerinin birkaç harften daha fazla  olduğu aşikardır. Bakın bir kelime nelere mal olmuş. Birisi çıkıyor 1945’lerde demokrat diye bir kelimeyi tanıtıyor; toplum anlamını bile bilmediğinden yakıştırıp demirkırat diye telaffuz ediyor ve anlam kazandığında toplumun yapısında meydana gelen değişim ağızları açık bırakıyor.

                  Kelimeler. Toplumları dahi allak bullak etmeye yetecek gücün sahibi kelimelerin günümüz mekanları hiç şüphesiz kitaplardır. Kelimeleri kitaplarda aramaktır bireyi birey yapan. Karakterini, varlığını şekillendiren gücün barınağı; bir araya gelmiş kağıt tomarlarıdır. Ve her bir kitap başka bir karakterdir. Ahmet turan alkan ‘ bana sakın kitap sormaya gelmeyin, tavsiye edemem, tavsiye ettiğim her kitap o bireyin karakterinin şeklinde aldığım sorumluluktur’ der.

                  Bunca cümlenin verdiği mesaj okumanın gerekliliğiydi. Fakat bundan sonraki soru ‘ne okuyacağım’. Benim burada size herhangi bir kitabı reklam etmem ancak cehaletimin getirdiği cesaret olur. Kitaplar ve bıraktıkları izlerden bahsetmek istiyorum. Klasik bir şekilde klasiklerden başlamak gerek diyorum. Örneğin; Fyodor Mihailovic  Dostoyevski Karamazov Kardeşler veya Suç ve Ceza’da psikanaliz sınırlarının doruklarına çıkar, can verdiği karakterleri ve karakterleri tasvirleriyle akılları baştan alırken Ebedi Koca veya Budala ile para sıkıntısı çektiğini ve ekonomik kaygısını hissettirir.  Yeni Hayat’ta bir tıp fakültesi öğrencisinden bir gerilla doğuran Orhan Pamuk bulurken, İstanbul romanında İstanbul cumhuriyet tarihini gözden geçirirsiniz. Ve bir yazarı eleştirmek için o yazarı ya da o kitabı okumak gerekliliğini anlamaya başlarsınız. Yakup Kadri’nin Ankara’sıyla kalkınmanın heyecanı ve galeyanı doldururken belleğinizi, daha sonraki baskılara yazdığı önsözüyle hayallerin ötesine geçememiş sloganlara küfredersiniz. Yakup Kadri ‘hep o şarkı’ der; siz aşık olacak kadar sevemezsiniz. Kitaplar karakterleri şekillendirir, her kitap her bireyde başka bir iz bırakır. Cemil Meriç’in kızı ben bir kelime imparatorunun varisiyim der; siz onun imparatorluğundan mahalleler inşa etme endişesine düşersiniz. Kemal Tahir, bugün söylenenleri elli yıl erken dile getirir; kitabının çekilmiş dizisi yasaklanır, vücudu yıllarca demir parmaklığa hapsolunur ve siz merak edersiniz. Can Dündar bir kitaba yıllarını adarken; okuduğunuz sırada ezber cümlelere emanet ettiğiniz diliniz sebebiyle yüzünüzün biraz olsun kızarmasını bekler. Bir adam Akdeniz’i  ve Orta Doğuyu; tarihi ve toprağıyla adımlar ve her adımına tarihten bir kesit, bir adam, bazen bir kitap, bazen birkaç aşk, biraz hüzün ve biraz oryantalizm koyar; sen kitap bitmesin diye bir kenarda saklarsın; Amin Maolouf. Sen  Ömer Hayyam, Nizamülmülk, Melikşah ve Hasan Sabbah’ı aynı cümlelerde buluşturmanın besmelesini dahi çekemezken, o yazar,  sen ancak hayran olursun. Ve Aytmatov. Babasını Sovyetlere veren, yıllarca naşının izini süren ve sonunda bir toplu mezarda onlarca cesedin içinden  kendi DNA’sıyla eşleşen bir baba cesedine kavuşan adam. Bu adama Gün Olur Asra Bedel cümlesi mübalağa mıdır? Yada içi boşaltılmış Orta Asya kültürüne ayna tutarken   yani Yedigey’i ve topraklarını tasvir ederken   sadece şaşırır mısınız? Mankurtlaştırmak deyiminin sahibi Aytmatov. Komünizmin mankurtlaştırdığı insanları Avarların köleleştirdiği oğullara benzetirken haklı mıdır? 1973’te 1984’ü yazar Orwell; teleskrinden söz eder, insanlar kontrol edilecek der, sahte mutluluklar türetilecek, tarihler yeniden yazılacak, tüm yaptıkları bir gün gözetim altında tutulacak der; interneti düşünür, prozac’ın bileşimine takılır, Mustafa’ya şaşırırsınız. George Orwell. Milyar dolarlık reklam ve bir Harward’lının eseri palavrasıyla pazarlanan Facebook’un gerçek amaç ve gizemini bundan otuz beş yıl önce aralayan yazar. Hayvan Çiftliği romanıyla devlet otoritesinin bireyleri nasıl bir çiftliğin üyelerine dönüştürdüğünü ve o bireylerden en önemli yaşama belirtisi olan karar verme yetisini yada özgürlük kelimesini nasıl elinden aldığını gözünüze sokar. Bir roman nasıl olur da 1930 da yazılıp 2008 de yaşanan krizin psikiyatrisini yansıtır. Steinbeck Gazap Üzümleri’ni yazdı; okursanız ekonomik krize neden buhran dendiğini öngörebilirsiniz.

                   Kitaplar karakterlere yön verir. Duygulara şekil verir. Çok küçük bir pencere açtım bazı kitaplara. Ve bir pencere de şiirlere aralardım zaman olsaydı. Kelimeleri dağarcığınıza almaya başladığınızda kafiye ya da bir düzen endişesi taşıyan kelimler topluluğu olan şiirler de sizin için bir anlam taşıyacak diyorum. Cümlerinizin öznesi olmanız dileyiğle, teşekür ederim...

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

ALLAH'TAN BİR YUSUF DAHA BEKLEMEK http://www.yazamak.com/yazi/255/allahtan-bir-yusuf-daha-beklemek http://www.yazamak.com/yazi/255/allahtan-bir-yusuf-daha-beklemek            2001’den bu yana sonuçlandırılamayan Doha görüşme turlarının devam ettiği şu günlerde; gelişmiş ülke ekonomilerinin tarım toplumlarına dayattığı politikayı anlamak ve anımsamak amaçlı aylar öncesinde kaleme alınmış yazımı burada ilk kez gün ışığına çıkaracağım.

           Bir tek pirinç tanesinin hesabını yaptıran ve kültürümüze istisnasız her aile ile anlaşılmış gibi işlenen sofra adabının önemini yaşayarak gözlemlemekteyiz. Basit bir kuralın toplumu her olasılığa karşı nasıl hazır tuttuğunun hayranlığını inkar etmek mümkün değil. Ki belki de bu olasılıkları üst üste yaşamış bir toplum olmanın tecrübesiyle ayaktayız. Bir televizyon dizisiyle bu durumu pekiştiren sahneleri tekrar hatırladık. Elveda Rumeli dizisinde savaş denilen çıkmazda bir sütçünün hiçbir şey karşılığında kundaktaki bebeklerin açlığı endişesiyle dağıttığı süt ve eve biraz bulgur talebiyle gelen komşuya verilen eldeki son bir bakır bulgurun ev sakinleri tarafından komşuyu incitmemek için titrek üsluplarıyla sunuluşu; iki usta oyuncunun bizlere ders niteliğinde armağanı oldu.

 

 

           Ancak, acınası bir vicdansızlıkla kar elde etmek amaçlı, toplumun sofrasındaki ekmeğe, pirince ve vazgeçilmezi olan bakliyata el uzatanların yani bunları piyasadan çekerek fiyatlarını yükseltenlerin ve kıtlığın kapıda olduğunun tellallığını yapanların acemi oyununu seyrettik. Spekülatif insafsızlığın dayandığı sınırları görmek için iyi bir deneyim  oldu diyebiliriz. Hırsızlığın ticarileştirilmiş şekline, dünya üzerindeki dirayetsiz hükümetlerin beceriksizce yaklaşımlarının sonuçlarını öngörmek hiç de zor değil.

 

 

          Açlığın milyonlar için artık kaçınılmaz olduğunu var olan sivil toplum örgütlerinin endişeli üsluplarından değil, yiyecek için birbirini öldüren insanların yaşadığı üçüncü dünya ülkeleri toplumlarında izlemeye başladık. Bu durumun kaçınılmazlığını yıllar öncesinde görmek için Allah’ın bir Yusuf daha göndermesine gerek yoktu.  Avrupanın bu ülkelere eldeki ürün fazlalarını ihrac ederek, tarım politikalarını baltaladığı bilinen bir gerçekti. Ayrıca üretimden alıkonan toplumlardan, kültürlerinden uzaklaştırılarak tüketici ve toplum bağları koparılmış bireyler oluşturuldu. Sonuçta olası bir dünya krizinde artan gıda fiyatlarını karşılayamayacak ekonomiler ve kendi ihtiyacına yetiremeyecek üretim kapasiteleri peydah oldu. Üstelik tüm bu olumsuzluklardan tarımla ilgisini koparmış ve ekonomik seviyesi düşük bireyler etkilenecekti. Yani krizi hisseden; bu ülkelerin şehirlerinde yaşayan yoksul kesimdi. Ve üzerinde durulması gereken ise, bu bireylerin topraklarından koparılarak ve aynı zamanda birlik ve beraberlik ruhları elinden alınarak tüketime şartlı, yalnız insanlar haline getirilmiş olmasıydı.

 

 

          Ne kadar şanslı bir milletiz ki daha aile sistemimiz dağılmadı ve beraberlik ruhumuz koruma altında tutulmaktadır. Komşuluk ilişkilerinin bile henüz ayakta durduğunu söylemek yanlış değildir. Ve hala bir adet pirinç ve başa konulası ekmek, kutsal değerler arasında sayılmaktadır.

 

 

          Ve ne yazık ki önümüzdeki günler iki canavarın kapışmasına sahne olacaktır. Kendi içimizde yaşamayacağımızı ümit etsek de; Afrika, doğu ve güneydoğu asyada canavarlaşan yoksul kesim ile açlıktan kar beklentisi olan grup arasında bir çatışma olacaktır. Belki de dünya yine acı bir deneyimle ticari ahlak kurallarını ve zemine oturtulmadan ve sindirilmeden yerleştirilen yapay kültürlerin sonuçlarını tahlil yoluna başvuracaktır. Ve belki de her acı deneyimin ardından gündeme getirdiği bir sözleşmeye daha imza atacaktır.

 

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

HAYYAM'IN ŞARABI KADAR HARAM http://www.yazamak.com/yazi/234/hayyamin-sarabi-kadar-haram http://www.yazamak.com/yazi/234/hayyamin-sarabi-kadar-haram                   Kumun tene yapıştığı yerde, suyun kuma kavuşmasını dinlemek. Cümledeki hengamenin aceleciliği denize duyulan özlemin noktaya kadar sabredemediğindendir. Maviye aldanmak mı ya da dalıp gittiğin hayalleri suya yazmak mı; denize olan ilginin sebebi? Aşkın vazgeçilmez durağı sahil ve vazgeçilmez şahidi kum. Esen yele asılı kalmış Akdeniz kokusunun; bir kadın kokusuna ne kadar benzediğinin cümleye dökülmesinde utanılası bir mesnet bulunmaması.

 

                   Deniz ve akdenizin kokusu; yaseminin suya ne zaman eriştiğini sorgulayan zihne köpükteki asaletin bir dur demesiyle, maviye dalan gözlerin olası buğulu gözlerle buluşma arzusu. Köpük; asaleti sorgulansa mahçup olunur ki; romada Venüs adıyla bilinen Afroditin deniz köpüğünden doğduğuna inanıldığı toprakların yeni sahiplerine bu mahçubiyeti yakıştırmanın yazık olacağını vurgulamak gerekir. Kumu altına benzeten üslup sahiplerinin venüsün altınla bağdaştırıldığından bihaber olduğuna inanmak; mitleri bir kenara atmakla eşdeğerdir. Mitolojinin gölgesine sığınmak değildir yazının amacı ; tasvir endişesi taşır aşkı. Yaseminin kadına ne kadar yakıştığını haykırmanın yeridir ve miskin amberle birlikteliği ancak onun kokusuyla yarışır. Akdenizi başka kılan yasemin mi, köpük mü, Venüs mü ya da yazarın içinde bulunduğu ruh mu?

 

                    Aşk; fulyanın güle sindiği ve gülün ısrarla yalnızlıktan yana olduğu bir bahçenin efendisi. Efendiliğini varlığına borçlu olduğu duygu; tutku. Ve şehvetin esaretinden kurtulmuş bedenin tattığı haz; aşk. Şiirin farkında olmadan keşfi. Aşk; nezaket, letafet ve zerafetin bir araya geldiği cümleler topluluğu. Mahabaratanın mısralarına dokunan üslup ve tac mahala konan kuşların kanatlarındaki dua. Nesire kafiye koyan kelimelerin sahibi; aşk.

 

                    İsfahan’dan semerkant’a ,  istanbul’dan roma’ya ve venedik’ten amsterdam’a. Aşkı; kıtalar arasında gezdirmek dahi mümkünken bir şehirde dolaştırmanın mümkün olmadığına inanabilecek zihne bir tebessüm. Ama Akdeniz başka. Öznel yaklaşımımın verdiği ükelalığı mazur görmeniz beklentisiyle bir nida daha; Akdeniz başka.

 

                    Yarılmış narın kenarından damlayan şerbete uzanan bir çocuğun dili misali sarıldım harflere ve haykırmanın tadında yaramaz çocuğun elleri. Kelimelere can veren harflerin sesiyle tasvir edeceğim aşk denilen yürekten zerreyi.

 

                     En az  Hayyam’ın şarabı kadar haram kabul ettiğin duygunun  tercümanı olmak zor. Üstelik bu cümlelere akdenizi şahit kılmak. Kuşatılmış aklın görgüsüzce yapıştığı dikenin sahibi gül canını yakar, maşuğun senden esirgediği bakışlarla içini yaktığı gibi. Yangına körüktür yasemin. Ve maşasıdır şiir; közün. Harlamasını bilirsen maşuğun gönlünü; tadılası zevklerin anlamı yoktur hissettiğinin yanında. Nekahat dönemindeki hasta gibidir vuslata yakın aşık. Ve deniz; maşukla aşığın hayallerini bıraktığı ebruya ev sahipliği yapan venüsün doğduğu köpüklü mekandır. At kılından fırçanın yeri yoktur hayaller dururken ve gül dalının  kılı olmayan fırçaya desteği boşunadır. Ebrunun vazgeçilmezidir at kılı ve gül dalı. Ama denize işlenen ebruda; fırça darbeleri zihinde saklı, resimse hayallerle bütündür.  Kamıştan çıkan ney sesi misali inler denizden esen yel. Dedim ya yasemin sinmiştir üstüne ve maşuğun kokusuna ne kadar benzer deniz kokusu. Kadına ne çok yakışır çiçek. Çilli bir güzele yakışan kazablankayı, sahibi olunan esmerle bütünleşen gül nasıl kıskandırmasın.  

 

                      Kamış, nar, ney, yasemin, fulya ve gül. Akdenizden esen yele iliştirilmiş kelimelerle tasvir cesaretinde bulunulan şey; aşk.. Saygıyla…

 

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

KARAKTERİMİ HATIRLAMIYORUM http://www.yazamak.com/yazi/207/karakterimi-hatirlamiyorum http://www.yazamak.com/yazi/207/karakterimi-hatirlamiyorum             ‘Buradalar’; kelime yalın ve cümle niteliğinde. ‘Onlar buradalar’ demek isteyen cümleye hayat veren üslubun sahibi Orlando Bloom. Ve ses tonundaki ciddiyetin, korkuyla karışık heyecanın anlamı Selahaddin’in ordusu kapıda anlamına gelmektedir. ‘Ben Selahaddin’im’ diyen adamın üslubu ise ancak Selahaddine yakışır bir tonun sunumudur. Gücün ve asaletin üsluba yansımasıdır. Ve ‘sana yalvarıyorum askerlerini çek, kıyımın gereği yok’ diyen ses tonunun sahibi Edward Norton; temsil ettiği ise Kudüs kralıdır. Sadece sesiyle yani yüzünde maske taşıyan cüzamlı bir kralı oynayan oyuncunun asaleti ve kudreti işlerken jestlerinin gerçekliğinden duyulan  kuşkunun; seyircinin gözünde yer bulamaması. Cennetin krallığı filminden alıntı cümlelerin giriş paragrafında okuyucuya anlatmaya çalıştığı şey; sinemanın müthiş atmosferi ve oyuncunun tarihe dahi hayat verebilirliğidir. Düzinelerce kitabın okuyucuda bırakamayacağı izi yaşayarak oynayanın; seyircinin beynine kazırken sahip olduğu gücü bir düşünün. Ve bu gücün ulaşabilirliğini bir tartmaya kalkın.

 

 

 

 

             Sinema; binlerce konunun yönetmenden yönetmene değiştirilebilerek milyonlarca şekilde  tekrar seyre sunulabildiği, karakterlerin gerçek, oyuncuların yalancı olduğu ortam. Özgürlük diye bağıran William Wallace’nin kişiliğine bürünmüş ve bir insanın ancak ölürken o mimiklere sahip olabildiğinden emin olduğumuz rolün sahibi Mel Gibson. Julia Roberts’ı evindeki koşu bandında koşarken ve radyo dinlerken, her gün aynı yer ve aynı saatte  otomobilin içinde gözetleyen ve kızın dinlediği şarkıyı dudak hareketlerinden tespit ederek kendi radyosunda taratan ve şarkıyı aynı anda, onunla dinlermiş gibi o ana ortak olan bir aşığı oynayan adam; Mel Gibson. İskoçya’ya bağımsızlığını veren bir adamdan şizofren bir aşığa bürünmek. Karakteri sorulduğunda hatırlayamadığını dile getirecek kadar rollere kendini kaptıran bir adam. Ve beyaz perdenin gücünü o sonsuz bağlı olduğu dininin tebliğinde araç olarak kullanarak belki seyirciye hissettirmeden beyinlere nakşetmek. Oyunculuk ve kusursuz bir yönetmenlik. Yüzlerce yıl önceki hıristiyan gücün aztek kavmini ortadan kaldırışına Apokalipto isimli bir filmle ciddiyeti ve ahengi tartışılmaz bir üslup eşliğinde kılıf bulmak ve bu kıyımı kutsamak. Cümlenin basitliği olayın basit olduğunu düşündürmesin. Bir milyon aztek nüfusunun ispanyollarca kıyımından ve bunun tanrıya atfen yapıldığından bahsediyorum ve kılıfının yönetmence inşasından söz ediyorum.

 

 

 

 

           ‘Çalışmayı bırakalı kaç gün oldu’ sorusunu yönelten dahi matematikçi babasının sorusuna '21 gün 7 saat 15 dakika' diye cevap veren; çalışmadığı her günün sıkıntısını içinde hisseden ve 21 yaşın en önemli yaş olduğunu, matematiğin olmazsa olmaz bir bilim olduğunu düşünen ancak çalışmaktan vazgeçmeyi aklına koyan bir matematik dehası kızın; içini oyan bir böcek gibi rahatsızlık veren tembelliği sunumu ancak Anthony Hopkins ve rol arkadaşının üslubuyla birleştiğinde; çalışmadığınız günlerin acısını içinize düşürüverir. ‘Sezar’ın istediği bu değildi’ diye haykırarak arenaya çıkmaya hazırlanan Roma orduları komutanı Maksimus’a hayat veren Russel Crowe’u; duygularından arınmış, tamamen kapitalist sistemin kölesi olmuş bir borsa faresinden amcasının, büyüdüğü toprakların ve Van Gogh’un çizdiği bir resmin zengin bir kasa dışında, taşrada bir lokantada dahi sergilenebileceğinin önemini düşünebilen bir insana dönüşümünü seyretmek ve seyrederken arenanın verdiği sıkıntıyı ve aynı şahsiyetle Fransız taşrasında toprak kokusunun verdiği huzuru hissetmek ancak sinema denilen olguyla mümkündür.

 

 

 

 

             Seksen dönemi kabadayılarının günümüz şirket patronlarına dönüşümünün ve bu dönüşümle kaybetme endişesinin getirdiği ahlaksızlıkların nasıl yiğidi yerin dibine soktuğunu, ‘fakirin çorbasını verin’ cümlesiyle hayata veda eden bir karakterin Şener Şen’e nasıl cuk oturduğunu ve yeni kurtlar sofrasının ne kadar acımasız ve kural tanımaz olduğunu, sapkınlıkla aşk arasındaki ince çizginin İsmail Hacıoğlu’nun ölüm korkusuyla kekeleyen diline nasıl yapıştığını ancak Kabadayı filminde tadarsınız.

 

 

 

 

             Sinema; cümlelerle tasvire ihtiyaç duymayan bir zevk, senaristlerin tadılası ve biriktirilesi cümleleri ve o cümlelere can veren şahsiyetler topluluğu. Bu topluluğa hükmeden bir patron; yönetmen. Film seyretmek güzeldir. Ve bundan böyle köşemde ara sıra çok hoşuma giden bir filmin analiz ve tasvir edileceğinin habercisi bir yazı. Sinemanın yakışıklı aktörlerden, güzel kadınlardan ve seksten ibaret olmadığının fark edilmesi endişesini taşıyan bir üslup. Saygılarımla…

 

 

 

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

ZERRELERE SIĞDIRILMIŞ TABULAR http://www.yazamak.com/yazi/194/zerrelere-sigdirilmis-tabular http://www.yazamak.com/yazi/194/zerrelere-sigdirilmis-tabular              Çok yakın bir zamanda öğrendiğim bir oyunun zihnimde canlandırdıklarını tasvir edeceğim. Aslına bakarsanız oyun; bir kelime oyunu ve bence gayet zekice hazırlanıp, kuralları üzerinde düşünülerek oluşturulmuş. Çektiğiniz kartın üst bölümünde bir kelime yer almakta ve bu kelimenin altında; yukarıdaki kelimeyi oyuncu arkadaşların hafızasında taratırken kullanılmaması gereken kelimeler dizilmektedir. Ve her oyun gibi; zaman değerli olduğu için, bir kum saatinin zerrelerine emanet tadımlık heyecanınız. Bunca cümlenin anlatmaya çalıştığı sizin de anladığınız üzere tabu diye bilinen bir kelime oyunudur. 

 

              Aslında oyundan daha çok derdini anlatma endişesi taşıyan bir mücadele gibi gözlemledim geçirdiğim zamanı. Ve zihnimde canlanan da bir mücadeleydi. Bir grup insanın her şeyin başlangıcında bir kart çektiğini ve bu kartın üst kısmında yönetmek kelimesinin sırıttığını düşündüm. Yönetmek kelimesinin altında ise; demokrasi, özgürlük, eşitlik, hoşgörü, adalet kelimelerinin yer aldığından emindim. Kullanılmaması gereken kelimeler özenle yerleştirilmiş ve kartı çekenler tarafından istisnasız bilinmekteydi. Oyunun adı gibi; kullanılan her bir yasak kelimenin bir adım geri gitmek olacağını bildikleri için yasak kelimeleri süsleyen ünvan da tabuydu.

 

              Onlar için kum zerreleri değersiz olarak algılanıyordu, yasak kelimeler kullanılmadığı ve bunun rakip tarafından fark edilmediği sürece kaybedilen zamanın pek bir önemi yoktu. Özetle tasvir; yukarıda sıralanan kelimelerden uzak bir yönetim biçimi; monarşik bir disipline sahip  oligarşik bir diktanın alaysı üslubu ve bu üslubun rakibe verdiği kapanması mucizelere kalmış yaralar.

 

                Adını dahi belki hiç duymadığınız bir ilçede kendi dilini yüksek sesle konuştuğu için cezalandırılan ama dikta edilen dilin öğretilmesi için bir çaba gösterilmeyen yanık benizli, kirli sakallı amcaların; sadece düşündüklerini diliyle ifade eden ve bunları bir eyleme dökmeyen ve belki de korkuyla cümlelerinde fiil  dahi kullanmayan, hayatının yılları müsrifçe parmaklıklar ardına sığdırılan pos bıyıklı akademisyenlerin; inandığı gibi yaşama yoluna giden ve dağarcığına kariyere dair kelimeler yerleştirme endişesiyle üniversite kapılarında tartaklanan başörtülü genç kızların; yıllarca belki nelerden arttırarak okuttukları evlatlarının en mutlu gününde sadece seyirci olabilmek için bilmem ne üniversitesinin kampüsünde başları fiyonk şeklinde bağlanması şartı aranarak sıraya sokulan annelerin; bürokrasinin engellerinden bıkan ve ikinci ve belki üçüncü sınıf insan muamelesi gören ama alın teriyle kazanıp vergi kaçırmayan, engellere rağmen ihracat rekorları kıran Anadolulu bir iş adamının kaderlerini ellerinde tuttuğuna ve onları yasak kelimelerle yöneteceğine öylesine inanmış ve elindeki karta son derece sadık bu grubun gözümüze sokacak kadar büyük bir cesaret ve bu cesaretin getirdiği ehliyetle  sergilediği son hamlesini yine sessizce seyrettik.

 

               Gerçekleştirilen bu son hamle; saatin içinde akan kum zerrelerinin her birinin ne kadar değerli olduğunu haykıran ve bu değerin değerlendirilmesi gerekliliğini savunan Anadolu oluşumunun durdurulmasından yani tamamen demokratik bir hareketin; iki kişiden birini temsil eden bir partinin kapatılmasından daha önemlidir. Üzerine yüklenen bu önemin sebebi; siz de biliyorsunuz ki eli kolu bağlanmış ve her adımı mutlaka engellenmiş bir oluşumun hiçbir geçerliliğinin olmamasındadır.

 

                Kartı ellerinde tutanların bence  dikkatsizce atladığı bir husus söz konusudur.  Kartların bir sıra dahilinde çekildiğini rakip fark edecek ve kendisine sıranın geldiğinde daha önce gasp edilen sıraların da haklılığıyla birkaç kart birden çekecek ve bu kartları değerlendirecektir. Burada ihmal edilmemesi gereken; her kartın son derece önemli olduğu ve bu kartlara, karşı taraftaki grup gibi istisnasız sadık kalınması zorunluluğudur.

 

                 Sırası geldiğini düşündüklerim için birkaç kartın üzerinde yazılanları  deşifre etmemin mahzuru olduğunu zannetmiyorum. Kartların birkaçının üst kısımlarında; oy pusulası, insan hakları, Avrupa birliği, eğitim kelimeleri yer almaktadır. Ve bu kartların alt kısmında; sabır, boyun eğmek, yönetilmek, tembellik, ırkçılık, yalan, taassup, takiyye gibi yasak kelimeler sıralanmaktadır. Yönettiğini iddia eden grubun son hamlesiyle birlikte, bunu seyreden sessiz grubun kartları için kum saati çevrilmiştir ve akan her bir zerrenin önemini vurgulamanın anlamı yoktur. Her zerresinde demokrasi ve özgürlük dileğiyle…                     

 

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

CİNSEL YOLLA BULAŞAN ÇOCUKLAR http://www.yazamak.com/yazi/188/cinsel-yolla-bulasan-cocuklar http://www.yazamak.com/yazi/188/cinsel-yolla-bulasan-cocuklar                   Üzerine  sohbet etmesi en zor konulardan birini tercih etmekte direndim. Ayıp, günah, yasak gibi; tabuların altına sığındığı kelimelerle kısıtlanmış ve üzerine düşünülmemiş ancak her fırsatta düşünülmeden eyleme dökülmüş konuların teşhiridir ifade  edilen cümleler topluluğu. Cinsellikten bahsedeceğim ve cinselliğin nasıl yaşandığından ya da yaşanamadığından ve olası ve belki de olmuş sonuçlarından. Bunu  dile getirirken gocunmayacağım ve gocunmanıza müsaade etmeyeceğim. Utanılası şeyler değil vücut bulan kelimelerde, aksine yaşanılan ve hatta toplum arasında paylaşılan şeyler.

 

 

                 Ekonomik yetersizlik sebebiyle evlilik kurumunun yozlaştığı ve bunun farkında olmadan bizzat anne baba eliyle gerçekleştirilen bir kıyım cinsel hayatımız. Üniversite gençliğinin öğrenci muamelesi görmesi sonucu ve ele alınamamış mesleklerin sizin vücudunuza ve ruhunuza ket vurduğu bir toplumun meyvelerini tattıracağım kelimelerde. ‘Daha zamanı var’ ve ‘benim evladım okuyacak’ cümlelerinin süslediği zincirler; hayatınızı, aşklarınızı, fizyolojik olarak nitelendirilecek ihtiyaçlarınızı kafeslemektedir. Ve bu kafesin içerisine sıkışan genç verilen rolü oynamaya kalkar ve kendini zaptetmenin yollarını arar.

 

 

                  Herhangi bir hafta sonu, geçenlerde tasvir ettiğim kahvehaneye oturur genç arkadaşımız ve asmanın altında sararmış yaprakların arasında çayını yudumlar. Çayın demini test eden dil ve gazetenin ekonomi sayfasında kaybolan zihinden sekse dair en ufak şey geçmemektedir. Akşamın çökmeye başladığı bir saatte hesabı öder ve evin yolunu tutar. Evine gitmek için kullanması gereken toplu taşıma araçlarından birine biner. Bir süre sonra sağına doğru uzattığı bir bakışın hedefinde soyunmuş bir kadın silüeti vardır. Sonrasında daha dikkatli baktığında bunun bir silüet değil gerçek olduğunu, kadının elbisesinin her an düşüp göğüslerinin ve kalçalarının açıkta kalacağını hayal eder. Çayın demiyle uğraşan zihninin bulandığını ve yavaş yavaş terlemeye başladığını hisseder. Ve kahvehaneden kalkıp metroya binen durgun ve sakin ruhun Cengiz Aytmatov’un deyimiyle bir sırttana dönüştüğü gözlemlenir. Sırttan Türkçe karşılığı olmayan azgın huzursuz canavar anlamına gelmektedir.

 

 

                  Buraya kadar tasvir edilen olayın  abartıldığı hatta saptırıldığı tarafınızdan söylenebilir. Ve hatta kelimelerime fesatça ifade edilmiş ve bir yobazın cümleleri sıfatları yüklenibilir. Ve bunca tasvire cevaben soyunmuş kadın silüetinin gayet estetik olduğu ve ruhu okşayıp hoşa gideceği ifade edilebilir. Ve bir erkeğin bu kadar kolay tahrik olmaması gerekliliği savunulabilir.

 

 

                   Tasvirimi istediğiniz gibi eleştirebilirsiniz. Benim derdim bu paragrafta soyunmuş kadın silüetini estetik bulan ifadeyle. Estetik beş duyuya hoş gelendir. Ve bu hoşluk bir resimde, bir şarkıda, bir heykelde veya bir doğa olayında mümkündür. Ancak bunların hiçbirisi bir yemekteki ya da bir kadın vücudundaki estetiğe benzemez. Çünkü  bu iki estetik tatmine mecburdur. Tatmin edilmediğinde estetik olmaktan çıkar, insan için işkence haline dönüşür. Ortada hiçbir sebep yokken kişiyi tatmin edilesi bir ihtiyaçla baş başa bırakır ve bastırıldığında ortaya sırttan denilen yaratıklar türeyiverir. Bu estetiği tatmine mecburluk en büyük acizliktir fakat bu acizlik sosyal sorunların, psikolojik hastalıkların başlangıcını hazırlayan mikrop olarak ifade edilebilir. Ulaşılamayan estetik olan şey ulaşılana kadar kişinin belleğini kurcalar ve hatta ulaşılamadığında kitlesel patlamalara yol açar. Aldatmaların, mastürbasyonun ve illegal ilişkilerin  kapılarını aralar. Ve bu kadar cümleden anladığımız özet şudur ki teşhir edilen vücut; insan hakkına tecavüz yani daha doğru deyimle tacizdir. Erkeğin huzurunu ve ruh sağlığını oynayacak şekilde taciz etmektir.

 

 

                    Metroda sırttan şeklinde bıraktığımız tatmine mecbur estetikle karşılaşmış arkadaşımın eve giderken ne durumda olduğu tasvirle ortadadır. Ve genç arkadaşımın ilk tatmin yolu kendisine haram olarak dayatılan ve daha önce yaptığında defalarca tövbe etme gereği duyduğu mastürbasyondur. Aile bu yola baş vurulmasını engellemek amacıyla beş yaşından itibaren günah kelimesiyle zapteder  genci. Ve yaptığının günah olduğu düşüncesiyle kendini aşağılık hisseden ama defalarca yineleyen ve yine tövbe eden kendine ve nefsine güvenini, saygısını kaybetmiş bir insan türeyiverir. Günah diyerek kestirilip atılan bir ihtiyacının bir çocukta nasıl psikosoyal bir hastalık olarak vücut bulduğu ortadadır. Üstelik tatmin yoluna başvurmasına sebep silüetin  yenilenmesiyle mastürbasyonla geçirilen zaman artmaktadır. Zaman arttıkça yalnız kalma ve kuytulara kaçma isteği de artmaktadır. Bir süre sonra daha az cümle kuran daha fazla yalnız kalmayı tercih eden ve kadınlarla iletişim kurmaktan hatta arkadaş edinmekten aciz bir birey oluverir. Asosyal olarak nitelendirilen bir birey olmanın sonuçları obesite, kendine olmayan güven ve başarısız evliliklerdir. Çünkü kim ne derse desin cinsel hayat evliliklerin çok önemli bir parçasıdır. Ve evlilikte huzur cinsel yolla tatmin edilmiş bireylerle sağlanır. Ama ne kadar yazıktır ki ülkemde bazı araştırmalarda yüzde yetmişe varan oranda erken boşalan erkek mevcuttur. Ve bu tatmin olamayan yüzde yetmiş kadın anlamına gelmektedir. Bu ise mutsuz evlilikler veya mutsuz bireyler anlamına gelir. Çünkü mastürbasyon yoluyla tatmine alışmış bireyin hedefi tektir ve acelecidir. Hedef kendini en kısa yoldan tatmin etmektir ve yalnızlığın getirdiği asosyallik sebebiyle romantizm ve ruhu okşayan, ön sevişmeye zemin hazırlayacak kelimelerden yoksun bir üslup söz konusudur. Buradan da anlaşıldığı gibi mastürbasyonun kendi erken boşalmaya yol açmamakta; bilakis ittiği yalnızlık asosyalliği tetiklemekte ve bu asosyallik evliliği ve cinsel yaşamı bitirmektedir.

 

 

                     Buraya kadar kendi kendine tatminle yetinen ve evliliği tercih eden bir gencin üzerinde durduk. Bir de üniversite geçliğinin gerçeği olan ve kendisine yapılan tacizin tatmin yolunu illegal yani toplumun tasvip etmediği ancak önüne geçmek için de uğraş vermediği kayıt dışı ilişkileri tercih etmenin gelişi ve sonuçları var. Bozulmuş ahlak sisteminin tetiklediği ve yozlaşmış arkadaşlık ilişkilerinin, alkolün ve geniş maddi imkanların ittiği  beraber yaşama yada gecelik cinsel ilişkilerin sonuçları daha ciddi ve daha karmaşıktır. Burada kaybolan iffet kavramı bir kenarda salya sümük ağlamaktadır. Ve bu iffet sadece kadına ait değildir. Allah iffetin korunması gerektiğini söylerken her iki cinsi de içine alan bir cümle kurar. Bozulmuş iffetin sahibi bireylerin ilişkileri sekse dayalı olduğu için tahmin edilir ki kısa sürelidir. Ve partner sayısı da birden fazladır. Ardı ardına sahip olunan partnerler; ardı ardına sahip olunan yeni bakteri ve virüs kolonileri anlamına gelmektedir.

 

 

                      İşte burada sırttan olarak sıfatladığımız arkadaşımızın tatmin yolunu bir şekilde tanışıp belki de aşk diye nitelendirdiği basit ve ilkel ilişkide bulduğunu düşünelim. Ve bu ilişkiler başka ilişkileri getirir. Onun ilişkiye girdikleri de başkalarının kolonilerini arkadaşımıza getirir. Bu arada korunmalı ilişkinin güvencesini savunma cehaletini gösterdiğinizde; ben de size son anketlerde türk gençleri arasında oral seksin yüzde yetmişlere vardığını ifade ederim. Ve birazdan bulaşlarından bahsedeceğim hastalıklar veya etkenler de tükürük yoluyla da gayet kolay taşınabilmektedir. Bulaşan bu etkenler de hüda’nın bir laneti midir bilinmez; erkeklerde semptom vermemekte yani hastalık yapmamaktadır ve bir sıkıntıya sebep olmamaktadır. CMV, HPV, HSV gibi virüsler, bazı bakteriler ve bazı parazitler erkeğe kolayca bulaşabilmekte ve hastalığa sebep vermeden sessiz sedasız erkeğin cinsel organında yaşamını idame ettirebilmektedir. Size; en sık ve kolayca bulaşabilenlerden biriyle örneği genişleteyim. HSV tip 2 cinsel yolla veya ağız yoluyla bulaşabilen bir virüstür. Dudaktaki uçuk virüsünün bir türüdür ancak neredeyse tamamı cinsel organların mukozasında yaşamaktadır. Ve cinsel yolla bulaşmaktadır. Ve erkeklerde hastalık oluşturdukları nadir rastlanır.

 

 

                     Buraya kadar ifade edilen etkenler genç arkadaşımıza illegal ilişkisinin sonucunda bir şekilde bulaşır. Arkadaşımız anadolu’da muhafazakar olarak nitelendirilecek bir ailenin oğludur. Ve kaybettiği iffetin hesabını yapmadan iffetli bir genç kızla evlilik yoluna gider. Bu evliliği hak edip etmediği vicdanının üzerinde yorum yapması gerektiği bir olaydır. Türkiye’de yeni evli bir çiftin ortalama on iki ay içinde çocukları olur. Düğüm işte buradadır. Daha önce eline erkek eli değmemiş bu kızla ilişkiye giren kocası, ona hiç karşılaşmadığı mikrobu  bulaştırır.  Ve ortalama üç ay içinde, bedeni gelişmekte olan bebek de plesanta yoluyla enfekte olur. TORCH denilen bu enfeksiyon etkenleriyle bebeğin çeşitli organları istila olur ve bu organlar büyük olasılıkla bebeğin beyni veya sinir sistemidir. Dokuz ayın sonunda en iyi ihtimalle ölü, sakat, felçli, sürekli nöbet geçiren veya geri zekalı, büyüme geriliği olan ve yedi yaşında okulda matematiğe kafasının basmamasıyla anlaşılan zeka geriliği olan veya hiç anlaşılamayan ama hiçbir zaman üniversite okuyacak akla sahip olamayacak bir birey meydana gelir. Ve bu çocuğa yüklenen sıfat; alın yazısıdır. Alın yazısı diye bir şey yoktur ve meydana gelen; gencin belki de yıllar önce tatmin için tercih ettiği yoldur. Tercihinin sonuçları ağırdır. Ve bu tercihin böylesi sonucu; cinsel yolla bulaşan bir çocuktur.

 

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

MERYEMİN YANAĞINDA TÜY OLMAK http://www.yazamak.com/yazi/187/meryemin-yanaginda-tuy-olmak http://www.yazamak.com/yazi/187/meryemin-yanaginda-tuy-olmak

meryemin yanağında tüy olmak

 

üstad sezaiden alıntı bir mısra

 

iffet,namus,sevda,kadın ve ilk aşk

 

anlamını kaybeden kavramlar;bulunulan mecra

 

 

meryem utanırdı bilse ve üstad yazmazdı şiir

 

biriktirdiğim hayaller,sevgi ve günahlarım etten kumbaramda

 

cehennem açmış kapıları, bağırıyor zebani; haydi  GİR

 

kumbaram,düzinlerce gül ve siyahi bedenim, hepsi aynı sırada

 

 

odada bir köşede, cehennem kokan ahir; sinmiş alışkanlıklara

 

kitaplarım,seccade ve bir kuytuda saklı yasak yayınlar

 

çöp kutusunda bir fotoğraf; kül ve ben karışmış kalabalıklara

 

ve anlaşıldı gerilla mantığı aşkın; ahire kurulmuş dudaktan mayınlar

 

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

SESSİZ KALMAK http://www.yazamak.com/yazi/181/sessiz-kalmak http://www.yazamak.com/yazi/181/sessiz-kalmak                Daracık bir sokağa yerleştirilmiş sehpalar ve çevresine iliştirilmiş yörük işi işlemelerle süslenmiş minderlerin konduğu divanlarla kuşatılan bir kahvehane tasvir edilen. Sabahları üzerinde bülbüllerin şakıdığı ve kahvehaneyi baştan başa kapatan asmanın gölgesinde kurulmak. Zamanın bir anda iki yüz yıl geriye gitmesine sebep; nargilenin marpıcından dağılan koku mu yoksa fincanda pişen kahvenin telvesi mi olduğunun, baş dönmesi ile tespitinin olanak dışı kaldığı bir mekanın kelimelere nakşıdır sunulan. 

               Giriş paragrafında tadımlık diye adlandırılan kelimlerin izah ettiği aslında bir cumartesi akşamının özetidir. Şehir; İzmir ve mekan Kızlarağası hanı arkası. Yemekten sonrası rehavetinin esintili bir  yer arayışına ittiği anda kolay kolay akla gelmeyen ama bir nargile bağımlısının  farkında olmadan ayaklarının gittiği mekan kahveci ömer usta kahvehanesi. Güler yüzle karşılayan genç arkadaşların buyur etmesiyle başlayan bir tarih yolculuğu ve belki diğer bir ifadeyle zamanı geri almaca oyunu birazdan ballandıra ballandıra anlatılacak olanlar.

               Asmanın altına kurulan gabardin pantolonlu külhanbeylerinin sırtına yastık konması ve sararmış birkaç yaprağın sehpalardan silinmesiyle okşanır huzurları. Güzel bir esintiyle içeriden ve dışarıdan maruz kalınan çilek, muz ve nane kokusuyla dönmeye başlar nefisler. Ve bergamotlu çayla ıslatılan boğazlar emanet edilir damak zevkine göre hazırlanmış nargilelerin dumanına. Aslında bir çarşının ortasına kurulmuş bir kahvehanenin herhangi bir müşterisi olunduğunun unutulup, içeriden işitilen Türk musikisine eşlik edilir külhanbeyliği edasıyla. Eksikliği hissedilen tesbihlerin yerini doldurur elde çevirilen nargile maşası. Köz istenir çayların tazelenme vakitlerinde ve gelene gidene bakılıp, ufaktan baş dönmesi hissedilir durumu ele vermeme endişesiyle.

               İki bardak çay sonrası paşa kahveleri hazırdır beylerin. Kahvehane dibindeki cami müezininin okuduğu ezan sesine karışan fincan sesleri midir yoksa oryantalist özentisi sohbetler midir büyüleyen? Zaman akar, mideler karışır ve kıvama gelir beylerimizin huzuru. Kalkma vaktinin geldiğini haber verir boş çekilen, közü sönmüş nargileler. Hesaplar ödenir ve çarşının etrafında salınarak yolu tutulur huzursuz mekanların.

              İçilen nargile, esen nane kokulu yel ve sararmış yaprakların donattığı sehpanın insanın içinden götüremediği düşünce; huzur sükunet midir ya da her sükunet huzur getirir mi? Bunca hengamede sessiz kalmak mı gerekir yoksa kaybolan demokrasi ve özgürlük terimlerinin çığırtkanlığını yapmak mı? Bir soru daha; metro için jeton almaya yetecek paramız kaldı mı? 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

GÜL VE ÇİĞ, ÇİĞ VE SEN http://www.yazamak.com/yazi/180/gul-ve-cig-cig-ve-sen http://www.yazamak.com/yazi/180/gul-ve-cig-cig-ve-sen Nesrettim şimdiye kadar kelimeleri manzumdan uzak

 

Ahenge emanetti noktalı virgülden sonrası

 

Kafiye koydum sensiz sohbetlere, mısralara bir bak

 

Gerekiyor mu ısrarla birinin kaybetmekten korkması

 

 

Korku; it gibi, zekeratta hasta gibi, tasvir bu ya

 

Kum, kalem, ecel, terlemiş parmaklar ve yağlı urgan

 

Vuslat, tebessüm, sen ve yasemine sinmiş destelerce fulya

 

Ben; iki mısra önceki kelimeleri kaynaştırmaya korkan

 

 

Damla damla çiğ olsam her yaprağında

 

Sabaha ermemeye razı sudan beden

 

Ben irkilsem sen Allaha her taptığında

 

Sorsam, allahım, ayrılık, bu ayrılık, neden

 

 

Okuyan anladı, kaybedilen gülcede bir gül

 

Gülce; peygamber kokusunun duaya sindiği yer

 

Sabah ve çiğ, çiğ ve sen, sen ve ben;cehennem ve kül

 

Sabah güneşi; kuruyan çiğ ve sonunda kaybolan şer

 

 

Şer; esmer, ıslak, tuhaf ama samimiyetle aşık

 

Gül; kırmızı, temiz, yaprak yeşil ve toprak kara

 

Ben bir çiğim, ömrüm; imsak ile güneş arasına sıkışık

 

Gece zihnim, sabah gerçek; ruh senin, beden mahkum uzaklara

 

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

TOPRAK MÜREKKEP KOKUYOR http://www.yazamak.com/yazi/176/toprak-murekkep-kokuyor http://www.yazamak.com/yazi/176/toprak-murekkep-kokuyor             Bir haberle birlikte acilen kaleme alınan bu yazının tarihi mart ayının ortalarına dayanmaktadır. Ancak bugün bu yazının tekrar paylaşılmaya muhtaç olduğu kanısındayım. Darbe ve muhtıra sözcüklerinin altında yatan dağın eteklerinde dolaştım. DİKKAT; kelime düşebilir.

            İzmirde; aristokrasinin başkentinde sicim sicim yağıyor. Ahmak ıslatanla başladı ama sağnağa dönmek üzere. Toprak kokusu hala hissedilebilir durumda beton yığınları arasında. Aklıma bir yazısı geldi Yavuz Donat’ın; gezilerinden birinde ve aydın valisi de eşlik etmekte. Vali ve Donat Egede, bir köy girişinde yaşlı bir amcaya rastlar ve kenara çekerler arabayı. Valinin eline eğilen dudakların sahibi amcada bir mahçubiyet ve devlet denen muhteremi karşısında görmenin sevinci arasında selamlar Donat’ı. Vali para vermeye yeltenir. Yaşlı amcanın tarihe geçecek cevabı; ‘sakın efendim, o milletin parasıdır, yetimin hakkıdır, ben güçlü kuvvetli adamım, daldan incir toplar gene aç kalmam. Allah devletimize zeval vermesin’ der ve bir selam eşliğinde gider.

              Egede yağmaya devam ediyor. Aristokrat da ıslanıyor, egeli yaşlı amcam da. Zihnim yine rahat durmakta direniyor. Çanakkale zaferini kutladık. Tesadüfe bak ki zafere gölgesi düşen bir parti kapatma davası.

              Resmi ikiyüzellibin şehidin toprak ile buluştuğu anları hatırlamak. Toprağa düşen sıradan insanlar değil. Taşra toprağa kapanıyor. Anadolu toprağa kapanıyor. Aklı başında, eli kalem tutan ve milletini, geleceğini düşünen gençler toprak oluyor.

Savaş bitiyor. Yükselen kan kokusuna karışan bir korku var; şimdi ne olacak. Cevabı yetiştirmekte gecikmiyor savaşmaktan aciz derebeyi ve aristokrasi evlatları;’taşra  cahil, yönetilmeye muhtaç, biz Frenkçe bilir, iyi hesap yaparız’.

              Taşra yoksul ve Anadolu gerçekten cahil. Ülke; ‘konu iktidarsa gerisi teferruattır’ diyenlere emanet. Çarıklı diyerek caddelere sokulmayanların sayısını tarih dahi utancından işleyememekte. Anadolu hasret mürekkep kokulu delikanlılara. Ve her mürekkep kokan delikanlı hezimete uğratılmakta birkaç adım sonra iktidar yolunda. Temsil hakkı elinden alınan ve kendisinin yerine düşünülüp, oynayacağı rol belirlenen milyonlar, ‘kafasına vur ekmeğini al’ atasözüne sükunetle sadık.

              Dipçik ve açlığa mahkumiyet korkusuna kurban her yeni bir hamlesi; toprak kokan bu memleketin. Yanlış yada doğru her aykırı cümleye muhalefet ve bir o kadar sert bir üslupla cevap vermeyi kendine hak bilmiş güçlere emanet istikbali milletin.

Ve  sarılır Anadolu; kalem tutan ve gırtlağından esmer buğday unu geçmiş her harekete. İnadına kendi seçmek ister yönetenini ve inadına kendi tercih etmek ister evlat denen kutsalın geleceğini. Doğru veya yanlış ama taşrayı yada bu memleketin şüphesiz çoğunluğunu temsil ettiği düşünülen bir partiyi kapatmaya karar vermek.

              Çanakkale zaferini kutladık. Tesadüfe bak ki ülkeyi ve halkını haddini aşarak sahiplenenlerin son hamlesini oyanadığı oyunun gölgesinde. Yalnız bir fark var havada hissedilen. Mürekkep kokuyor toprak. Anadoludan doktor çıkmış, mühendis yeşermiş, ve eğitmen fışkırmış.

              Yağmur durmaya yüz tuttu. Güneş bulutların arasından gözümü almaya başladı. Toprak kokusu hala burnumda. Egeli amcam geldi aklıma yine. Yetimin hakkını gözeten gönlübol üsluba hayasızca saldıran Anadolu deyimiyle karnıdar adımları kıyaslamak mı? Toprak mürekkep kokuyor, yeşerenleri görmemekten aciz gözlere tavsiye; hem tarhana çorbası içen, hem de yönetmesini ve hesap yapmasını bilen sayısında bir artış var. Acaba duyduklarım yağmura hasret kalabalık mı yoksa diktanın son çığlıkları mı?

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35