Coşkun Erdoğan - http://www.yazamak.com/yazar/coskunerdogan http://www.yazamak.com/rss/coskunerdogan Coşkun Erdoğan'ın Yazamak Ögeleri tr-TR Coşkun Erdoğan - coskun.erdogan at istanbul dot com Copyright 2008 İSLAM MÜZESİ http://www.yazamak.com/yazi/236/islam-muzesi http://www.yazamak.com/yazi/236/islam-muzesi Prof. Dr. Fuat SEZGİN’in bu muhteşem projesi sonunda hayata geçirildi. Öncelikle bu projede emeği bulunan herkese en kalbi teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

Geçmişi hatırlamadan geleceğe kanatlanmak mümkün değil. İstikbal göklerde olduğu kadar köklerdedir de. Türk insanının köklerine ulaşmasını sağlayacak bu anlamlı çalışma, her yönden takdiri hak ediyor. Ancak geçmişteki mefahirle övünmek yeterli midir? Atalarımızın elimizden yitip gitmiş başarılarını hatırlamak bize ne kazandırır? Geleceğimiz de mazideki gibi muhteşem olabilecek mi? Bu gibi sorular, zihnimizi kurcalayıp duruyor.

İslam Bilim Müzesinin İstanbul’da kurulmuş olması güzel bir gelişme elbette.
Müslümanların dünya biliminin gelişmesi için sağladıkları katkılar, bilhassa Avrupalı bilim çevreleri tarafından unutulmuş ya da bilinçli bir şekilde unutturulmuştu. Zira İslam’ın bilim anlayışı, her ne kadar amprik (deneysel) bilgiyi önemsiyorsa da ilahi olanla barışıktı. İnanç ve bilim birbirinden ayrışık değildi. Bilim, Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının
anlaşılması için bir fırsattı. İbn-i Sina da, İbn-i Rüşt de, Fârabi de bu gerçeğe inanıyordu. İslam medeniyetinin bilim anlayışını asıl farklı kılan, işte bu bakış açısıdır.
Avrupa’da ise bilimsel düşüncenin serüveni oldukça farklı bir seyir takip etmiştir. Avrupalı, bilimle uzlaşabilmek için diniyle, Kilisesiyle kavga etmek zorunda kalmıştır. Kuşların havada nasıl uçtuğuna dikkat çeken, anne karnındaki bebeğin bütün oluşum safhalarından bahseden, pek çok ayetinde rüzgârın, yağmurun, denizlerin, göklerin bilimsel sırlarına işaret eden Kur’an-ı Kerim’in, “akıl etmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?” vb. ikazlarıyla en azından günde beş vakit muhatap olan Müslüman, elbette bilimle barışık olacaktı. Hıristiyan için bilim ve mantık ne kadar dinden uzaklaşma sebebi olarak görülüyorsa, Müslüman için de o kadar Allah’ı tanıma (Marifetullah), O’nu sevme (Muhabbetullah) vesilesi olarak kabul ediliyordu.
Avrupalı Hıristiyanlar, naklin akıldan, mantıktan üstün olduğunu kabul ederler. Hatta Teslis (Üçleme) akidesi gibi mantık dışı inanışların izahı kendilerinden istenildiğinde verdikleri en güçlü cevap yine İncil’dendir. Bu gibi cevaplarda hiçbir mantıksal izah armaya gerek yoktur. “Çünkü Tanrı'nın "saçmalığı" insan bilgeliğinden daha üstün, Tanrı'nın "zayıflığı" insan gücünden daha güçlüdür.” (Korintliler 1-25)

Tanrı’ya ait olduğu inanılan bir saçmalığın, insan bilgeliğinden daha üstün olduğunu savunan bir inancın herhalde bilimle dostça yaşaması beklenemezdi. İşte sırf bu gibi inançların saikasıyla Ortaçağ’da Kilise, Müslümanların eserlerinin etkisiyle bilimsel araştırmalara girişen Hıristiyan bilim adamlarını aforozdan, idam etmekten çekinmemiştir. Bugün Avrupalı bilim adamlarının neden inançtan kopuk olduğunu bu tarihi tecrübeler izah eder sanırım.
Elbette ki Hıristiyanlığın bilime bakış açısının İslam’a da genellenmesi büyük bir mantık cinayeti olacaktır ki, ülkemizde de, pek çok dünya ülkesinde olduğu gibi bu cinayet tekrar tekrar işlenmiştir. Avrupalı bilim adamlarını dinden soğutan temel önerme şuydu:
Hıristiyanlık (Kilise) bilimin gelişmesini engellemiştir.

İnsan, akıllı ve mantıklı bir varlıktır.
Akıllı ve mantıklı bir varlık olan insan, elbette bilime yönelecektir.
Kilise, bilimsel gelişmeyi engellediğine göre insanın fıtratına zıttır.
İnsanın fıtratına zıt bir inanış, insan için doğru, kesin ve kurtarıcı bir çözüm olamaz..

Haklı olarak zihinlerinde bu önermeleri geliştiren Avrupalı bilim adamları dinden yani Hıristiyanlıktan ve onun bütün değerlerinden soğudular, hatta nefret ettiler. Yanlış olansa şuydu. Bu mantıksal kabullerini bir din ve semavi inanç olduğu için İslam’a da teşmil ettiler. Yani önermelerini şöyle devam ettirdiler:

Hıristiyanlık bizim için en üstün inanç sistemiydi.
O inanç sisteminin bile insanlığın fıtratına uygun olmadığı ortaya çıkmıştır.
Buna göre diğer inanç sistemleri hayli hayli insan fıtratına ve aklına zıttır.

Elbette hemen anlaşılacağı gibi bu önermeler subjektif yargılardan kaynaklanan hataları da içinde barındırıyordu. Bir kere dünyanın büyük ve güçlü bir bölümü için en üstün inanç Hıristiyanlık değil, İslam’dı. Zira İslam, Hıristiyanlığın aslından uzaklaşmış esaslarını tamir etmek için gönderildiğini savunuyordu. İşte buradaki en büyük yanlış, Hıristiyanlıktan irtidat eden Avrupalı bilim adamlarının inancı terk etme gerekçelerini aslında Hıristiyanlıktan oldukça farklı olan diğer inanış sistemleri için de genellemeleri
olmuştu. Bir kere Hıristiyanlıktan dönmek için öne sürülen hiçbir gerekçe İslam dini için öne sürülemezdi.

Akıllı ve mantıklı bir varlık olan insan elbette bilime yönelecektir.
Kilise, bilimsel gelişmeyi engellediğine göre insanın fıtratına zıttır.
İnsanın fıtratına zıt bir inanış, insan için doğru, kesin ve kurtarıcı bir çözüm olamaz..
Şeklinde ifade edilebilecek önermeler İslam için oluşturulduğunda anlamsızlaşıyordu. Nietzsche de bu gerçeği fark edenlerin en başında geliyordu. Hazırladığı yasaların birinci maddesi oldukça açıktır

 “Madde bir- Doğaya her türden aykırılık, günahtır.”(Anti-Christ-Deccal sh. 100) Aynı kitabın 94. Sayfasında ise şunları diyordu Nietzsche: “Müslümanlık Hıristiyanlığı hor görüyorsa, bin kez haklıdır…” “Hıristiyanlık bizi antik kültürün mirasından etti, daha sonra da bir kez daha, Müslüman kültürün mirasından etti”
Görüldüğü gibi İslam ve Hıristiyanlık doğayı, nesneleri anlamlandırma konusunda birbirinden oldukça farklı yollara sahip. Hıristiyan bakış açısı metafizikle (çoğu zaman batıl inanışlarla) hakikati içi içe geçirir. Tanrı ve İsa’yı iç içe geçirdiği gibi. Hıristiyanlık inanışında Şeytan insan şekline girebilir. Orta Çağ’da Cadı Avı kutsal başlığı altında katledilen masum kadın ve kızların âhları hâla yüreklerimizi dağlar. Yani bu inanışa
göre gerçeklik asla kesin değildir. Her an her yerde vampirler, canavarlar ortaya çıkabilir. Haç ya da sarımsak bile çoğu zaman işimizi görmez. Kurbanlar acı bir sonla yok edilir. Hıristiyanlıktaki bu gibi inanışların Müslüman toplumlara yansımaları olmakla birlikte İslam’da durum böyle değildir. Kur’an kâinatı olduğu gibi tasvir eder. Herkes kendi işini yapmaktadır. Melekler, cinler, şeytanlar vardır ve haktır. Ancak onların boyutları farklı bir boyuttur ve Allah onların insanlara zarar vermesini yasaklamıştır. Zerreler, gezegenler, kuşlar ve diğer bütün canlılar Allah’ın emirlerine itaatkârdır. Manevi varlıkların zararları
manevidir. Bütün varlıklar aslında Allah’ın isimlerinin yansımalarından ibarettir. Zaten insana taşıyamayacağı hiçbir yük de yüklenmez. Hiçbir şey başı boş değildir. Hz. Muhammed’in mucizesi kendine ait değildir. Onu Allah yapmaktadır. Hatta insanların ürettikleri giysileri ve diğer aletleri de Allah yapmıştır.

Bu durumda insan derin bir güven duygusu içine girer. Devamlı şüphe ve korku içinde yaşamaktan kurtulur. Bütün dizginler, her yerde hazır ve nazır olan Allah’ın elindedir. Onu bulan bütün dertlerinden ve sıkıntılarından kurtulur. Ne haça, ne sarımsağa, ne Kiliseye ne de başka bir aracıya ihtiyaç vardır. Sıkıntı anında her nerede olunursa olunsun Allah’a samimi olarak yönelmek yeterlidir.
İslam mantıkla ve bilimle özünde uyumlu, Kilise ise mantık ve bilimle cevherinde kavga halinde görünüyor.

İslam’ın doğmasıyla birlikte birkaç yüz yıl içersinde Müslümanların bilim ve hikmeti olabildiğince yüceltmeleri, en önemli keşifleri yapmaları bu gerçeği ispatlıyor. Hıristiyan dünyanın bilimle uzlaşması ise ancak onunla binlerce yıl süresince ettiği kavgaların ardından gerçekleşmiştir. Bu uzlaşmanın ardında, bilimle özdeşleşmiş Müslüman dünya ile yarışma kaygısı da yok değildir. Doğduğu gibi bilimi kucaklayan bir din, başka gelişmelerin zorlamasıyla zoraki bir tercihle bilimle barışmış bir din…

Bugün Hıristiyanlık tarihteki Müslüman bilginlerin teoloji görüşlerinin yanı sıra, felsefi ve dini savlarının etkisinde kalmış görünüyor. İbn-i Sina’nın, İbn-i Rüşt’ün ve diğerlerinin Hıristiyanlık teolojisine yaptığı katkıları kimse görmezden gelmemelidir. Bugün, vaftiz edilmeden ölen çocukların günahsız olduğunu dolayısıyla cennete gidebileceğini söyleyen Kilise, bunca bin yıl sonra İslam dininin işaret ettiği noktaya gelmiş oldu. “Birbirinizi Rab edinmeyin” diye emreden Kur’an, Ruhbanlık sisteminin çöküşünde,
etkisizleşmesinde az mı etki sahibidir? Hatta bugün Hıristiyanların zihinlerinde canlandırdıkları Cennet ve Cehennem tasvirleri ne İncil’de, ne de Eski Ahid’de bu denli tefarruatlıdır. Hıristiyanların zihinlerinde canlandırdıkları cennet ve cehennem yaşantılarının en azından onda altısı Kur’an-ı Kerim kaynaklıdır. Hz. İsa’nın insan olduğu, teslis inancının yanlışlığı gibi konularda da elbet Hıristiyan dünya, Kur’an’ın dediği yere gelecektir. Çünkü o yer mantığın, doğanın ve bilimin sözünün geçtiği yerdir. Bu da Kur’an-ı Kerim’in apayrı bir mucizesi olmaktadır.

İstanbul’da açılışı gerçekleştirilen İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi, bütün bu iddialarımızı nesnel ölçütler ve deliller ışığında ispatlayan önemli bir merkezdir. Müslümanlar daha 7. ve 8. yüzyıllarda ilmi çalışmalara başlamışlardı. 8. yüz yılda Halife Harun Reşid döneminde antik Yunanın ve diğer bazı medeniyetlerin felsefi, bilimsel metinleri süratli bir şekilde tercüme edilmişti. Bu çalışmalar Allah’ın rızasını kazanmak için yapılıyordu çünkü Hz. Muhammed’in “İlim Çin’de de olsa gidip, alın!” ve Kur’an-ı Kerim’in “Oku! Seni yaratan Rabbinin adıyla Oku!”, “Düşünmeyecek misiniz?” gibi nasihatleri; emirleri onları kamçılamış, adeta şahlandırmıştı. Onlar için ilim öğrenmek, tefekkür etmek diğer bütün nafile ibadetlerden daha hayırlı idi.
Bilime önem veren bu inanış, Hıristiyanlıkta olduğu gibi dine dışarıdan girmiş değildi aksine dinin tam da merkezinde, özündeydi. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri, Hz. Muhammed’in hadisleri bu gerçeği açıkça ortaya koymaktaydı.
Bugünse Müslümanlar dinin merkezinden yani özünden uzaklaştıkları için bilim ve hikmet arayışından da uzaklaşmış oldular. Dolayısıyla onların temsil ettikleri -ya da temsil etmeleri gereken- din de bilim karşıtı olarak algılandı. Halbuki çoğu zaman yan yana gördüğümüz nesneler, birbirlerinin sebebi ya da sonucu olmak zorunda değildir.
Yani ne çiçeğin üstünde gördüğümüz arı çiçeğin sonucudur, ne de o rengârenk çiçek arının bir ürünüdür. Müslümanlar, İslam çiçeğinin üzerindedirler ve bugünkü halleriyle çiçekle irtibatları konak-konar ya da kamuflaj-saklanan irtibatından öteye göçmez. İslam, kendi ayıplarımızı, eksikliklerimizi örtmek için çok güzel bir konaktır.
Halbuki arının, o renkli ve mis kokulu çiçeğin üstünde miskinlik etmekten öte vazifeleri vardır. Çiçekten bal toplayacaktır ve çiçeğin tenasülünün devamına, bekasına hizmet edecektir. Üzerine konduğu çiçeği sokmaya çalışması, çiçeği yok etmek istercesine iğnesini çiçeğin rengârenk yapraklarına zerk etmesi ise, çiçeğin değil arının sonu olacaktır. Bugünkü Müslümanların perişan hali İslam’ın değil, kendi tembelliklerinin vahim bir sonucudur. Üstelik farkında olmadan dinlerini tahrip etmekten de çekinmiyorlar.
Bu da onların sonu oluyor elbette. Arı yeniden vazife başına dönene kadar çiçeğin güzelliği anlaşılamayacaktır. Vızıltılarımızın ise hiçbir önemi yoktur. Çünkü ortada o çiçeğin güzelliğini gösterecek tatlı ve kokulu bir bal yoktur. Bu ise kesinlikle çiçeğin değil arının suçudur.
İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi ecdadımızın İslam çiçeğinden özümseyip ürettiği balların sergilendiği bir kovan gibi. Eserlerden anlıyoruz ki onlar, vazifelerini çok iyi yapmışlar. Ve yine eserlerin çeşitliliğinden, zenginliğinden anlıyoruz atalarımızın kondukları o rengârenk çiçek, tam bir bal deposu. Üstelik o güzel çiçeğin bekasını sağlamak adına ellerinden geleni yapmışlar ki bugün o hoş çiçeğin tohumları bizim yüreklerimize kadar ulaşmış durumda. Şimdi diğer bütün soruları bir kenara bırakarak çok önemli bir soruya
cevap vermemizin zamanı geldi:

Günümüzde İslam çiçeğinden bal üretilmiyor ya da oldukça az üretiliyor olması, o rengârenk ve hoş kokulu çiçeğin suçu mudur yoksa bazı tembel; tahripkâr arıların mı? Bu sorunun cevabını mutlaka vermeliyiz arı kardeşlerim, mutlaka!

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Önden Gidenler İçin http://www.yazamak.com/yazi/229/onden-gidenler-icin http://www.yazamak.com/yazi/229/onden-gidenler-icin Yalnız bir yemin kaldı aramızda
Ben şimdi bu yanda
Kasılmış çıplak bir kurşun gibiyim
Namluda.

Onlar gittiler
Topraktan bir işaret taşıyarak alınlarında
Ben şimdi bu yanda
Gerilmiş bir an gibiyim
Doğumla ölüm arasına.

Onlar gittiler
Gelen zamandan bir haber gibiydiler.
Ben şimdi bu yanda
İçilmiş bir and için bekleyenim
Kurulmuş saat gibi.

Onlar gittiler
Giderken bir muştu gibiydiler.

(Ankara,1968)
 

Erdem Beyazit ]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Henüz On sekiz http://www.yazamak.com/yazi/179/henuz-on-sekiz http://www.yazamak.com/yazi/179/henuz-on-sekiz

Henüz On sekiz

Bir çiğ tanesi
Bir papatya tarlası
Minicik bir serçe
Yeni uyanmışım gibi güne
Taptaze
Sayamadım yılları
Sorsan yüreğime
Henüz on sekiz

Bir kelebek
Göğe işlenen yedi renk
İşte bendeki yürek
Sorma yılları sayamadım
Sorsan yüreğime
Henüz on sekiz

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Otuzundayım http://www.yazamak.com/yazi/166/otuzundayim http://www.yazamak.com/yazi/166/otuzundayim



Artık otuza merdiven dayadık demek
Oysa otuz çocukken çok büyük bir sayıydı
Şimdi ben otuzumda
Şimdi gözlerimi oğuşturuyorum
Uykudan dün yatıp sabah kalktım oysa...
Zaman ne çabuk geçmiş
Otuz alışamadığım sayı
Yaşların en tuhafı
Isınamadım otuzuma
Bence insan hep yirmilerde kalmalı
Durakta inecek var deyip

Geriye el sallamalı

(Yaş 36 oldu bu arada zaman ne çabuk akıp geçiyor. Daha otuzlu yaşlara  alışamadım )
]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

MİLLET RUHU http://www.yazamak.com/yazi/162/millet-ruhu http://www.yazamak.com/yazi/162/millet-ruhu   Bu yazıyı yazmayı üç gündür düşünüyordum çünkü millet ruhunu tekrar kavramız gerektiği inancındayım. Ayrıca son zamanlarda milletimizin değerleri konusunda bazı kesimlerin konuşması ve kurtuluş savaşımızın bu inançlar uğruna yapıldığının unutulması beni düşündürmektedir. Bu arada validemin ve kız kardeşimin Çanakkale gezisindeki hisleri ve Çanakkale destanındaki bazı olaylar beni duygulandırmış ve bu yazı yazmamın sebebi olmuştur. Bu ruhu biraz olsun anlayabilmek için Çanakkale Destanı’ndan kesitler aktarmak yararlı olur kanısındayım.

  Beni çok etkileyen birçok hadise var. Ancak bunlardan bir iki tanesini aktarmak istiyorum. Savaşın sonuna doğru yokluk, kıtlık son haddini buluyor. Mehmetçikte ekmek derdi başlıyor. Arpa, yulaf, süpürge tohumu katarak ancak el kadar küçük ekmek yapıyorlar. Mehmetçiğin ondan da bir şikâyeti yok. İşte böyle bir günde mutfak görevlisi Mehmetçikler o taze ekmekleri esir düşman subaylarına veriyorlar. Kendileri bayat ekmekleri yiyorlar. Adamlar şüphelenip yemiyorlar. Erler gelip lisan bilen yüzbaşıya diyorlar ki: “Kumandanım, bunlara taze ekmek verdik, yemiyorlar. Neden yemiyorlar bir bak.”Bayılıyorum bu duyguya. Daha dün kendisine kurşun atan insanlara taze ekmeği veriyor, kendisi bayat ekmek yiyor. Bu nasıl bir duygu derinliği?
Yüzbaşı soruyor; ‘oğlum niye böyle yaptınız?’ Hepsinin  verdiği cevap aynı. Kumandanım, ‘biz köylük yerden geldik. Köy çocuklarıyız. Bayat ekmek yemeğe alışkınız. Velâkin bu herifler muhallebi çocukları, bayat ekmek yemeğe alışmamışlar. Madem besliyoruz, taze ekmeği verelim de adam gibi karınlarını doyursunlar dedik.’ Açıklama bu. Bu savaş ortamında yazılmış bir sevgi destanıdır. Kumandan bunu tercüme ediyor ve ekmek temizdir, afiyetle yiyin diyor ama düşman subayları yine yemiyorlar. Sevgisiz bir medeniyetin insanları oldukları için bunu anlayamıyorlar. En sonunda askerler ekmeklerin ucundan birer parça yiyince yemeğe razı oluyorlar. Aslında bu milletin ruhu hala budur. Bu ölmedi ama bunu geliştirmemiz sağlamlaştırmamız lazım.

Ekmek deyince başka bir destan aklıma geldi. Sadece bu anlatacağım hakikat yüreklere hâkim olsa biz bu ülkede kardeş oluruz, başka bir şey olmaz.

Mehmetçiğin bacağı bir top mermisinin şarapnel parçasıyla parçalanmış. Oluk gibi kan akıyor. Bir sedyeye koyup bir kenara taşıyorlar. Askeri doktor bakıyor, ‘oğlum buna yapacağımız bir şey yok. Elimizde sınırlı imkânlar var. Bir şey yapamayız.’ diyor. Diğer askerlere ‘şöyle bir serin ağacın altına götürün de son anında kendisine bir teselli verin’ diyor. Askerler ne teselli versinler. Bütün maddi şeyler bitmiş. Şöyle diyorlar; “Mustafa Çavuş ne mutlu sana. Bak şehit oluyorsun. Şehitlerin duası makbul olur. Bize de dua et! Biz de şehit olalım!” Bu imanla söylenir. İmansız söylenecek söz müdür bu? Şimdi bu sözün içinden imanı aldık, emaneten bir kenara koyduk. Hadi tercüme edin. Ne kadar sevimsiz, ne kadar anlamsız oluyor. ‘Mustafa Çavuş ölüyorsun. Öyle bir dilekte bulun da biz de ölelim.’ İmanı aldın mı hiçbir değeri kalmıyor. Onlar böyle konuşurken, içlerinden biri bakıyor, sargı yerine yeni ekmekler gelmiş. Koşuyor hemen bir ekmek alıp geliyor. O kanlı elbiseleriyle sedyede yatan Mustafa Çavuş’a bir dilim uzatıyor. ‘Mustafa Çavuş! Bak taze ekmek geldi. Bir dilim ye!’ Ölmek üzere olan insana ekmek verilir mi ama yapacak başka bir şey de yok. Bir dilim uzatıyor. Mustafa Çavuş alıyor, ağzına getiriyor öyle duruyor. O kahraman ki, kaç zamandır belki hiç ekmek yememiş. ‘Al kardaş, yemeyeceğim’ diyor. Israr ediyorlar konuşmuyor. O kahramanlar ki çok ısrar etmeden de konuşmazlar. Israr üzerine şu muhteşem açıklamayı yapıyor.

“Gördüğünüz gibi ben ölmek üzere olan birisiyim. Ekmeği ben yersem, ekmeğin bana vereceği kuvvet benimle beraber boşa gider. İsraf olur. Sen bunu sağlam bir askere ver de, ona kuvvet olsun. Düşmanla iyi çarpışsın!”

Şimdi biz bu yüreğin neresindeyiz bile demeye cesaret edemiyorum. Bu nasıl bir duygu. Son bir lokma ekmeği yemeye kendisinde hak görmeyen bir kahraman. Ama 93 sene sonra bu ülkenin değerleriyle oynamak isteyen  insanlar ortaya çıktı. İşte bu birçok alanda Çanakkale ruhunu kaybettiğimizin delilidir. O ruh varken öyleydik, o ruh yokken böyleyiz.

Fethullah Gülen Hoca Efendinin Millet Ruhu Şiiri benim hislerimin de bir tercümanıdır dinlemek isterseniz buyrun efendim  

 

]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35

Merhaba Dostlar http://www.yazamak.com/yazi/158/merhaba-dostlar http://www.yazamak.com/yazi/158/merhaba-dostlar
Savaşlar, kavgalar, çıkar amaçlı yok etme senaryoları, nefret ve insanlık dışı ilişkilerin gündemimizden hiç düşmediği; günlük yaşantımızı altüst eden bunca can sıkıcı olayların arasında barış, sevgi, dostluk, huzur ve mutluluk içeren yazılarımla yanaklarında oluşacak olan tebessümün kaynağı ya da sebebi olmak istiyorum. tüm gelir kaynağının, insan sevgisi, dostluk ve paylaşıma dayalı güzel ve huzur dolu dakikalar geçirmeniz temennilerimle...


Coşkun ERDOGAN ]]>

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined property: stdClass::$pubdate

Filename: views/rss_listeleme.php

Line Number: 35