Davud Doğan - http://www.yazamak.com/yazar/davuddogan http://www.yazamak.com/rss/davuddogan Davud Doğan'ın Yazamak Ögeleri tr-TR Davud Doğan - davuddogan at hotmail dot com Copyright 2009 Sadece Okuyorduk... http://www.yazamak.com/yazi/215/sadece-okuyorduk http://www.yazamak.com/yazi/215/sadece-okuyorduk Benim  bir özelliğim de geçmişe  aşırı özlem duymamdır.  Kendi kendime “Hani bir keresinde…” diye başlayan cümleleri sıklıkla kurarım. Fail her zaman sadece ben değilimdir. Bir keresinde çocukluk günlerimin önemli kısmını birlikte geçirdiğim kuzenimle otururken mütemadiyen “Hani bir keresinde…”li cümleleri sıraladığımda  şöyle demişti. “Arşiv misin oğlum sen!”

 

Yaz Kur’an Kursları öğretime üç gün önce başladı. İlk gün, okulun ilk gününe benziyordu. Okulun ilk günleri en zor günlerdir ders açısından..Okul başladığında, hele bir de dersler başladığında en zor ders Türkçe ve Resim’dir onlar için. Kompozisyon konusu hazırdır: “Yaz tatilini nasıl geçirdiniz?

Hepsi denize ,pikniğe, memleketine gitmiş, bol bol kitap okumuş, öğretmenlerinden ve arkadaşlarından uzak kaldıklarından dolayı üzülmüşlerdir. Okulların açılması üzüntülerini biraz hafifletmiştir. Ama hikaye yazmak kadar zor olanı başarabilmiş, azı yaşanmış, çoğu yaşanması mümkün olayları kağıda dökebilmişlerdir. Ama daha zor olanı kendilerini beklemektedir. Sonra yazdıklarının resmini çizmeleri istenecektir çünkü. Her öğrenci gibi ben de bu zorlukları yaşadığımdan,  onlara “Okulda neler yaptınız, dersleriniz nasıl geçti?... benzeri sorular sormayı abes gördüm. Derken derse başladık. Ben, öğrenci milletinin en sevmediği soru tarzlarından olan bir tanım sorusu ile başladım: “Arkadaşlar din nedir?” Sonra da bana daha fazla kızmasınlar diye ekledim: “ Ya da şöyle sorayım, din deyince aklınıza ne geliyor? Size neyi çağrıştırıyorsa hepsini söyleyin” Cevaplar bazı istisnalar da olmak üzere benzerdi:

-İslam.

-Peygamber.

-Kur’an.

-Ka’be

-Namaz

-Papaz (Bunu söyleyeni ayrıca kutladım)

...

 

Derken, bir cevap daha. Hem de düzenli kurulmuş bir cümle:

 

-Din,  akıl sahibi kimseleri, kendi tercihleriyle, dünyada ve ahirette mutluluğa götüren ilahi kanunlar bütünüdür.

 

Anlaşılan bu arkadaşımız beni geçmişte bırakmaya niyetliydi. Hey gidi günler… Ne kadar zordu bu cümleyi ezberlemek. Yazılıdan daha yüksek not almak, bu cümleye bağlıydı.

 

Ders bitti. Ama o cümle aklımdan çıkmadı. O zamanlar kelimeleri bir araya getirmek kafiydi. Şimdi ise düşünme vaktiydi. Önce şunu fark ettim ki, bu tanım tüm dinleri kapsayan bir tanım değildi. Eğer öyle olsaydı öğrencilerin çoğunluğunun aklına din deyince İslami terimler gelmezdi.

 

Sonra “akıl sahibi insanlar”ı düşündüm. Evet, akılsız insan iyi ile kötüyü birbirinden ayıramazdı. Dinlerin özünde iyiyi yapmak kötüden kaçınmak vardı. Din akıl işiydi.Peki ama ne kadarımız aklını kullanıyordu, ne kadarımız düşünüyordu? Müslüman bir anne babadan doğmaktan başka avunacağımız ne vardı? Yaşlılarımızdan öğrendiğimiz yarı hurafe bilgilerle hayatımızı idame ettirmekle, “Bu neden böyle?” diye soranlara “Fazla kurcalama, sonra kafir olursun” demekle nereye kadardı? Kur’an’ı Kerim’i evin duvarında, değerli kumaşlardan yapılmış bir muhafazaya sarıp, hergün öpmek miydi O’nu okumak, ya da ne okuduğunu merak etmeden okumak mıydı O’nu anlamak?  Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Enbiya,10), “Kur’an’ı düşünmüyorlar mı, yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed,24)“Sağırlara sen mi duyuracaksın? Hele akıllarını da kullanmıyorlarsa” (Yunus,42)…  diyordu okuduğumuz Kur’an. Ama biz sadece okuyorduk…

 

Okuyan bizlerdik, amel eden ise başkalarıydı. Mehmed Akif, Avrupa için boşuna “Adamların işleri bizim dinimiz gibi, dinleri bizim işimiz gibi” demiyordu. Biz ise kendimizi aşağıladıkça aşağılıyor, angut olduğumuzu düşünüyorduk.

 

Dünya ve ahiret” dedim sonra. Ahireti arada bir, bir tanıdığımız öldüğünde hatırlıyorduk.Biliyorduk… Birgün hepimiz oraya gidecektik, hem de dönmemek üzere.Burada yaptıklarımıza göre şekillenecekti herşey. Biliyorduk… Ama dehşete düşmüyorduk. Birazdan oturacağımız sofrada en lezzetli yemekler teker teker önümüze serilecekken, rafta duran  zehirli şekeri istiyorduk annemizden.

Kimimiz de dünyadan tamamen vazgeçmiş, kazanmak için daha çok üreten kimselerin boynuna “gözünü mal hırsı bürümüş zındık” yaftası asıp, pejmürde bir vaziyette dolaşıp, tuttuğunu cehenneme atmakta buluyordu çareyi. Ahireti bu şekilde hatırından çıkartmayacağını düşünüyordu.

“Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma” (Kasas,77) diyordu okuduğumuz  Kur’an. Ama biz sadece okuyorduk…

 

Mutluluk” diyordu tanımda. Yani baskı altında kalmadan dine giren, dinin kurallarına uyan kişi dünyada da ahirette de mutlu olacaktı. Biz dinin kurallarından başka şeylerde arıyorduk mutluluğu. Ama kendimizi değil, başkalarını mutlu etmek için. Ramazan’da iftar yemeği veriyorduk, yarısı çöpe gidiyordu. Ama “Sonra elalem, … beyler/hanımlar ne kadar pinti çıktılar yahu, demez mi?”” diyerek avutuyorduk kendimizi. Evlerimizi depoya dönüştürüyorduk, gereksiz bir yığın eşya içinde yürüyemiyorduk bile. Salonlarımızın kapısı sadece misafirlere açıktı, çocuklarımıza yasaktı. Desen ve renklerine hayran olup, tomarla para sayarak aldığımız koltuklarımızın üzerine örtü örtüyorduk.Onlar bizim kutsalımızdı ve avuntumuz hazırdı: “Sonra elalem ne der?”

Okullar okumak,askerliği yapıp bir işe girmek, işleri düzelttikten sonra evlenmek istiyorduk.Hasılı evet, evlenecektik ama henüz hazır değildik. Ama başkaları bundan rahatsız oluyordu. Onları mutlu etmeliydik. Yoksa rahat edemezdik.Bir şeyleri ispatlamalıydık. Neden? “Sonra elalem ne der? Gereksiz masraflara girmeye devam etmeliydik, öyle bir düğün olmalıydı ki, kralları kıskandırmalıydı. Hiçbir fedakarlıktan (savurganlıktan) kaçınmamalıydık.Herkes günlerce konuşmalıydı.Neden? “Sonra elalem ne der?”

 

“…İsraf etmeyiniz. Allah israf edenleri sevmez.” (A’raf,31), diyordu  okuduğumuz Kur’an. Ama biz sadece okuyorduk.

 

Okuyorduk…Okudukça  Kur’an’ın,  “Oku!” emrini yerine getirdiğimizi sanıyorduk…

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Havadan,Sudan,Bir De Tesettürden... http://www.yazamak.com/yazi/193/havadansudanbir-de-tesetturden http://www.yazamak.com/yazi/193/havadansudanbir-de-tesetturden  Uzun bir aradan sonra buradayım.Uzun bir aradan sonra buradayım, girişli yazılara ara vereli de çok olmuştu.Bir süredir ders kitapları arasında tur atıyor,dipnotların dibini görmeye çalışıyor,-aklımdan zorum olduğu için midir nedir- kitaplardaki ifadelerin kaynaklarını araştırmaya bayılıyordum.Şimdi yeni yeni ayılıyorum.

 

 Hem ziyaret,hem ticaret hem de sınav amaçlı İstanbullu günlerin ardından geri döndüm.Öğrenciliğin ne kadar zevkli bir iş olduğunu isim kazınmış sıralardan uzaklaşınca öğrendim.Rabbimizin “Oku” emri mucibince okudum, okudukça insanın aczini gördüm.Allah Teala’nın ilmini tefekkür etmeye çabaladım,apışıp kaldım.Dilimden şu sözler döküldü:”Allah Teala bizleri tüm sıfatlarıyla döver”

 Şimdi son günlerde üzerinde düşündüğüm ve "yazmalıyım" dediğim birkaç hususa değinmek istiyorum.

Küresel Isınma,Çevre Tahribatı ve Dinin Rolü:

  •   Sıcaklar artıyor.Bununla orantılı olarak da kamuoyunda küresel ısınma  tabiri, anaokulu çocuklarının dahi  kelime dağarcığında yer bulmaya başlıyor. Sanal ortamda küresel ısınma ile ilgili haberlere yapılan yorumları incelediğimde iki farklı grup gözüme çarpıyor.

Bir grup:”Allah belamızı veriyor. Fuhuş,alkol, kumar,türlü türü hayasızlıklar aldı başını gidiyor.Namaz yok niyaz yok.Camilere kimse gitmiyor.Olacağı buydu.” diyor.

Diğer grup:”Bunun namazla,niyazla,içkiyle ne alakası var? Çevremizi tahrip ettik,ekolojik dengeyi bozduk.Olacağı buydu.” diyor.

 

Bana bu durumda Nasreddin Hoca olmak düşüyor.İki tarafta benim gözümde haklı.Ama iki tarafın da göz ardı ettiği hataları var.Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

 “İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır.Dönmeleri için Allah,yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattırıyor” (Rum Suresi, 41. ayet) İnsanın sorumlulukları sadece Allah’a ve insanlara karşı değildir.Kendisine karşı sorumlulukları olduğu gibi, çevresine karşı da sorumlulukları vardır.

 

Bir toplum, Rabbine karşı olan sorumluluklarını harfiyen yerine getirse, aynı zamanda da   çevreyi tahrip etse, Allah Teala sırf ibadetlerini yerine getiriyorlar diye o toplumun yaşam alanında çevresel olumsuzlukların oluşumuna izin vermez mi? Kur’an’da yasaklanmış olan israf sadece yemek-içmekle mi sınırlıdır?

 

Bir toplum kuru bir imanla yetinse, kalbinde Allah korkusu namına pek bir şeyler bulunmasa,taabbudi hükümleri yerine getirmek konusunda en ufak bir kaygı duymasa, ahlaki değerleri ayaklar altına alsa,çevreyi tahrip etmiyorlar diye Allah Teala  onların üzerine, dünyadayken işledikleri günahlar sebebiyle felaket indirmez mi? Kur’an’da zikredilen geçmiş ümmetlerin başına gelen felaketler çevreyi tahrip ettikleri için miydi? Allah’ü Teala’nın Halim sıfatı (Hemen cezalandırmayan, mühlet veren) , Rahman sıfatı (Kullarına karşı merhametli) bizler için büyük nimet değil midir?

Şunu unutmayalım ki, İslam sadece bir inanış değil, bir yaşam biçimidir.

 

 Tesettür:

  •  Son günlerde, hatta aylarda sürekli konuşulan diğer bir husus başörtüsü. Bu konuyla ilgili herkes bir fikir belirtiyor.Ben daha önce zaten fikrimi belirtmiştim.Tekrar bu konuya girmeyeceğim.Yalnız geçenlerde tanık olduğum bir vaka beni sinirlendirmeye yetti.

 

Sınav için okul binası önünde beklerken, benim gibi sınav için bekleyen üç genç kız önümden geçiyordu.Birisi yüksek sesle ve gururla konuşuyordu. Üzerinde altın sarısı daracık bir ceket,altta yine vücut hatlarını belli edecek derecede dar ve ucları topuklardan bir hayli yukarda kot bir etek, ayağında ceketle uyum sağlaması için giyilmiş altın sarısı bir ayakkabı, yüzüne sürülmüş, genişçe bir evi badana yapmaya yetecek miktarda boya… Bir gün önce girmiş olduğu sınavda karşılaştığı problem sonrasında takındığı tavrı anlatıyordu yanındakilere. “Bana dedi ki başörtünü çıkarman gerekiyo. Ben de hayır kesinlikle açmam, dedim…”

Tabi ki başını açmasını asla tasvip etmem. Benim takıldığım konu bu ve buna benzer kızlarımızın zihnindeki tesettür tanımı. Bunu gerçekten merak ediyorum.Mesele renkler değil zaten.Uyum da değil. Müslüman elbette güzel ve uyumlu giyinmeli. Bir hocamız şöyle demişti tesettür hususunda: “Tesettür, bir kadının yabancı erkeklerin dikkatini çekmeyecek şekilde örtünmesidir.Bir kadın vardır,başını örtmüyordur,ama çok sade giyiniyordur. Bir kadın da vardır ki, çarşaflıdır,peçelidir,sadece gözleri açıktır, ama gözlerine öyle bir sürme çekip sokağa çıkar ki, gören erkek şuurunu kaybeder. Yabancı erkeklerin dikkatinin nasıl çekilmeyeceğini en iyi ancak kadınlar bilir. Başörtüsü bir emirdir.Ancak tesettür başörtüsünden ibaret değildir”

 

 Şimdi özellikle bazı bayan okurlar bana şu soruyu yöneltebilirler:”Bir kadın istediği gibi giyinemez mi, bu onun özel hayatı değil mi?” Evdeki giyime karışmak benim haddime değil,kimsenin haddine değil.Dışarıya çıkarken ne giyeceğine de karışamam aslında. Ancak günümüzde kamuoyunda dindar kadın profiline başını örten kadınlar girdiğine göre, tesettürlü olduğunu düşünen, özellikle genç kızlarımızın, ağızlarında salyalarla dinimize saldıran İslam düşmanlarının eline koz vermelerine göz yumamam. Onların yüzünden, art niyetli şahısların, "Başörtülüleri de görüyoruz" diyip, tesettürün bilincinde olarak giyinen kızlarımızın da töhmet altında bırakmasına da izin veremem.

 

Yukarıda tasvir ettiğim genç kızımız tesettürlü mü değil mi, (bence değil) sizin takdirinize bırakıyorum.

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Mevlid-i Şerif Okumak... http://www.yazamak.com/yazi/143/mevlid-i-serif-okumak http://www.yazamak.com/yazi/143/mevlid-i-serif-okumak
  Allah’ın selamı,rahmeti,bereketi hepinizin üzerine olsun ey Yazamak Sakinleri!           

  Gerek bilgisayarımdaki sorundan, gerekse son zamanlarda iyice depreşen ders çalışma arzumdan (bahaneleri çoğaltmak mümkün) kaynaklanan sebeplerden dolayı uzunca bir süredir dükkana bakamadım.  

 

 İnsan uzun süre evinden ayrı kaldığında, geri döndüğü vakit tabiri caizse biraz aptallaşır ya,aynen öyleyim.Bir Mevlid Kandili, bir doğum günü,koca bir mart ayı geride kaldı.Mevlid Kandilini geride bıraksak da önümüzle bir Kutlu Doğum Haftası var.Birkaç gün önce elime geçirdiğim bir Mevlid-i Şerif kitabının mukaddimesini okurken,ne kadar yoğun da olsam yazmaya karar verdim.

 Günümüzde amaçları Müslümanlar arasında fitne çıkarmak olan bazı art niyetli şahıslar var. Hani tesbih çekmek,mevlid okumak… bid’attir, diyen…. Yeniçerilerin "İstemezük!"  dediği gibi, bu şahıslarda her dini meselede "Bid'attir..." diyip işin içinden çıkıyorlar. Nedir bid'at peki?

 Öncelikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Dini Kavramlar Sözlüğüne bir bakalım neymiş bid’at?

  “Istılah bakımından bid’at, dinin aslından olmayan ve şer’i delillere istinad etmeden sünnete aykırı olarak icad edilen şeylerdir.Başka bir ifadeyle; dini emirlerin ikmalinden sonra,Hz. Muhammed’in sünnetine,Kur’an’ın sarih hükümlerine,ashab,tabiin ve müctehidlerin genel görüşlerine tamamen aykırı olarak ortaya çıkan hal,davranış ve işler demektir.Bu iki tanımdan da anlaşıldığı gibi,sonradan ortaya çıkan bir olay ya da davranışın bid’at olabilmesi için dinin muhtevasına zıt olması gerekir.” Mevlid’i Şerif’in muhtevasına baktığımız zaman  onun Peygamber (s.a.v) i öven, onun üstünlüğünü anlatan bir eser olarak kaleme alındığını görürüz.

  Şimdi, yukarıda sözünü ettiğim kitabın mukaddimesinde yer alan ifadelere bakalım:

 

 “Mevlid-i Şerif’in müellifi Süleyman Çelebi Bursa’da yaşamıştır.Bursa’da bir vaiz camide “Biz,peygamberlerden hiç birini diğerlerinden ayırmayız” (Bakara,285) anlamındaki ayet-i kerimeyi tefsir ederken şöyle der: “Bu ayet-i kerimeye göre Hz.Muhammed, Hz. İsa’dan üstün değildir.” Orada bulunan  bir peygamber aşığı,bilgili bir Arap buna itiraz eder ve der ki: “Hey haddini bilmez cahil adam!Orada kasdedilen mana senin zannettiğin gibi değildir. “Peygamber olarak kabul etmekte birbirlerinden  ayırmayız”demektir.Yoksa “mertebe ve derece bakımından” demek değildir.Eğer senin zannetiğin gibi olsaydı “O peygamberlerden bazısını bazısına üstün kıldık” (Bakara,253) manasındaki ayet-i kerimeye uygun düşmezdi.”

 Buna rağmen cemaat vaizi tutar.Alim Arap ise diğer İslam memleketlerine, Halep’e, Mısır’a giderek sözünün doğruluğuna dair fetvalar getirir.Bu gidiş gelişler 6 defa olur.Ancak yedincisinde vaizi susturabilir.

 Süleyman Çelebi, işte bu hadise üzerine Mevlid’i, “Vesiletü’n Necat’ı” kaleme alır Gayesi, Hz. Peygamberin bütün peygamberlerden üstün olduğunu ispattır.”

 

 Mukaddimenin son bölümünde ise şu ifadelere yer veriliyor:

“Mevlid okumanın iyi mi kötü mü olduğu hakkında bazı fikirler  ileri sürülmüştür.Merhum Şemsüddin Cezeri “Örfü’t Tarif bil-Mevlid-i Şerif” isimli eserinde şunları yazıyor: “Ebu Leheb rüyada görülüp kendisine “Halin nasıldır” diye sorulmuş. O da “Halim nasıl olacak,tabii ki cehennemdeyim.Yalnız pazartesi geceleri şu iki parmağımın ucundan bir su akıyor ve ben onu emiyorum.Bu şekilde biraz azabım hafifliyor. Sebebi şudur: Muhammed doğduğunda cariyem Süveyde bana müjde getirmişti, ben de onu azad etmiştim.Süveyde ayrıca Muhammed’i emzirmişti.İşte azabımın hafiflemesinin sebebi budur” demiş… Kötülüğü hakkında bir sure nazil olan Ebu Leheb’in Hz. Muhammed’in doğumuna sevinmesinden dolayı azabı hafiflerse,bir müslümanın onun doğumuna sevinmesiyle nasıl bir rahmete kavuşacağını düşünelim. İmam Rabbani de “Mektubat”ın 3.cild, 72. mektubunda, Mevlid okumanın teganni yapmadan okumak şartıyla yerinde ve münasip olacağını ifade etmektedir.”

 

Ben de bu ifadelere okunuştaki niyetin önemli olduğu hususunu da dikkate alarak katılmaktayım.Rabbim bizleri o yüce Rasulün şefaatine nail eylesin.

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Mus'ab bin Umeyr (r.a.) http://www.yazamak.com/yazi/111/musab-bin-umeyr-ra http://www.yazamak.com/yazi/111/musab-bin-umeyr-ra

Bu aralar derslere bir hayli asılıyorum.Günde en az üç saatimi kitap yapraklarının arasında geçiriyorum.En sevdiğim derslerden biri olan İslam Tarihi sözkonusu olunca bu rakam daha da artıyor.Asr-ı saadet yıllarında gezinilir de Peygamberimizin "Ashabım gökteki yıldızlar gibidir..." buyurarak atıfta bulunduğu sahabilerin örnek hayatı es geçilir mi? Geçenki yazıda Hz.Ebu Zerr Gıfari'nin hayatından kesitler sunmuştuk.Bugün de istek üzerine ashabın önde gelen isimlerinden,Uhud şehitlerinden Hz. Mus'ab b. Umeyr'in hayatından kesitler sunuyoruz:

PEYGAMBERİMİZE SON HİZMETİ O'NUN YERİNE ŞEHİD OLMAKTI


Hz. Mus'ab, Mekke'nin en soylu, en yakışıklı ve en güzel giyinen delikanlılarından biriydi. Efendimizin de amcazadelerindendi. Annesi Hamne'nin durumu müsait olduğu için oğlunu güzelce giydirir ve ona en iç bayıltıcı kokular sürerdi. Dolaştığı yerler burcu burcu kokar, geçtiği yerlerdeki tüm kızların gözleri onun üzerinde olurdu. Hayatı, tabir caizse, eller üstünde geçiyordu. Bu hayat, İslâm'ı kabulüne kadar sürmüştü. Hz. Mus'ab zengin bir ailenin çocuğu idi ama şımarık değildi, akıllıydı. Böyle akıllı bir gencin İslâm'a bigane kalması düşünülemezdi. Nihayet bu genç, Resûl-i Ekrem İbn Erkam'ın evinde iken Müslüman oldu. İslâm'ı kabul ettiği andan itibaren tüm hayatı birden değişivermişti. Çünkü annesi henüz İslâm'ı kabul etmemiş ve oğlunun da İslâm'ı kabulüne razı olmamıştı.

İslam'da İlk Yılları:

Hz. Mus'ab'ın Müslüman olmasına kızan annesi tüm servetini geri çekmişti. Genç adam, birden en fakir insanlardan biri oluvermişti. Mekkelilerin en güzel giyinen delikanlılarından biri, bir bez parçasına veya koyun pöstekisine sarınır hâle gelmişti. Müşriklerin yaptığı eza ve cefa da katlanılır gibi değildi. Annesi onu evde hapsetmişti.

Hz. Mus'ab, bu çile yıllarında Habeşistan'a hicret edileceğini duyunca, artık Mekke'de daha fazla duramamış, her şeyini geride bırakarak, Allah Resûlü'nün emri doğrultusunda Habeşistan hicretine katılmıştı. Bu ilk hicrete katılanlardan bazıları, Mekke'deki işkenceler karşısında korumasız mazlumlar olmasına mukabil, bazıları da, İslâm'ın merkezi olabilecek bir yer arayışı içinde idiler. Habeşistan, bu iş için, gerçi hazır gibiydi; en azından hükümdarları Necaşi, Resûl-i Ekrem Efendimiz'i benimsemişti. Fakat, halkının da buna hazır olması gerekiyordu.

Bu ilk Habeş muhacirleri, Habeşistan hayatına intibak etmeye çalışırken, Mekke toptan iman etti haberini aldılar. Hemen geri döndüler. Heyhat, Mekke'yi, bıraktıklarından daha şirretleşmiş ve azgınlaşmış buldular. Mekke için iman henüz oldukça uzakta idi.

Dönüp gelenler arasında Hz. Mus'ab da vardı. Efendimiz onu, Habeşistan'a dönen diğerleriyle tekrar göndermedi. Taif seferinde hayatının en işkenceli günlerini yaşayan Resûl-i Ekrem'in, İslâm için merkez arayışları devam ediyordu. Mekke'ye, hac için dışarıdan gelen kabilelerle ilgileniyor, onlarla tanışıyor, onlara İslâm'ı anlatıyordu. Böyle ziyaretlerinden birinde Akabe denilen yerde Medine'den geldiklerini öğrendiği bir kaç kişiyle tanışmıştı. Onlara İslâm'ı anlatınca hemen ilgilenmişler ve daha fazla malûmat istemişlerdi.

Bu zevat, Medine'ye dönünce orada Resûl-i Ekrem'den ve İslâm'dan bahsetmeye başlamışlar, bir sonraki sene, haccetmek için yine gelmişlerdi. Orada Efendimiz'e iman ve biat edip, kendilerine İslâm'ı anlatacak, onu hem de Medine'de yayacak bir muallim istemişlerdi. Efendimiz'in zihnindeki muallim, Hz. Mus'ab'dan başkası değildi. İkna kabiliyeti müthişti. Yüzündeki melahet, insanları kendisine cezbediyordu. Çünkü gideceği yerde İslâm'ın tüm izzetini ayakta tutacak, muhataplarıyla eşit seviyede konuşacak kabiliyette birine ihtiyaç vardı. Medine'de Ehl-i Kitap Yahudiler de vardı.. Hz. Mus'ab için, Ehl-i Kitab olan Habeşe yaptığı hicret, bir nevi staj gibi olmuştu.

Medine'de İlk Yılları:

Şimdi Hz. Mus'ab'ın önünde yeni bir dünya açılmıştı. Bu yeni dünyada müşrikler ve Yahudiler vardı. İkinciler şimdilik, kendilerini ilgilendirmediğini düşündükleri bu işe alâka duymuyorlardı.

Hz. Mus'ab, Es'ad b. Zürare hazretlerinin Zafer oğulları oymağındaki evine inmişti. Tebliğe orada devam edecekti. İlk Müslümanlar da orada veya oraya yakın oturuyorlardı. Yeni birisinin geldiğini duyan ve o sırada henüz İslâm'la müşerref olmamış bulunan Sa'd b. Muaz ile Üseyd b. Hudayr hemen işe el attılar. Birisinin Es'ad b. Zürare ile görüşmesi gerekiyordu. Aralarında akrabalık olduğu için bu görüşmeyi Sa'd'ın yerine Üseyd b. Hudayr'in yapmasına karar verdiler.

Üseyd, Hz. Mus'ab ve Esad b. Zürare'nin yanına gelerek her ikisine birden "Siz ne diye bizim zayıflarımızı bir takım beyinsiz hareketlere teşvik ediyorsunuz? Hemen buradan gidin" dedi. Hz. Mus'ab, aralarındaki anlaşmaya bağlı olarak Üseyd'e "Hele bir kere otur da dinle. İşine gelirse kabul edersin, işine gelmezse söylersin. Biz seni işine gelmeyen bir şeye zorlayacak değiliz" diyerek oturttu. Üseyd de bu makul söze uydu, dinlemeye başladı.

Hz. Mus'ab, ona İslâm'ı anlatmaya başladı. İnsanların içinde bulundukları sefil hayattan bahsetti. Allah'ın insanlara âlâ-yı illiyyîne ulaşan yolları göstermek üzere Hz. Peygamber Efendimiz'i gönderdiğini söyledi. İslâm'ın iman esaslarından söz etti, âyetler okudu. Bunları can kulağıyla dinleyen Üseyd'in, birden yüzü ışıldadı. "Bu dine nasıl girilir?" diye sordu. Hz. Mus'ab da "Önce yıkanır, üstünü başını temizlersin, sonra da kelime-i şehadeti getirirsin" dedi. Hz. Üseyd de denilenleri yaparak İslâm'a girdi. Ardından da Hz. Mus'ab'a şunu söyledi. "Burada bir adam var ki, size katılacak olursa, onların kavminden hiçbiri size katılmak hususunda geri kalmaz."Hemen kalkıp gitti. Doğruca Sa'd b. Muaz'ın yanına geldi. Onun gelişini merakla bekleyen Sa'd, uzaktan onu görünce "Bu, gittiği suratla dönmüyor" diye söylendi. Hz. Üseyd, "Onlarla konuştum, onlarda zararlı bir şey görmedim" açıklamasında bulundu. Buna canı sıkılan Sa'd, Üseyd'den bir de tahrik edici bir haber duydu: "Es'ad b. Zürare'yi öldürmek isteyenler varmış."Es'ad'la teyze çocukları olan Sa'd, hemen fırladı, Es'ad b. Zürare'nin yanına geldi. Onların huzur içinde oturduklarını görünce, Üseyd'in maksadını anladı. Es'ad'a, "Aramızda akrabalık olmasaydı sen beni bu kadar yumuşak bulmazdın." diye çıkıştı. Hz. Mus'ab da ona, Üseyd'e nasıl tebliğde bulundu ise, aynı şekilde tebliğde bulundu. Sözü bittiğinde Sa'd da, "Bu dine girmek için ne yapılır' diye sordu. Gerekli cevabı alan Sa'd b. Muaz da artık Müslümanların safına katılmıştı. Sonra, Hz. Üseyd'i yanına alarak, kavmi Abdüleşhel oğullarının yurduna vardı. Akşama kalmadan, oradaki herkes, Allah'ın izniyle Müslüman olmuştu. (Asr-ı Saadet, 2/196-98).

Daha sonra Hz. Mus'ab, dini telkin ve tebliğ etmek için aynı yere gitti ve onlara İslâm'ı öğretmeye başladı. Anlaşılıyordu ki, İslâm'ın Medine'deki geleceği ve Medine'nin de İslâm'la kazanacağı gelecek parlaktı.

İlk Cuma Namazı:

Medine'de İslâm çığ gibi yayılıyor, halka her gün biraz daha genişliyordu. Hz. Mus'ab da onlara İslâm'ı öğretmek için gecesini gündüzüne katıyordu. Efendimiz'e müracaat ederek, onları bir araya getirip beraber namaz kılmak isteğini arz etti. Efendimiz da ona izin verdi. Cuma gününde namaz kılmalarını ve onlara hutbe okumasını emretti. Böylece ilk Cuma namazı Hz. Mus'ab'ın imametiyle Sa'd b. Hayseme'nin evinde kılındı. Böylece, ilk cuma kıldırma şerefi Hz. Mus'ab'a ait oldu. (İbn Sa'd, Tabakat, 3/118).

İkinci Akabe:

Bir yıl içinde Medine hemen hemen bir İslâm şehri olmuştu. Kabul etmeyen birkaç kabile kaldıysa da onlar da kabul ederlerdi. Hz. Mus'ab, yanına aldığı 75 Müslümanla hac için Mekke'ye geldi. Efendimiz'i görüp yaptıklarını arz etti. Yeni gelen âyetleri öğrendi. Annesinin yanına uğradı. Onun nerede olduğundan haberi olmayan anne sitem etti. Yaptıklarını söyledi. Annesi kızsa da, Mus'ab'ın imanı karşısında hiçbir şey diyemedi.

Medineli Müslümanlar Resûl-i Ekrem Efendimizi şehirlerine davet ettiler. Onu orada canlarından daha aziz bilip koruyacaklarını garanti ettiler.

Gazveleri:

Hz. Mus'ab, ikinci Akabe biatından sonra Medine'ye döndü. Bir müddet sonra da Resûl-i Ekrem Medine'ye teşrif buyurdular. Efendimiz'in de gelişiyle Medine birden nurlandı ve İslâm, Allah'ın izniyle her eve girmiş oldu. Bundan rahatsız olan Mekke'deki müşrikler, Medine'deki münafıklarla irtibat kurarak, asker toplayıp Medine üzerine yürüdüler. Fakat, Bedir durağında Müslümanlardan ciddî bir darbe yediler. Hz. Mus'ab bu kez de, savaş meydanında üstüne düşeni yerine getirdi. Müşriklerle yaka paça oldu, kahramanca savaştı.

Bedir'in intikamını almak için bir sonraki yıl, Medine'ye gelen Mekke müşriklerini Efendimiz Uhud'da karşıladı. Bu çetin savaşın ikinci safhası Müslümanların aleyhine gelişti. Yetmiş şehit verildi. Şehidlerin arasında Hz. Mus'ab da vardı.

Hz. Mus'ab, şeklen Efendimiz'e benzerdi. Savaşta da O'nun sancağını taşıyor ve önünde savaşıyordu. Savaşın en korkunç anlarından birinde müşrik İbn Kamie, Resûl-i Ekrem'in üzerine saldırdı. Onu öldürüyorum diyerek Hz. Mus'ab'ı şehid etti. Daha sonra da sevinçle kendi arkadaşlarının arasına döndü. Belki de Hz. Mus'ab'ın İslâm'a son hizmeti Efendimiz'in yerine şehid olmak olmuştu.

Techiz ve tekfini yapılırken üzerindeki elbiseden başka hiçbir şeyinin olmadığı görülmüştü. Bu elbise, kefen olarak vücudunu örtmeye yetmemişti. Ayak örtülse baş açık kalıyor, baş örtülse ayaklar örtülmüyordu. Durum Efendimiz'e arz edilince başını örtmelerini, ayaklarını da otla kapamalarını emretmişti.

Ahlakı ve Şemaili:

Hz. Mus'ab, orta boylu, oldukça yakışıklı, nazik bir insandı. Allah yolunda her şeyini feda etmişti. Efendimiz, onu eski bir elbise içinde görünce, Mekke'deki şa'şaalı günlerini düşünmüş, üzülmüş ve gözleri yaşarmıştı.

Hz. Mus'ab, ismiyle müsemma bir hayat yaşamıştır. Daima çetin hayat şartlarıyla karşılaşmış, bunlarla Allah'ın izniyle başetmesini bilmiştir. Ömrü de kısa sürmüştür. (Umeyr, ömrü kısa anlamına da gelir). 40 yaşında vefat eden bu kutlu zat, Hamne bint-i Cahş ile evlenmiş, ondan Zeynep isimli bir kızı olmuştur.

Allah, hayatını, Allah Resûlü'nün emirleri doğrultusunda yaşayan, O'nun her emrini hiçbir beklentiye girmeksizin uygulayan ve hayatını yine O'nun dininin korunması uğrunda noktalayan bu kutlu muhacirin şefaatine bizi nail kılsın. (Allah rahmet eylesin.)


]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Yalnızlık ve Ebu Zerr Gıfari (r.a.)... http://www.yazamak.com/yazi/94/yalnizlik-ve-ebu-zerr-gifari-ra http://www.yazamak.com/yazi/94/yalnizlik-ve-ebu-zerr-gifari-ra

 Bugünlerde ailemden uzakta,tek başına yaşamanın zorluklarından dem vuruyordum.Yalnızlığı seviyordum  ama olmuyordu işte.Bu yazıyı 14 Şubat'ta yayınlamış olmamın hiçbir özelliği de yok.Zaten böyle bir saçmalık umrumda bile değil.Birkaç haber sitesinde dolaşıp da "Ünlüler bugün ne yapacak?" gibi absürt başlıklar görünce bir hayli asabi oldum.Okkalı bir söveyim dedim ama bana neydi ki?


 Yalnızlığmın yanına oturdum.Aslında seviyordum onu.Ebu Zerr Gıfari (r.a.)'ı tanıdıkça seviyordum.Herkesin kendisine yakın bulduğu birisi vardır tarihte.İşte bu yüce sahabiyi de ben kendime yakın hissediyorum.Peygamberimiz'in "Allah Ebu Zerr'e rahmet etsin..." diye başlayıp, onun akıbeti ile ilgili haberler verişi ve zamanı gelince buyurduklarının aynen gerçekleşmesi, gözyaşlarımın akmasına vesile olmuştu bir keresinde.

 

 İşte o müstesna sahabinin hayatından bazı kesitler:


 Ebu Zerr (r.a.) Mekke'nin ticaret yolu üzerinde Gıfar denilen bir kabileye mensuptur. Bunlar genellikle cahiliye devrinde yol kesmek, kervanları soymak ve eşkıyalık yapmakla tanınırlardı. Ebu Zerr hazretleri o dönemde kavmi arasında atılganlığı ve cesareti ile şöhret bulmuş, gücü, kuvveti ve yiğitliği ile o çevrede pek meşhur olmuştu. Puta tapmayı reddeden, aklî ve ilmî davranan, şair ve edip bir Arap aydını olması nedeniyle, yapılan bu tür işlerden zevk almıyordu. Bir gün, birdenbire değişerek her şeyin tek bir yaratıcısı olduğuna inanmaya başladı. İslâm'ın henüz zuhur etmediği bir zamanda Allah yolunu tuttu. Öyle ki, etrafındaki insanlara, "Allah'tan başkasına ibadet edilmez. Putlara tapmayınız, onlardan hiçbir şey istemeyiniz!" demeye başladı. İslam'ın zuhuruna kadar ki; yaklaşık üç yıl kendine mahsus bir şekilde Allah'a ibadet ettiği ifade edilmiştir. Ebû Zerr (r.a.), İslâm daha duyulmadan Hakkın davetine cevap veren ve ruhen iman eden büyük sahabelerden biridir.

 Bir gün Ebu Zerr'e, Mekke'de bir zatın zuhur edip kendisinin peygamber olduğunu iddia ederek insanları yeni bir dine davet ettiği ve Allah'ın birliği hakkında halkı uyardığı haberi geldi. Ebu Zerr (r.a) bu haberi duyunca, işin mahiyetini öğrenmek üzere kardeşini Mekke'ye gönderdi. Kardeşi Mekke'ye gitti, orada öğreneceklerini öğrenip geri döndü ve abisine:

- Orada gördüm ki, Muhammed sadıktır, doğru söylüyor; ona karşı gelenler de yalancıdır dedi. Ebû Zerr kardeşinin anlattıklarından sonra Mekke'ye gitmeye ve Peygamberimizi görüp Müslüman olmaya karar verdi. Uzun bir yolculuktan sonra Mekke'ye vardı. Kimseyi tanımadığı için de zuhur eden peygamberi kimseye sormaya cesaret edemezdi. Bir iki gün Kâbe'nin yanında kadıktan sonra bir akşam vakti, yine Kâbe'nin bir köşesinde otururken, oradan geçen Hz. Ali, Ebû Zerr'i gördü. Garip olduğunu anlayarak alıp evine götürdü. Hâlinden bir şey sormadığı gibi, Ebû Zer'de ona sırrını açmadı.

 Ertesi gün Hz. Ali aynı noktada yine Ebû Zerr ile karşılaşdı. Hz. Ali'nin evine gittiler. Evde Hz. Ali buralara niçin geldiğini sorunca Ebû Zerr'de kimseye söylemeyeceğine dair söz aldıktan sonra geliş sebebini açıkladı. Hz. Ali onu aldı ve doğruca Allah Rasulü'nün yanına götürdü. Ebû Zerr Rasulüllah'ı görünce:

 "Selam sana olsun Ey Allah'ın Rasûlü!" dedi. Kâinatın Efendisi selâmını alarak ona İslâm'ı anlattı. Ebû Zerr de Kelime-i şahadeti söyleyerek İslâm ile şereflendi. Ebû Zer Müslüman olmanın verdiği büyük bir iştiyakla:

- Yâ Rasûlallah! Ben bu şahadeti Kâbe'de müşrikler arasında ilân etmedikçe gitmem! dedi. Sonra izin istedi ve kalkıp Kâbe'ye gitti. Orada toplanan müşriklere: "Ey Kureyş! Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasülühû." diye bağırdı. Orada bulunan müşrikler, Ebû Zerr'in üzerine saldırarak bayılıncaya kadar dövdüler. Onu müşriklerin elinden Hz. Abbas kurtardı.

 Müslüman olmakla şereflenmenin verdiği şevkle, öylesine seviniyor ve coşuyordu ki, ertesi gün yine Kâbe'nin yanında Kelime-i şahadeti yüksek sesle bağıra bağıra söyledi. Bu sefer de üzerine hücum eden müşrikler, yere yıkılıncaya kadar dövdüler. Hz. Abbas yine yetişip, onu müşriklerin elinden kurtardı.

 Bu heyecanlı insanın, o devrede Mekke'de bulunması, hem kendi hem de diğerleri için zarar doğuracağından Allah Rasûlü onu, kabilesine geri gönderdi ve orada irşada memur etti. Ne zaman İslâm'ın açıkça ilan edildiğini duyarsa, yanına gelmesi tembihinde bulunur. Bu emir üzerine Ebû Zerr (r.a.) kendi kabilesine dönüp, onlara İslâmiyet'i anlatmaya başladı. Artık bu günden itibaren O bütün kuvvet ve kudretiyle, bütün aşk ve şevkiyle, bütün cesaret ve şecaatiyle İslâm'ı yaymaya ve öğretmeye çalışıyordu. Bu gayretli çalışmaları sonucunda da başta kabile reisi Haffâf ve kendi kardeşi Üneys olmak üzere kabilenin birçoğu onun eliyle Müslüman oldu. Diğerleri ise daha sonra Peygamberimizi görerek Müslümanlığı kabul ettiler.

 Ebû Zerr-i Gıfârî hazretleri Hendek savaşından sonra Medine'ye geldi ve yerleşti. Bundan sonra Peygamber Efendimizin yanından hiç ayrılmadı. Bütün zamanını dini öğrenmeye ayırdı. İlim öğrenmek hususunda büyük gayret sahibi idi. Her şeyi Peygamberimize sorardı. İman, ihsan, emir ve yasaklar hususunda, kadir gecesi ve daha birçok hususların sırlarını, izahını, namaza dair ince hususları ve nice şeyleri Rasulüllah'a bizzat sorarak öğrenmiştir.

 Rasûl-i Ekrem Efendimiz Ebû Zerr'i çok sever, ona, hususî iltifat buyururdu. Çok zaman gece geç vakte kadar Rasûlüllah'ın huzurunda kalırdı. Peygamberimizin mahremi, sır dostu idi. Onunla mahrem meseleleri konuşurdu.

 Ayrıca Ebû Zerr hazretleri, Peygamberimizin mübarek elini öpmek saadetine kavuşmuştur. Rasûlullah Efendimize biat ederken de, "Hak Teâlâ'nın yolunda hiçbir kötüleyicinin kötülemesine aldırmayacağına, ne kadar acı olursa olsun daima doğru sözlü olacağına" söz vermişti. Ömrünün sonuna kadar hep böyle kaldı. Bu hususta Rasûlüllah efendimiz:

-Dünyaya Ebû Zerr'den daha sadık kimse gelmedi, buyurdular.

 Ebu Zerr ilimde, zühd ve takvada, doğru ve düzgün söz söylemede, ihlâs ve samimiyette başlı başına bir şahsiyetti. Sahabe tarafından "ilim deryası" sıfatıyla vasıflandırılmıştı.

 Tebük seferinde Ebû Zerr (r.a.)'ın devesi pek zayıf ve dayanıksız olduğu için geride kalmıştı. Daha sonra orduya yetiştiğinde Rasulü Ekrem Efendimiz: "Allah Ebû Zerr'e rahmet etsin! O, yalnız gezer, yalnız ölür ve yalnız haşr olunur" buyurdular.

 Ebû Zerr (r.a.) tabiaten fakir, zahit ve inzivayı seven bir sahabe idi. Dünyaya hiç değer vermezdi. Şöyle buyurmuştur: "İnsanların sevmediği iki şey ne kadar güzeldir. Onlar ölüm ve fakirliktir." Nitekim Rasûlullah'ın irtihalinden sonra dünya ile alâkasını tamamen keserek inzivaya çekildi. Hz. Ebu Bekir'in vefatından sonra da Medine'den ayrılıp Şam'a yerleşti.

 Şüphelilerden ve haramlardan son derece sakınırdı. Evinde bir günlük nafakasından fazlasını bulundurmaz, hep fakirlere dağıtırdı. Bir defasında Şam valisi, tecrübe etmek için, hizmetçisi ile bir akşam on bin dirhem altın göndermişti. O gecenin sabahında köle tekrar gelerek:

- Size akşam getirdiğim parayı yanlış yere getirmişim. Başkasına vermem gerekmiş, parayı geri istiyorum, dedi. Ebu Zerr'in buna cevabı:

- Ben komşumun borç harç içinde kıvrandığı bir zamanda, evimde para biriktirip, zevk-u sefa içinde yaşamamın doğru olmayacağına inandığım için, sizin verdiğiniz parayı daha akşamdan fakir ve perişan kimselere dağıttım. Şu anda sana verecek hiç param yok! oldu.

 Hz. Osman zamanında davetle Medine'ye geldiğinde evlerin Sel Dağına dayandığını ve refahın arttığını görünce; Rasûlullah bana "Binalar Sel dağına ulaştığı zaman, sen Medine'den ayrıl!" diye emretmişlerdi. İzin verirseniz, ben Medine'den gideyim diyerek ve Hz. Osman'ın izniyle Medine yakınlarındaki Rebeze köyüne yerleşti.

 Ebû Zerr, Rebeze'de çok sıkıntılı günler geçirdi. Evi harab olmuş, sırtında elbise kalmamıştı. Ailesi elbiseden bahsettikçe, o "bana elbise değil, kefen lâzım" diyordu. Nihayet hastalandı. Öleceğini anlayan eşi, kefeni dahi olmadığını söyleyerek ne yapacağını ve kendisini nasıl defnedeceğini hem düşünüyor ve hem de Ebû Zerr'e düşüncesini açıklıyordu. O ise yattığı hasta yatağından biraz doğrularak eşine, üzülmemesini, Mekke tarafından bir kervan gelmedikçe ölmeyeceğini, söylüyordu. Nihayet H. 31 yılında bir gün ufukta bir kervan göründü. Kervan konakladıktan kısa bir süre sonra Hz. Ebû Zerr dâr-ı beka'ya göçtü. Bu kervan içinde Abdullah ibni Mes'ud (r.a.)'da vardı. Peygamber dostu büyük sahabenin vefatını öğrenince İbni Mes'ud hem hüngür hüngür ağlıyor hem de Rasulullah'ın: "Ebu Zerr yalnız gezer, yalnız ölür, yalnız haşr olunur" buyurduğunu rivayet ediyordu

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Okulumdan İnsan Manzaraları... http://www.yazamak.com/yazi/89/okulumdan-insan-manzaralari http://www.yazamak.com/yazi/89/okulumdan-insan-manzaralari  Geçtiğimiz hafta çok çabuk biten İstanbullu günlerimin ardından eve döndüğümde takvime baktım hemen.Nisanın ilk haftasına daha çok vardı.Fakat o da ne? Şubat bu yıl 29 gündü.”Ulan bu da yapılır mı adama bee!” diye hayıflandım. Sokağa çıkıp ellerimi paltomun cebine sokup, karşıma çıkan çakıl taşlarını mı tekmeleseydim? Kokusundan bile nefret ettiğim halde sigaraya mı başlasaydım ne…

 

 Bir ara," Toplantıya da yetişemedim, çok ayıp oldu arkadaşlara” diye düşünürken aklıma geldi.Şanssızdım bu aralar. Kadıköy İmam-Hatip Lisesi’ne uğrayıp, Mustafa ADAŞ hocam başta olmak üzere uzun süredir göremediğim bazı hocalarımı ziyaret planlarım vardı kısacık tatilimde. Ama yarı yıl tatilindeydik. Geçtiğimiz yıl,Üsküdar’daki ÖSYM şubesine tercihlerimi kaydettirmek için gittiğimde, 1 saate yakın bir müddet bekledikten sonra sıranın bana gelmesinin hemen akabinde elektriklerin kesildiği aklıma geldiğinde, “Normaldir” diye düşünmedim değil.

 

 Lise yıllarım geldi aklıma sonra… İlk sene okul önünde eylem yapan kız öğrenciler, fabrikaları önünde işten çıkarıldıkları için evlerine ekmek götüremeyen, evde ekmek bekleyen ailesi gözünün önüne geldiğinde, ellerinde cop ile karşısına dikilen polis memurlarının “Bizi zor kullanmak mecburiyetinde bırakmayın” ikazı karşısında, öğretmenlerin “Oğlum ben duvara mı anlatıyorum bunu?” sözündeki duvar olmayı yeğleyen, bizlere İstanbul’un nadide semtlerinden Kasımpaşa’nın adının geçtiği argo deyimi hatırlatan , uzun cümleler kurmaktan çok daha önemli sorunları olan,bu cümleleri okuyup anlayacak kadar vakti olmayan, bileklerinde, ellerini fabrika duvarının tellerine bağlayan zincir,dillerinde kafiyeli bir slogan olan işçilerden farklıydılar. Onların derdi geçim sıkıntısı değildi.Eve götürülecek bir somun ekmek değildi.İnançları gereği örttükleri başörtüleri ile ilim tahsil edecekleri müstesna bir kuruma  alınmamalarıydı.Onların derdi ne laikliğe aykırı hareket etmek ne de cumhuriyetin kazanımlarına darbe vurmaktı.”Gevşemeyin,hüzünlenmeyin.Eğer gerçekten inanmışsanız üstün olan sizlersiniz.” (Al-i İmran,139) ayet-i kerimesini hatırlıyorlardı daima.Bir yıla yakın  zaman böyle geçti. Bence samimiydiler. Dışarıda bu hal devam ederken içeride ne oluyordu?

 Dışarıdaki ateşe rağmen hayat devam ediyordu. Farklı nedenlerden dolayı başörtülerini çıkararak derslere girmek zorunda kalan kız öğrenciler, kızgınlıklarından önüne gelene söven erkek öğrenciler içerideydi.Gururluydum...Bunca engellere,ideallerimin tehlikede olmasına aldırmadan girmiştim bu kapıdan.O zamanlar “Sonunu düşünen kahraman olamaz” sözü de klişe değildi.Bu  davanın  neferi olmak her şeyden önemliydi.Bedir’de savaşan bir avuç mü’minden biri,Mekke’de kızgın taşların altında işkence gören bir Bilal’dim ben de…

  

 

 Sonra dışarıdaki kardeşleri için gözyaşı döken,aynı zamanda bazı dergilerden makyaj ve güzellik tüyolarını öğrenen,defterlerinin arasında ünlü bir aktör ya da yerli veya yabancı bir erkek şarkıcının posterini saklayan,saklamakla kalmayıp erkeklerin de bulunduğu bir sınıfta o posterleri alenen öpme cüretini gösteren, aralarında “Benimki seninkini döver” kavgası yapan kız öğrenciler gördüm. Konusu açıldığında İslam’ın en heyecanlı savunucusu olan, okul çantasında kitaptan çok makyaj malzemesi bulunan kız öğrenciler gördüm. Tenefüslerde sınıf camına tüneyip bahçede dolaşan talebelerin aşk hayatındaki gelişmeleri tartışan kız öğrenciler gördüm. Bir erkeğe arkadaşlık teklif edip olumsuz yanıt aldığında “Dört yıldır bu okulda okuyorsun ama daha aşkın ne olduğunu öğrenememişsin.” karşılığını veren,okuduğu okulun Aşk Lisesi değil,İmam- Hatip Lisesi olduğunu idrak edemeyen kız öğrenciler gördüm. Sirklerdeki palyaçoları aratmayacak derecede giyinen, başı örtünce her şeyin tamam olduğunu sanan,  bir imam-hatipli kız nasıl olmalıysa öyle olan arkadaşlarını “uçmuş” olmakla itham eden kız öğrenciler gördüm. Ama tüm bu eleştirilerin dışında kalan her zaman takdir ettiğim samimi kız öğrenciler de gördüm. Onlardan bir kere daha Allah razı olsun.

 Kız-teknoloji-futbol üçgeni arasına hapsolan, gelecekle ilgili hiçbir endişesi olmayan,okula gelmekteki amacı “okumak” olan arkadaşlarını etinden,sütünden,derisinden yararlanılan  bir büyükbaş hayvan  olarak addeden, mafya dizilerinden etkilenme ilkelliğini üzerinden atamamış erkek öğrenciler de gördüm. Sayıları her sene biraz daha azalan erkek öğrenciler gördüm.

 Yılmaz Erdoğan "Vizontele Tuuba" adlı filminin sonunda darbe sonrası tutuklanan hemşerileri için şöyle diyordu. “Düşündüklerinin hiçbirini gerçekleştirememişlerdi..Ama hepsi de iyi niyetli çocuklardı."

 Belki bu arkadaşlar da iyi niyetlilerdi ama gerçekleştirmek istedikleri bir düşünceleri yoktu.

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Bir Tatil,Bir Özür... http://www.yazamak.com/yazi/83/bir-tatilbir-ozur http://www.yazamak.com/yazi/83/bir-tatilbir-ozur
 Oysaki geçen hafta bu zamanlar ne kadar da mutluydum.Moralimi maksimum seviyede tutmak için arada bir saate bakıyor, "Evet su an akşam 8'i gösteriyor olabilirsin ama ben bir yere gitmiyorum,6 gün daha burdayım işte, aaallll!" diyor ve elimle bazı garip hareketler  yapıyordum.Tıpkı lise yıllarımda sabahın köründe kalkmak zorunda olmaktan duyduğum huzursuzluğun hafta sonu yerini sonsuz bir genişliğe bırakması için saatimi yine sabahın körüne kurup,sonra bir de üşenmeden kalkıp saate dönerek "Ama bugün okul yok,aalll!" deyip tekrar,hemde öğlene kadar uyuduğum gibi...
 Saatin  dili olsa o an "Ben senin 6 gün sonraki yüz ifadeni gördükten sonra konuşacağım,hem de  kısa konuşacağım" derdi sanırım.

 Herşey çok güzel başlamıştı.İstanbul'u görecektim üç buçuk ay sonra.Yağan lapa lapa karın  gelişimi geciktirecek olma ihtimali bile koymuyordu bana.Nitekim 1 saat 15 dakikalık yolu, 2 saat 15 dakikada gelmiş olmam neşemi kaçırmadı.İşte İstanbul'uma kavuşmama takriben iki buçuk saat kalmıştı.Kendimi  feribotta, martıların eskortluğunu -aklımdan zorum olduğu için yağan kara aldırmadan açık havada- seyrederken sıcak bir kahve içmeye hazırlıyordum şimdiden.Sonunda gelmiştim.Tatilimizi aynı günlere getirdiğimiz için 1 hafta boyunca müstakbel eşimin de bana eşlik edeceğini bilmek beni daha çok sevindiriyordu.
Bir hafta boyunca İstanbul'un ne yol çalışmaları ne de trafiği beni sinirlendirmedi desem yeridir.Her sabah 8'de evden çıkıp,,akşam 11'de geri dönmek de güzeldi.Uzun bir aradan sonra Sultanahmet'te cuma namazı kılmanın tadı da bir başkaydı.Ama burada bir parantez açmak istiyorum.
 Yazamak'ın ilk resmi toplantısı,hem de benim için birkaç gün erkene alınmıştı.Toplantının son dakikalarına yetişmem,daha doğrusu yetişemememden dolayı tüm Yazamak ekibinden özür diliyorum.Kuru bir özürle kurtaramayacağımı biliyorum.Bir daha böyle birşeyin olmaması için elimden geleni yapacağım inşaallah.Mazeretimi yazıp da suçumu hafifletmek için bir girişimim olmayacak.Tekrar özür diliyorum.Hakkınızı helal edin arkadaşlar.
 
 Ve dönüş günü geldi çattı.Kalkmam gerektiği hususunda beni ikaz eden telefonu elime alıp uzun uzun bakarak,"Pekala,sen kazandın,işte geri dönüyorum" dedikten sonra,hazırlanıp otobüse binmek için yola çıktım."Dokunsam ağlayacak" deyiminin içerdiği manayı düşüne düşüne bindim otobüse.Yanıma oturan adamın sabah sabah gevezeliği tutmuştu.Gemlik'te ineceğini söyleyince , "Olsun 20 dakika 20 dakikadır" demiştim içimden. Gelene kadar İbrahim Sadri'nin "Yol" şiirinden mısralar mırıldandım.Dönüşümü geciktirebilecek kar da yoktu şimdi.Keşke olsaydı...

 Ve geldim... "Neden geldim?" diye sorduğum yere yine geldim. Tatilini bitirip işine,görevine dönen her vatandaş ne haldeyse ben de o haldeyim şimdi...


]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Kuş Hatıraları ve Geçmişe Seyahat... http://www.yazamak.com/yazi/67/kus-hatiralari-ve-gecmise-seyahat http://www.yazamak.com/yazi/67/kus-hatiralari-ve-gecmise-seyahat
Bana şiiri sevdiren adamdır İbrahim SADRİ.Bazıları onun şiirlerini Nil KARAİBRAHİMGİL şarkılarına benzetse de ben onun üslubunu çok beğeniyorum.Dizeler arasında dolaşırken sanki hayatımı okuyorum.İlk zamanlar bazı bant tiyatrolarındaki seslendirmelerinden ve radyo programlarından dolayı ismini duysam da,ilk "Aldırma Reis" şiiri sayesinde tanıştım şiirleriyle.Ve aşağıda sizinle paylaştığım şiir... "Kuş Hatıraları..." Her okuyuşumda,onun sesinden her dinleyişimde tarihe doğru seyahate çıkıyorum,geçtiğim her satırına sanki ilk kez görmüş gibi hayranlıkla bakıyorum,birkaç dizede bir arabamı kenara çekip seyre dalıyorum kelimelerin icra ettikleri sanatı. Siz de bu yolculuk için hazırlığınızı yaptıysanız buyrun:




Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar,
Rüyalarımıza melekler uğrardı.
Kapımızdan yoğurtçu,
Bahçemizden ishakkuşu,
Kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.

Kışın bir sobamız olurdu
Sobanın yanında kedimiz
Kedinin önünde yün yumağı
Bir Hayat Bilgisi fotoğrafı gibiydik.

Yerli malı kullanan
Yurdun üç tarafı denizlerle çevrili
Kuru üzüm, incir, fındık
Tütün, çay, narenciye, kavun-karpuz yetiştiren
Kuru üzüm ve inciri satan
Karşılığında
Çamaşır makinesi, radyo ve otomobil alan
Bir toprağın fertleri...
Biraz yoksul, biraz mütevekkil
Biraz mahcup, biraz kırılgan
Biraz naif ama hep umutlu...

Özlerdik...
Memleketteki halamızı
İnce doğranmış bir dilim pastırmayı
Yurttan sesler korosunu
Akşam komşuluklarını
Radyo tiyatrolarını
Sabah ezanını
Kalaycıyı, bozacıyı
Münir Nureddin şarkılarını
Orhan Boran yarışmalarını
Kandil gecelerini, duvar sarmaşıklarını
Bakkalımızın utana sıkıla veresiye hatırlatmalarını
Okul önü koz helvalarını
Akşam oturmalarını
Ve hayatı...

Top oynardık
İp atlar, kedi kovalar
Taşlarla birbirimizin başını yarar
Mahalle savaşları çıkarır
Gece olunca da tutar babalarımızın elinden
Yazlık sinemalara gider
Sadri Alışık, Vahi Öz
Belgin Doruk, Cüneyt Arkın seyreder
Olimpos gazozları içer
Güler, eğlenir, bağırır çağırır
Dönerken yıldızları sayardık.
Biz sıkı çocuklardık.

Hepimizin birer yıldızı vardı
Onlara isim takardık
Onlar da bize isim takardı
Pus ve dumandan önce bu şehrin
Geceleri göz kırpan ve isimleri takılan yıldızları vardı.

Benim yıldızıma Mehlika adını vermiştik
Biz kimseden yana değildik.

Kimsenin de kendinden yana olmasını istediği birileri olmazdı
Bir değirmendeydik...
Öğütülen,
Öğütülürken türküler söyleyen
Buğday başaklarına benziyorduk.
Ben,
Çorbalardan tarhanayı
Yemeklerden kuru fasulyayı
Sigaralardan Harman'ı
Belki bunun için çok sevdim.

Yollar bozuk musluklar bozuk
Ziller bozuk paralar bozuk
Ama adamlar sağlam idi.

Bu şehrin yıldızları vardı.
Saçlarına kurdelalar takan
Çivitle yıkanmaktan aşınmış beyaz çoraplarına
Leke bulaşmasın diye su birikintilerinden sakınan
Gözleri önünde
Yürekleri ve beslenme çantaları ellerinde
Küçük çocukları vardı bu şehrin
Bu şehrin yıldızları vardı.

Ben Fenerbahçe'yi amcam Vefa'yı tutardı.
Konya tahıl ambarı, Mersin muz cennetiydi.
Taksim'den Fatih'e troleybüs kalkar
Şişhane'de mutlak raydan çıkardı.
Vallahi hayat zor ve fakat çok matraktı.

Muammer Karaca’ın adına bir tiyatro binası yoktu
Bizzat kendisi vardı.

Başımız ağrırdı komşumuz vardı
Gönlümüz daralırdı komşumuz vardı
Çorbamızı umutlarımızı
Memleket kadar kalbimiz paylaştığımız komşularımız vardı.

Geceleri bekçimiz
Gündüzleri sütçümüz
Bizim kadar zayıf da olsa
Nohuta ve makarnaya alışmış da olsa
Sarman adında bir kedimiz
Ceplerimizde kırık misketlerimiz
Çamur bulaşığı ellerimiz
Ve gülümseyen bir yüzümüz
Kimseye göstermekten utanmayacağımız bir içimiz
Biraraya gelerek çektirebileceğimiz
Bir aile fotoğrafımız vardı.

Bir sabah bütün iyi şeylerin
Ayvansaray iskelesinden
Hayal ülkesine doğru demir alan
bir Şirket-i Hayriyye vapuru gibi
Aramızdan ayrıldığını gördük
Sonra Ayvansaray’ın sularının çekildiğini yazdı gazeteler.
Süheyla hanımın Raci beyin
Melahat Mehveş ablanın
Niko’nun Ercüment efendinin çekildiğini ise
Yazmadılar nedense.
Ama yok ama yoklar.

Ne Harman sigarası kaldı geriye
Ne Olimpos gazozu
Ne Sadri Alışık.

Kalan bir tortuydu belki.

Belki kırık bir rüya denizi
Belki suya düşürdüğümüz suretimizin
Cep aynamıza nüktedan bir yansımaydı herşey.
Herşey Maltepe sigarasının
Hep arandığında
Her bakkalda bulunabilmesi ile
Büyüsünü kaybetmişdi belki de .
Belki de biz bir rüya mı görmüştük?

Hadi hepsi yalandı.
Hadi hepsi hayaldi.
Hadi hepsini ben uydurmuştum.
Ama rüyalarımızın melekleri
Ve soframızın daim konukları kuşlar?
Ya onlar?
Onları siz de görmediniz mi?
Sizin de sofranıza konup
Rüyalarınıza uğramadılar mı?
Onlar da mı yalandı?

                                                             İbrahim SADRİ
]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Cami İsrafı... http://www.yazamak.com/yazi/46/cami-israfi http://www.yazamak.com/yazi/46/cami-israfi "Türkiye'de cami israfı var.Bir yerde cami varken orada başka bir cami inşa etmek israfa girer."

 Düşündüm de hocamız hiç de haksız değil.Ama şunu da özellikle ifade etmek istiyorum ki,camilerin sayılarını okulların sayısıyla kıyaslamak kadar saçma birşey olamaz.Okul için belli yaş sınırları var.Bir çocuğun okulda eğitim-öğretim görebilmesi için bu yaş aralığında olması gerekir.Camilerde ise böyle bir sınırlama sözkonusu değil.Her yaştan,her kesimden insanların camiye gelme durumu var,her ne kadar insanlar camileri "huzurevi" gibi görseler de...

 "Huzurevi" dedim de aklıma geldi.Bundan iki sene önce yaz mevsiminde İstanbul'da bir hocamızın vekili olarak kısa süre görev yapmıştım.Tabi yaz mevsiminde  cemaatin yaş ortalaması düşüyor çocukların iştirakıyla.Şu husus da var ki günümüz çocukları,diğer bir deyişle "zamane çocukları",meşhur bir hocanın(!) deyimiyle de "ahir zaman uşakları" çok zeki.Namazın farzına durduğumuz vakit içeride koşturup duruyorlar,selam vermeye yakın ise  amiyane bir tabirle arazi oluyorlar.Yine birgün bu "ahir zaman uşakları" az önce bahsettiğim şekilde içeride gürültü yapıp dışarı çıkmışlardı ve namazımızı bitirip,ellerimizi mevlaya açıp dua ettikten,"el-fatiha" dedikten sonra cemaatin kıdemlilerinden birisi (yaşlı demek istemedim) ayağa kalkarak,cemaate dönerek ve "Kızım sana söylüyorum,gelinim sen anla" üslubuyla "Yahu bu cami çocuk bahçesine döndü!" diyerek sesini yükseltti.Biraz sinirlendim ama insanlara karşı kırıcı olmamayı biraz da mecburiyetten dolayı misyon edindiğim için,aynı üslup ile karşılık vermedim.Ama hiç cevap vermezsem içime oturacaktı tabiri caizse."Hacı abi sen hiç merak etme camiler çocuk bahçesi değildir,olamaz.Ama şunu unutma ki camiler huzurevi de değildir ve olamaz." dedim.Biraz kızsa da,bozulduğu mimiklerinden belli olsa da birşey demeden gitti.

 Konuyu değiştirdiğim için kusura bakmayın.(Yazı biraz uzasın diye değiştiriyorum,aramızda kalsın)Evet,Türkiye'de cami israfı var.Eğer benim gibi Karadenizliyseniz (veya değilseniz) iyi bilirsiniz.Özellikle Karadeniz Bölgesi'ndeki bazı köylerde,hem de küçük,nüfusu en aza indirgenmiş sayılabilecek köylerde en az iki adet olmak üzere devasa camilerin bulunduğunu bilirsiniz.Bu durumun sebebi genellikle köy halkının bir kısmının diğerine küs olmasıdır.Bu yüzden aynı camide namaz kılmamak için aynı köye bir cami daha yaparlar.Tabi bu durum her köyde mevcut değil.

 Yine geçenlerde bir haber okumuş ve deyim yerindeyse dumura uğramıştım.Mekan Doğu Karadeniz'de bir köy... Köy kahvehanesi ile cami arasında bir hayli mesafe var.Kahvede oyun oynarken namaz için caminin yolunu tutmak zor geliyor.Öyle ya, cami uzak.Buna bir çözüm bulmak gerekiyor.Dahiyane bir çözüm (!) buluyorlar.Kahvehanenin yanına bir cami daha yapıyorlar.Evet kahvehaneyi caminin yakınına taşımıyorlar,kahvehanenin yanına bir cami daha yapıyorlar.Kahvehane işletmecisi,"Kahve ile caminin arası uzaktı.Millet oyunu bırakıp camiye gitmekte zorlanıyordu.Şimdi herkes çok mutlu.Ezan okununca oyunu bırakıp camiye gidiyoruz,namaz sonrası eğlencemize devam ediyoruz." Fıkra gibi gerçekten.

 "Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de "Allah'ın ipine sımsıkı sarılın.Parçalanıp bölünmeyin." (Al-i İmran 3/103) buyuruyor.Bu ayet-i kerimenin camilerle olan ilgisini mi sorguluyorsunuz?Camilerin çokluğunun müslümanlar üzerinde bazı olumsuzluklara sebep olabileceğine inanmayanlardan mısınız? Bakın, değerli bir hocamızın bize anlattıklarını sizlerle paylaşacağım,belki o zaman bana hak verirsiniz.
 
 Geçtiğimiz mart ayında Diyanet İşleri Başkanlığı Bolu Eğitim Merkezi'nde yaklaşık bir ay süren tedrisat dönemimizde Bünyamin Albayrak isimli hocamızın anlattıkları çok düşündürücüydü.Hocamız Hollanda'da görev yapmıştı ve bize izlenimlerini aktarıyordu.Birgün dedi ki:"Hollanda'da bir grup müslüman bir araya gelsin ve cami yaptırmak için yönetime başvursun,anında izin verirler." Biz o esnada "Vay beeee! Gavurdaki hoşgörüyü görüyor musun? Helal olsun..." diyip sazanlık yaparken hocamız "O kadar saf olmayın.Oranın idarecisinin Yahudi bir danışmanı var,kendisine bu husus sorulduğunda adam diyor ki "Kim böyle bir istek ile gelirse hemen izin verin,bunlar (müslümanlar) bir arada olurlarsa,birlik olurlarsa bizi dahi koltuğumuzdan edebilirler.Ne kadar bölünürlerse bizim için o kadar kar."Arkadaşlar Avrupa'da ne yazık ki durum böyle.Camiler arasında dahi kamplaşma var,biri diğerinin camisine gitmiyor."

 Peygamberimiz de bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
 "Ümmetimin son zamanlarında mescidlerini süsleyip kalplerini harap bırakan,elbisesini sakınıp koruduğu kadar dinini sakınıp korumayan,dünya işlerinin yolunda gitmesi uğrunda dinini vasıta yapmaya aldırış etmeyen bir takım insanlar türeyecektir." (Hakim,Son Zamanlarla İlgili Hadisler,s.27)

 Bu hadis-i şerif günümüzü ne güzel tasvir ediyor değil mi?
]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Cesur İnsanlar... http://www.yazamak.com/yazi/33/cesur-insanlar http://www.yazamak.com/yazi/33/cesur-insanlar
 Aslında dini konularda yorum yapmak,yapabilmek güzel bir şey.Ama bu sadece bazı itikadi meselelere, emir ve yasakların hikmetine ve dini ritüellerin şekline ilişkin.Günümüzde bazı kişiler ise(ki bunların büyük çoğunluğu art niyetli kimseler) dini hükümler ve özellikle yasaklanan fiiller hususunda hiçbir bilgiye ve donanıma sahip olmadan, mesnedsiz açıklamalarda bulunmaktalar.Bir fizik problemini çözmesi için ya da bir İngilizce metni tercüme etmesi için konuya vakıf olmayan bir vatandaşın kapısını çalsak,"Ne anlarım ben bunlardan!" karşılığını alırız şüphesiz."Bence..." ile başlayan bir cümle ile konu hakkında yorum yapıp bizi aydınlatacağı (!) da beklenemez.Ama dini bir problemi çözmesi için aynı vatandaşın kapısını çalsanız,birdenbire,dünyada eşi benzeri anasından doğmamış bir allame-i cihan ile karşı karşıya gelirsiniz.Fakat ne hikmetse her kelimesinin başında bir "Bence..." vardır bu vatandaşın.
 Özellikle ilk dönem İslam alimleri "Diliniz yalana alışmış olduğu için her şeye "şu haramdır,şu helaldir" demeyin.Zira Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz.Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler" (Nahl 16/116) ayet-i kerimesini dikkate almışlardır.Kur'an ve Sünnet haramı belirlerken kaideyi ele almış ve belirli durumların hükmünü belirtmiş olup ince detaylara girmemiştir.Bu detaylarla ilgili olarak da İslam alimleri yukarıdaki ayet-i kerimeyi göz önünde bulundurarak,"haram" tabiri ile Allah'ın açıkça haram kıldığı hususları kasteder,hakkında açık ve kesin delil bulunmayan şeyler için ise "haram "demekten kaçınırlar,bunları ifade için daha çok "mekruh,hoş değil,doğru değil,sakıncalı,caiz değil" gibi tabirleri kullanırlardı.Tabi bu, tam zıddı için de geçerliydi.
 Ama ne yazık ki günümüzde inandıkları gibi yaşamadıkları için yaşadıkları gibi inanmaya başlayan bazı kimseler "kılıfına uydurmak" hususunda çok maharetliler.Bunda şüpheli şeylerden kaçınmamanın ,dinimizce kerih görülen davranışların sıkça ve fütursuzca yapılmasının da rolü büyük.Zira bunu sıkça yapanlar bir müddet sonra haramları da rahatça işleme cür'eti gösterirler.Bir müddet sonra "Kılıfına uydurma " konusunda uzman olurlar.Bir sonraki menzil ise felaketin ta kendisidir.

 Geçenlerde bir haber sitesinde gezinirken "Piyango haram mı?" başlığı altındaki bir haber dikkatimi çekti.Haberde şu ifadeler yer alıyordu:"Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanvekili Prof.Dr. Saim YEPREM'in "Piyangonun her türlüsü haramdır" sözlerine ilahiyatçılardan farklı tepkiler geldi.Bazı ilahiyatçılar Milli Piyango'nun, Mehmetçik Vakfı ve Çocuk Esirgeme Kurumu başta olmak üzere birçok kuruma yardım aktardığını dolayısıyla buna direkt olarak "haram" demenin doğru olmayacağını söyledi.
 Bazı ilahiyatçılar da piyangonun haram olduğunu,başka kurumlara aktarılmasının bu sonucu değiştiremeyeceğini savundu."

Bazı ilahiyatçılar, bazı kurumlara yardım aktarıldığı için piyangonun haram olmadığını savununca şu soruyu sormak geldi içimden:"Yarın Tekel bir açıklama yapsa. "Artık yıllık ciromuzun% 25 ini bazı vakıflara ve sosyal yardım kuruluşlarına aktaracağız" dese,o zaman da alkollü içkinin haram olmayacağını mı savunacaksınız?
 
 Sonra şu ayet-i kerimeyi hatırladım."Allah'ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler (var ya),işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar.Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşacak ne de onları arıtacaktır.Onlar için elem dolu bir azap vardır" (Bakara 2/174)
 
Ateşe dayanıklı (!), cesur insanlarımız ne kadar da çok....
Son olarak yukarıda sözünü ettiğim habere yapılmış bir yorumu aktarmak istiyorum.Yorum aynen şöyle:"Alan memnun,satan memnun.Neden haram olsun ki..." 

 Ben de diyorum ki."Güler misin,ağlar mısın?"

  ]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35