0

İslam

01.08.2008

Güneş doğuyor, Ay gidiyor… Ay Doğuyor, Güneş gidiyor…. Bu müthiş mesaii hiç bir vakit şaşmıyor! Ne Güneş nede Ay bir gün olsun mesaii sini aksatmıyor… İşte Müslümanda böyle olmalı!

 

“Allah sizi yarattı, sonra da sizi öldürecektir. İçinizden kimi de, biraz bilgiden sonra eşyayı önceki bildiği gibi bilmesin diye, ömrün en kötü çağına kadar yaşatılır. Şüphesiz ki Allah çok bilgili ve büyük kudret sahibidir.” ( Kur’an-ı Kerim -Nahl Sure:16 / 70- )

 

Evet Allah’ın kelamı böyledir. İnsan dünyevi işlerde çok gayretlidir. Uyumaz, gezmez, çoğu şeyden vazgeçer hatta bazıları beslenmesini bile aksatır da dünya işlerini yine yetiştirir tamamlar. Şimdi burada bir samimiyetsizlik bir inanç zayıflığı ortaya nufuz ediyor zira Allah sevgisi içimize tam manada yerleşmiş olsa gözümüzü bile kırpmaya zaman bulamamamız gerekmektedir. Gerçek Müslüman Allah’dan korkmaz! Şimdi bu sözümü ayıplayanlarınız olacaktır muhakkak fakat Korku; zarar gelecek şeyleredir.Allah El-AFÜVV C.C. dür ( Çok affeden, bağışlayan ). Allah bizi kendisinden korkalım diye yaratmadı Allah bizi kendisine kulluk etmemiz için yarattı. işte bu ince hesabı anlayamayan Müslüman aleminin ağzında gezen “korku” kelimesi tüm dünya üzerinde Müslümanlığın imajını çok değişik bir hal ile ortaya koydu ve insanlar belkide “korkularından” Müslümanlığa yaklaşamadılar. Halbu ki Müslümanlık hoşgörü, şefkat, kardeşlik, merhamet dinidir. Bu şuna benzer bir öğretmen öğrencisine bir ödev verse ve o öğrenci o ödevi yapmasa ertesi gün okula giderken öğretmeninden çekinir, korkar… Bunun nedeni vazifeyi yerine getirememesindendir. Allah korkusu dediğimiz bu mühtiş manzara bundan ibarettir. Geri kalan tüm mevzuuat “Müslümanım”diyen tüm İnsan için korku gerektirmez. Vazife yerine getirildiği sürece korku yerini merhamete, hoşgörüye ve huzura bırakacaktır…

 

İşte İnsan her işte sürekli “Neden” aradığı için “Nedensiz” meseleleri kabul edemiyor. Muhakkak bir neden ile yola çıkmak istiyor fakat dünyevi işlerde “neden” vardır… “Neden öleceğim?” diyemeyiz mesela…! İşte bu belirsizlik imansız insanın kafasını karıştırmakdadır… Yavrusu hasta olan Anne bütün gece uyumuyor yavrusunun başında öylece bekliyor… Halbuki Namazlarda bekliyor…? Evlat, para, eşya, varlık bunların tümü İmtihandır! Müslümanın rızık korkusu olmamalıdır! Bu “Ben Müslümanım Allah nasıl olsa rızkı verir evimde oturayım, ibadetlerimi yapayım” manasına asla gelmez. Peygamber bizim örneğimizdir! Bakınız örnek alınız… Müslüman sanatkardır! Sânatı ile dünyaya örnektir. Sanat Allah’ın Sani sıfatındandır. En büyük sanatkâr Allah’tır…

 

Çalışmalı…
Hemde çok çalışmalı ilimde, bilimde, kültürde Müslüman dünyaya örnek olmalıdır. Fakat çalışırken asla ve asla ibadet aksatılmamalıdır… Unutulmamalıdır ki dünyevi herşey imtihandır, gelip geçicidir… Bu gün ayağında 500 lira lık ayakkabı olan insan ile açlık dan ölen insan yan yana defnedilir. Toprağın üstünde adaletsiz dolaşan garip mahluk İnsan toprak altında muazzam bir adalete mazhar olur…

 

Çalışmak ve Varlık her ne kadar Nimet olsada bize bir nebzede olsa Ahireti unutturduğu ve ibadetleri aksattırdığı anda Nimet sıfatından günah sıfatına bürünür.

 

Çalışalım… Öğrenelim… Görelim… Bilelim…
Müslüman alemi olarak Dünya’ya ışık olalım.
Ama asla kendi Işığımızı unutmayalım.

 

Mesut…

Fotoğraf: http://issam-zerr.deviantart.com/art/Peace-Islam-6423322

Mesut Çelik Tasarım & İnternet Reklamcılığı İnanç kategorisinde yazmış.
“Deniz kenarında simidini kemiren bir yavrunun suya düşürdüğü susam tanesi, elbette ki, milyonlarca balık arasında yalnız biri tarafından yutulur ve bu hal, namütehani muğlak İlãhi muhasebenin mutlaka hususi bir kaydını belirtir.” diyor Necip Fazıl kitabında ( Sosyalizm, Komünizm ve İnsanlık )… 

namaz__.jpgEl - Esmãü’l-Hüsnã nın tecellisi olması gereken insan Esmãü’l-Hüsnã ‘ nın er-RAHMÃN C.C. ( Yarattığı bütün canlılara nimet veren, mü’min -kãfir ayırmadan bütün kullarına merhamet gösteren.) sıfatını sanki bilmiyor ya da ( hãşã ) bu sıfata güvenmiyorda bin bir türlü kaygılara giriyor zamanı hiçe harcıyor.

Para kainatta hiç bir zaman emeğin karşılığı olamamıştır! Kumar masalarında bir kağıda 50 bin ytl yatıran herif diğer tarafta 50 bin ytl için kendi ömrü gibi 5 ömür yaşaması gereken maden işçisi. İşte bu küçük örnekten de öğreniyoruz ki düzensizlik, zıtlaşmalar, aksi ve sinirli hareketler bu fãnii aldatıcı dünyanın kor ateşidir. Emek farz ibadetleri alı koymadığı ve helalinden olduğu sürece İbadettir. İşte burda bir mevzuu çıkıyor ki karşımıza ne paralar nede altınlar söz konusu olabiliyor. Emek bu çerçevede İbadet olduğundan bu harcanan çaba ve fanii yorgunluk Asr-ı Saadet’te karşılığının misli ile mükãfatlandırılıyor. 

İnsan doymuyor hep Rızık sız kalma korkusunda çabalıyor çabalıyor… Bilmiyor ki malı koruyan Zekat’tır ve yine bilmiyor ki malı bereketlendiren Sadakadır. İşte bu karmaşada er-RAHMÃN C.C. sıfatına nail olduğunun farkına varamıyor.
İslam şairi Sãdi İnsanı şöyle tarif ediyor;

” - Tek damla kan ve bin kaygı… ”

Görülüyor ki İnsan binler kaygı içinde fakat gel gelelim ki insan bu kaygıların bu kalabalığın içinde yinede yalnız ölüyor. Malın canın yonğası olduğunu herkes kabul ediyor fakat onu paylaşmayı bazıları kabullenemiyor. Malını bu dünyada sandık sandık biriktiren budala bilmiyor ki Yaradanın bir sıfatı da el-VÃRİS C.C. ( Bütün servetlerin tek varisi, gerçek sãhibi. ) ‘ dir.

Şimdi El - Esmãü’l-Hüsnã ‘ nın her ismini kendimize tecelli etme vaktidir. Para, mal, mülk kaygısı içinde geçen boş hayatı tercih etmek büyük ahmak lık tır. En hayırlı varlık kendine yeteri kadar olandır.

Herşeyin fazlası “fazla” dır.

Fotoğraf: Mesut ÇELİK ( Sultanahmed Cami 20.07.08)

Mesut Çelik Tasarım & İnternet Reklamcılığı İnanç kategorisinde yazmış.

Şimdi şahsım adına konuşmam gerekir ki bu kainat-ı fanii de en mühim mesele bu etten yapılmış vucuda “İnsan” sıfatını giydirmektir. Peki bu zor ve çok ehemmiyetli mevzuu nasıl olur?

 

Allah insanı kendisine emanet etmemiştir. Çünki “İnsan” kendi kendine emanet edilemeyecek kadar mühimdir. Çok şükür kinamaz___mesutcelik.jpg böyle bir muhasebe mevcut hayatta keza böyle olmasa Allah bizi gözetmese vay halimize! İnsan lığa erişebilmek zor çok zordur… Heleki bir de Kemal-i İnsan vardır ki demeyin gitsin… Şahsım olarak ben henuz İnsan olamadım! Çünki bence İnsan lığın en ilk gayesi teslimiyettir. Teslim olmak; aciz olduğunu kabul etmek ve anlını secdede huşu ile buluşturmaktır. Şimdi ben tepeme iki göz daha koyuyor ve kendimi seyrediyorum… Ve görüyorum ki bu faidasız bu ehemmiyetsiz dünya ya sıkı sıkı tutunmuş ibadetleri aksatıyorum… İşte ben bu hal ile İnsanlık merdiveninin eşiğine bile gelemiyorum. Ve yine kendimi gözlüyorum ki alel acele sinirleniyor bazen de farkında olmadan karşımdakileri kırıyorum Şükür ki bundan pişmanlık duyuyorum birde bu pişmanlık olmasa Allah muhafaza! İnsan dediğimizde akla hoşgörü, merhamet gelmeli dikkat ile seyredelim ki hayat-ı fanii de bir köpek bile gelip ayağımıza dolaşıyor bizden ilgi, sevgi bekliyor ve yine izliyoruz ki elli kadının elinde ağlayan bebek Anne sini buluyor ve öyle susuyor!

 

İnsan istediği gibi hareket edemediği sürece İnsan dır.
Çün ki İnsan ister… Gitmek ister, düşmek ister, şeytana uyar kötülük ister…. Bu nedenledir ki İnsan terbiyeli, mesafeli olmalıdır. Nefsin isteğine uyup nefisle hareket eden nefis bir şekilde boğulur. Akıl ve Nefis ibret almak istemez lakin İnsan İbret almalıdır ki ibretlik olmasın!

 

Bu mevzuunun derinliği yazmakla tükenecek cinsten değil.
İnsan lık merdiveninin ilk adımı olan teslimiyet için her gün çağrı yapan Ezan lar kulaklara değil kalplere girmeli…
Allah El-Mü’min dir. Gönüllerde İman ışığı uyandıran; kendine sığınanları koruyup rahatlatan dır.

 

Allah’a sığınan dara düşmez.
Allah’a sığınan İnsan olur.
Allah diyen Aşk olur..
Allah diyen Aşık olur…


Mesut Çelik Tasarım & İnternet Reklamcılığı İnanç kategorisinde yazmış.
İslam Bilim Müzesi İstanbul’da açıldı. Prof. Dr. Fuat SEZGİN’in bu muhteşem projesi sonunda hayata geçirildi. Öncelikle bu projede emeği bulunan herkese en kalbi teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

Geçmişi hatırlamadan geleceğe kanatlanmak mümkün değil. İstikbal göklerde olduğu kadar köklerdedir de. Türk insanının köklerine ulaşmasını sağlayacak bu anlamlı çalışma, her yönden takdiri hak ediyor. Ancak geçmişteki mefahirle övünmek yeterli midir? Atalarımızın elimizden yitip gitmiş başarılarını hatırlamak bize ne kazandırır? Geleceğimiz de mazideki gibi muhteşem olabilecek mi? Bu gibi sorular, zihnimizi kurcalayıp duruyor.

İslam Bilim Müzesinin İstanbul’da kurulmuş olması güzel bir gelişme elbette.
Müslümanların dünya biliminin gelişmesi için sağladıkları katkılar, bilhassa Avrupalı bilim çevreleri tarafından unutulmuş ya da bilinçli bir şekilde unutturulmuştu. Zira İslam’ın bilim anlayışı, her ne kadar amprik (deneysel) bilgiyi önemsiyorsa da ilahi olanla barışıktı. İnanç ve bilim birbirinden ayrışık değildi. Bilim, Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının
anlaşılması için bir fırsattı. İbn-i Sina da, İbn-i Rüşt de, Fârabi de bu gerçeğe inanıyordu. İslam medeniyetinin bilim anlayışını asıl farklı kılan, işte bu bakış açısıdır.
Avrupa’da ise bilimsel düşüncenin serüveni oldukça farklı bir seyir takip etmiştir. Avrupalı, bilimle uzlaşabilmek için diniyle, Kilisesiyle kavga etmek zorunda kalmıştır. Kuşların havada nasıl uçtuğuna dikkat çeken, anne karnındaki bebeğin bütün oluşum safhalarından bahseden, pek çok ayetinde rüzgârın, yağmurun, denizlerin, göklerin bilimsel sırlarına işaret eden Kur’an-ı Kerim’in, “akıl etmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?” vb. ikazlarıyla en azından günde beş vakit muhatap olan Müslüman, elbette bilimle barışık olacaktı. Hıristiyan için bilim ve mantık ne kadar dinden uzaklaşma sebebi olarak görülüyorsa, Müslüman için de o kadar Allah’ı tanıma (Marifetullah), O’nu sevme (Muhabbetullah) vesilesi olarak kabul ediliyordu.
Avrupalı Hıristiyanlar, naklin akıldan, mantıktan üstün olduğunu kabul ederler. Hatta Teslis (Üçleme) akidesi gibi mantık dışı inanışların izahı kendilerinden istenildiğinde verdikleri en güçlü cevap yine İncil’dendir. Bu gibi cevaplarda hiçbir mantıksal izah armaya gerek yoktur. “Çünkü Tanrı'nın "saçmalığı" insan bilgeliğinden daha üstün, Tanrı'nın "zayıflığı" insan gücünden daha güçlüdür.” (Korintliler 1-25)

Tanrı’ya ait olduğu inanılan bir saçmalığın, insan bilgeliğinden daha üstün olduğunu savunan bir inancın herhalde bilimle dostça yaşaması beklenemezdi. İşte sırf bu gibi inançların saikasıyla Ortaçağ’da Kilise, Müslümanların eserlerinin etkisiyle bilimsel araştırmalara girişen Hıristiyan bilim adamlarını aforozdan, idam etmekten çekinmemiştir. Bugün Avrupalı bilim adamlarının neden inançtan kopuk olduğunu bu tarihi tecrübeler izah eder sanırım.
Elbette ki Hıristiyanlığın bilime bakış açısının İslam’a da genellenmesi büyük bir mantık cinayeti olacaktır ki, ülkemizde de, pek çok dünya ülkesinde olduğu gibi bu cinayet tekrar tekrar işlenmiştir. Avrupalı bilim adamlarını dinden soğutan temel önerme şuydu:
Hıristiyanlık (Kilise) bilimin gelişmesini engellemiştir.

İnsan, akıllı ve mantıklı bir varlıktır.
Akıllı ve mantıklı bir varlık olan insan, elbette bilime yönelecektir.
Kilise, bilimsel gelişmeyi engellediğine göre insanın fıtratına zıttır.
İnsanın fıtratına zıt bir inanış, insan için doğru, kesin ve kurtarıcı bir çözüm olamaz..

Haklı olarak zihinlerinde bu önermeleri geliştiren Avrupalı bilim adamları dinden yani Hıristiyanlıktan ve onun bütün değerlerinden soğudular, hatta nefret ettiler. Yanlış olansa şuydu. Bu mantıksal kabullerini bir din ve semavi inanç olduğu için İslam’a da teşmil ettiler. Yani önermelerini şöyle devam ettirdiler:

Hıristiyanlık bizim için en üstün inanç sistemiydi.
O inanç sisteminin bile insanlığın fıtratına uygun olmadığı ortaya çıkmıştır.
Buna göre diğer inanç sistemleri hayli hayli insan fıtratına ve aklına zıttır.

Elbette hemen anlaşılacağı gibi bu önermeler subjektif yargılardan kaynaklanan hataları da içinde barındırıyordu. Bir kere dünyanın büyük ve güçlü bir bölümü için en üstün inanç Hıristiyanlık değil, İslam’dı. Zira İslam, Hıristiyanlığın aslından uzaklaşmış esaslarını tamir etmek için gönderildiğini savunuyordu. İşte buradaki en büyük yanlış, Hıristiyanlıktan irtidat eden Avrupalı bilim adamlarının inancı terk etme gerekçelerini aslında Hıristiyanlıktan oldukça farklı olan diğer inanış sistemleri için de genellemeleri
olmuştu. Bir kere Hıristiyanlıktan dönmek için öne sürülen hiçbir gerekçe İslam dini için öne sürülemezdi.

Akıllı ve mantıklı bir varlık olan insan elbette bilime yönelecektir.
Kilise, bilimsel gelişmeyi engellediğine göre insanın fıtratına zıttır.
İnsanın fıtratına zıt bir inanış, insan için doğru, kesin ve kurtarıcı bir çözüm olamaz..
Şeklinde ifade edilebilecek önermeler İslam için oluşturulduğunda anlamsızlaşıyordu. Nietzsche de bu gerçeği fark edenlerin en başında geliyordu. Hazırladığı yasaların birinci maddesi oldukça açıktır

 “Madde bir- Doğaya her türden aykırılık, günahtır.”(Anti-Christ-Deccal sh. 100) Aynı kitabın 94. Sayfasında ise şunları diyordu Nietzsche: “Müslümanlık Hıristiyanlığı hor görüyorsa, bin kez haklıdır…” “Hıristiyanlık bizi antik kültürün mirasından etti, daha sonra da bir kez daha, Müslüman kültürün mirasından etti”
Görüldüğü gibi İslam ve Hıristiyanlık doğayı, nesneleri anlamlandırma konusunda birbirinden oldukça farklı yollara sahip. Hıristiyan bakış açısı metafizikle (çoğu zaman batıl inanışlarla) hakikati içi içe geçirir. Tanrı ve İsa’yı iç içe geçirdiği gibi. Hıristiyanlık inanışında Şeytan insan şekline girebilir. Orta Çağ’da Cadı Avı kutsal başlığı altında katledilen masum kadın ve kızların âhları hâla yüreklerimizi dağlar. Yani bu inanışa
göre gerçeklik asla kesin değildir. Her an her yerde vampirler, canavarlar ortaya çıkabilir. Haç ya da sarımsak bile çoğu zaman işimizi görmez. Kurbanlar acı bir sonla yok edilir. Hıristiyanlıktaki bu gibi inanışların Müslüman toplumlara yansımaları olmakla birlikte İslam’da durum böyle değildir. Kur’an kâinatı olduğu gibi tasvir eder. Herkes kendi işini yapmaktadır. Melekler, cinler, şeytanlar vardır ve haktır. Ancak onların boyutları farklı bir boyuttur ve Allah onların insanlara zarar vermesini yasaklamıştır. Zerreler, gezegenler, kuşlar ve diğer bütün canlılar Allah’ın emirlerine itaatkârdır. Manevi varlıkların zararları
manevidir. Bütün varlıklar aslında Allah’ın isimlerinin yansımalarından ibarettir. Zaten insana taşıyamayacağı hiçbir yük de yüklenmez. Hiçbir şey başı boş değildir. Hz. Muhammed’in mucizesi kendine ait değildir. Onu Allah yapmaktadır. Hatta insanların ürettikleri giysileri ve diğer aletleri de Allah yapmıştır.

Bu durumda insan derin bir güven duygusu içine girer. Devamlı şüphe ve korku içinde yaşamaktan kurtulur. Bütün dizginler, her yerde hazır ve nazır olan Allah’ın elindedir. Onu bulan bütün dertlerinden ve sıkıntılarından kurtulur. Ne haça, ne sarımsağa, ne Kiliseye ne de başka bir aracıya ihtiyaç vardır. Sıkıntı anında her nerede olunursa olunsun Allah’a samimi olarak yönelmek yeterlidir.
İslam mantıkla ve bilimle özünde uyumlu, Kilise ise mantık ve bilimle cevherinde kavga halinde görünüyor.

İslam’ın doğmasıyla birlikte birkaç yüz yıl içersinde Müslümanların bilim ve hikmeti olabildiğince yüceltmeleri, en önemli keşifleri yapmaları bu gerçeği ispatlıyor. Hıristiyan dünyanın bilimle uzlaşması ise ancak onunla binlerce yıl süresince ettiği kavgaların ardından gerçekleşmiştir. Bu uzlaşmanın ardında, bilimle özdeşleşmiş Müslüman dünya ile yarışma kaygısı da yok değildir. Doğduğu gibi bilimi kucaklayan bir din, başka gelişmelerin zorlamasıyla zoraki bir tercihle bilimle barışmış bir din…

Bugün Hıristiyanlık tarihteki Müslüman bilginlerin teoloji görüşlerinin yanı sıra, felsefi ve dini savlarının etkisinde kalmış görünüyor. İbn-i Sina’nın, İbn-i Rüşt’ün ve diğerlerinin Hıristiyanlık teolojisine yaptığı katkıları kimse görmezden gelmemelidir. Bugün, vaftiz edilmeden ölen çocukların günahsız olduğunu dolayısıyla cennete gidebileceğini söyleyen Kilise, bunca bin yıl sonra İslam dininin işaret ettiği noktaya gelmiş oldu. “Birbirinizi Rab edinmeyin” diye emreden Kur’an, Ruhbanlık sisteminin çöküşünde,
etkisizleşmesinde az mı etki sahibidir? Hatta bugün Hıristiyanların zihinlerinde canlandırdıkları Cennet ve Cehennem tasvirleri ne İncil’de, ne de Eski Ahid’de bu denli tefarruatlıdır. Hıristiyanların zihinlerinde canlandırdıkları cennet ve cehennem yaşantılarının en azından onda altısı Kur’an-ı Kerim kaynaklıdır. Hz. İsa’nın insan olduğu, teslis inancının yanlışlığı gibi konularda da elbet Hıristiyan dünya, Kur’an’ın dediği yere gelecektir. Çünkü o yer mantığın, doğanın ve bilimin sözünün geçtiği yerdir. Bu da Kur’an-ı Kerim’in apayrı bir mucizesi olmaktadır.

İstanbul’da açılışı gerçekleştirilen İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi, bütün bu iddialarımızı nesnel ölçütler ve deliller ışığında ispatlayan önemli bir merkezdir. Müslümanlar daha 7. ve 8. yüzyıllarda ilmi çalışmalara başlamışlardı. 8. yüz yılda Halife Harun Reşid döneminde antik Yunanın ve diğer bazı medeniyetlerin felsefi, bilimsel metinleri süratli bir şekilde tercüme edilmişti. Bu çalışmalar Allah’ın rızasını kazanmak için yapılıyordu çünkü Hz. Muhammed’in “İlim Çin’de de olsa gidip, alın!” ve Kur’an-ı Kerim’in “Oku! Seni yaratan Rabbinin adıyla Oku!”, “Düşünmeyecek misiniz?” gibi nasihatleri; emirleri onları kamçılamış, adeta şahlandırmıştı. Onlar için ilim öğrenmek, tefekkür etmek diğer bütün nafile ibadetlerden daha hayırlı idi.
Bilime önem veren bu inanış, Hıristiyanlıkta olduğu gibi dine dışarıdan girmiş değildi aksine dinin tam da merkezinde, özündeydi. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri, Hz. Muhammed’in hadisleri bu gerçeği açıkça ortaya koymaktaydı.
Bugünse Müslümanlar dinin merkezinden yani özünden uzaklaştıkları için bilim ve hikmet arayışından da uzaklaşmış oldular. Dolayısıyla onların temsil ettikleri -ya da temsil etmeleri gereken- din de bilim karşıtı olarak algılandı. Halbuki çoğu zaman yan yana gördüğümüz nesneler, birbirlerinin sebebi ya da sonucu olmak zorunda değildir.
Yani ne çiçeğin üstünde gördüğümüz arı çiçeğin sonucudur, ne de o rengârenk çiçek arının bir ürünüdür. Müslümanlar, İslam çiçeğinin üzerindedirler ve bugünkü halleriyle çiçekle irtibatları konak-konar ya da kamuflaj-saklanan irtibatından öteye göçmez. İslam, kendi ayıplarımızı, eksikliklerimizi örtmek için çok güzel bir konaktır.
Halbuki arının, o renkli ve mis kokulu çiçeğin üstünde miskinlik etmekten öte vazifeleri vardır. Çiçekten bal toplayacaktır ve çiçeğin tenasülünün devamına, bekasına hizmet edecektir. Üzerine konduğu çiçeği sokmaya çalışması, çiçeği yok etmek istercesine iğnesini çiçeğin rengârenk yapraklarına zerk etmesi ise, çiçeğin değil arının sonu olacaktır. Bugünkü Müslümanların perişan hali İslam’ın değil, kendi tembelliklerinin vahim bir sonucudur. Üstelik farkında olmadan dinlerini tahrip etmekten de çekinmiyorlar.
Bu da onların sonu oluyor elbette. Arı yeniden vazife başına dönene kadar çiçeğin güzelliği anlaşılamayacaktır. Vızıltılarımızın ise hiçbir önemi yoktur. Çünkü ortada o çiçeğin güzelliğini gösterecek tatlı ve kokulu bir bal yoktur. Bu ise kesinlikle çiçeğin değil arının suçudur.
İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi ecdadımızın İslam çiçeğinden özümseyip ürettiği balların sergilendiği bir kovan gibi. Eserlerden anlıyoruz ki onlar, vazifelerini çok iyi yapmışlar. Ve yine eserlerin çeşitliliğinden, zenginliğinden anlıyoruz atalarımızın kondukları o rengârenk çiçek, tam bir bal deposu. Üstelik o güzel çiçeğin bekasını sağlamak adına ellerinden geleni yapmışlar ki bugün o hoş çiçeğin tohumları bizim yüreklerimize kadar ulaşmış durumda. Şimdi diğer bütün soruları bir kenara bırakarak çok önemli bir soruya
cevap vermemizin zamanı geldi:

Günümüzde İslam çiçeğinden bal üretilmiyor ya da oldukça az üretiliyor olması, o rengârenk ve hoş kokulu çiçeğin suçu mudur yoksa bazı tembel; tahripkâr arıların mı? Bu sorunun cevabını mutlaka vermeliyiz arı kardeşlerim, mutlaka!



   Şişhane,Karaköy,Kuledibi,Yüksek Kaldırım.... Hangi isim ile bahsetseniz aynı yerden bahsetmiş olursunuz.Beyoğlu.

    İstiklal Caddesi, Galata Kulesi, Mevlevi  hanesi,Camilerine komşu olan kilise ve sinegokları ile istanbul’un eskilerinden bir ilçe..Musevi ve Hıristiyan vatandaşların bir zamanlar meskeni olmuş  bir mekan.Eski ve esrarengiz binaların oluşturduğu dar sokaklar, bir zamanların tarihini anlatıyor.Bir ucu Cihangir’e çıkar Şişhanenin ; diğer sokağı Tophane parkına.Atılan her adımda sanat eseri çıkar insanın karşısına.Her sokak ayrı bir mesleğe  ev sahipliği yapar.Müzikçiler,avizeciler, kablocular,bankalar...

   İstiklal caddesi ile başlayan yoğunluk, yavaş yavaş sakinliğe bırakır kendisini.Perşembe pazarına kadar inen cadde  ve sokaklarda birbirinden güzel, ışıl ışıl rengarenk çeşitleri ile aydınlatır yolunuzu avizeciler sokağı.Derken kendinizi bir anda telaşeli bir sokakta bulursunuz.Herkes bir tarafa gitmekte elindeki  demir el arabası ile birlikte.İstif istif yüklenmiş kabloları görüdüğünüzde anlarsınız, Türkiye’nin kablo ticaretinin kalbinin bu cadde de attığını... Kablocu çıraklarının ellerinde  yüklü el arabaları ile koşuşturduğu sokaklarda ,patronların ellerinden telefonları, çaycıların ellerinde tepsileri eksik olmaz.Yoğun tempolu caddenin  hararetini düşürmek için dükkan dükkan sipariş yetiştirirler.Tavşan kanı çaylar günün yorgunluğuna birebirdir hava sıcak da olsa.Lokantacılar, tatlıcılar,pideciler, kışın kestane kebapcılar , kaynamış mısırcılar farklı lezzetler sunarlar Beyoğlu esnafına.

 Ticaretin bu kadar yoğun olduğu, sanatın ve alışverişin düello yaptığı Beyoğlu’nun diğer caddesinde Bankalar kaşılar sizi.Mesken tuttukları caddeye sıra sıra dizilmişlerdir.Ortak isimlerini vermişlerdir caddeye.Bankalar caddesi...

   Beyoğlun’da her türden vatandaşa rastlamak mümkündür.Bir bekçi gibi İstanbul’u bekleyen, gözetleyen, yıllara meydan okuyan ve dimdik ayakta duran Hazerfan Ahmet Çelebi’nin talimgahı, Galata kulesinin etrafında binbir çeşit ruh hali ile karşılaşırsınız.

  Kulağında müzik çaları eksik olmayan, bıraz kas geliştirmiş ve yaz kış vucudunun üçgenliğini belli edecek kıyafetler giyen bir delikanlı gezer durur.Galatanın havasından etkilenmiş olacak ki sanat ruhu gelişmiş abimizin. Anlattığına göre banyo ve tuvaletinin duvarları boş cd lerle kaplıymış.Çalışmıyor.Kumarda ne kazanırsa o günkü nafakası o olur.Kazandığı parasını  hemen harcar ve yarını hiç düşünmez.

      Yıllara meydan okuyan biri daha vardır kule dibinde.Yüzünden okuyabilirsiniz hayat hikayesini.Elinden, gazete kağıdına sarılmış bira kutusu , sırtından ceketi eksik olmaz.Ceketini  giymeden omuzlarının üzerine atması  gençliğindeki halini yansıtır karşısındakine.Aklar düşmüş saçlarına her zaman iyi bakan ve hiçbir zaman bozuk şeklini göremediğim, Kadir İnanır’a benzettiğim kulenin çilekeş sakini , akşam olduğunda evim dediği mekana sallana sallana gider bilemediğim ve çok merak ettiğim dertleri le birlikte.Kimbilir O’nu bu hale getiren sebep neydi? Gençlik fotoğrafının dahi olmadığını söyleyen bu yaşlı delikanlı neden küsmüştü acaba bu hayata ? Karşılaştığımız her seferde saygı ifade eden bir  hale bürünmesi , saygı ifade eden sözcükler söylemesi gönlünün kapılarının hala açık olduğunu  düşündürüyor.Caminin sadece abdest hanesine gelen ve elini yüzünü yıkadıktan sonra yoluna devam eden , camiyi kendisine daima uzak  gören bu abimiz acaba şeytanın  tutsağından kurtulurda, bir Bişr-i Hafi olurmu ? Neden olmasın ki.

   Bu sosyetik mekanda akşam karanlığı çöktüğünde  rızkını kağıttan çıkaran işçilerimiz çıkarlar piyasaya.Kimisinin çöpe attığı karton parçaları onlar için sıcak bir ekmek ve çorba kıymetinde değer kazanır.Azerbaycanlı gardaşlarımızın da çokca bulunduğu şişhanemizde, sokaklardan ne zaman çıkacağı belli olmayan tiner  ve  bali mübtelası gençlerede rastlamak  mümkündür.Bu sahipsiz gençlerin dilinden de biraz anladığınızda ve biraz sohbet edip iç alemlerine girdiğinizde ne kadar zararsız  kişiler  olduklarını anlarsınız.

   Sahilden yukarıya doğu tırmandığınızda plaketçi dükkanlarını görürsünüz.Derken İsyan sokağı vardır az ilerde.Fatih’in İstanbul’unda zamanın İslambol’unda bir isyan sokağı.... Nefsine yenik düşenlerin hayvani duygularına set çekemeyenlerin mekanı  vardır ve hergün isyan bayrağı çekilir rahmet yüklü semalara.İstiklal’e doğru  ilerleyen yokuşta  sağ ve sol tarafta  önünüze çıkan camiler  tüm ihtişamı ile mesaj verir lisan-ı haliyle.Belki birşeyler hatırlatır  günahkar sinelere diyerekten.Müzikçi dükkanları ile devam eden sokakta istiklal’e girmeden son olarak Mevlana,mesnevi hanesi ile açar gönül kapılarını ve” ne olursan ol gel” der gibi son kez ikazda, çağrıda bulunur.Akabinde istiklale yolculuk başlar.

  Sanatın, turizmin, ticaretin, gubetin ve çilenin estiği bu semtte birkaç gündür birinin sesi gelmiyor kulaklarımıza.Zamane kumar mübtelası,dövüşçüsü, asabisi,ağası , alemcisi .Dünya namına tüm zevkleri  tatmış fakat bir türlü tatmin olmayan ve sonra ruhuna hicret ettirmiş bir kişi.Zevkleri tatmış fakat arkasındaki elemi iliklerine kadar hissetmiş bir kişi.Anlamış o da en sonunda  kalbin ve ruhun ancak ve ancak Allaha yönelmekle tatmin olacağını.Mevlana misali dönmüş, döndermiş ruhunu Allah’a ve rızkı veren Allah’tır diyerek almış eline simit tezgahını başlamış ikinci  ve yeni hayatına.Günahın ayyuka çıktığı  bir ortam ve zeminde şeytanın ipinden sıyrılarak gönlünü bağlamış cami ve mescitlere.Bişr-i Hafi olma yolunda bir adım atmış.

  Beyoğlu’nu bir baştan bir başa, sırtında simit tezgahı  ile birlikte tavaf eder gibi dolaşan Hasan abimiz şu dakikalarda yöneldiği Rabbisinin evini tavaf etmekte.Kabenin etrafında beyaz mermerler üzerinde yalın ayaklı Bişr gibi dönüp durmakta.Helalinden kazanmak için avazının çıktığı kadar “sıcak simit” diye bağıran Hasan abimiz şu demlerde yakan güneşin altında sıcak mermerler üzerinde “lebbeyk” diyerek istemekte.

    Hayat-ı maneviyesinde yapmış olduğu hicret, O’na hicret diyarlarını görmeyi  nasip etti.Allah kendisine  yönelen, kendisine adım atan kulunu evine davet etti.Üzerinde gece gündüz kara bulutlar gezindiğini düşündüğüm Karaköy’ün meşhur simitçisi Hasan abimiz, şimdilerde Nurların sağnak olup yağdığı  Rahmetin meleklerle birlikte semalarda  pervaz edip secde eden  başlara,kıyamda duran  omuzlara konduğu  mukaddes beldelerde,  içini dökmekte.

  Abimizin samimi  niyeti ve dönüşü, samimi kalplerde yankı buldu.Allahın muhabbetine mazhar oldu, sema ehlinin sevgisini celbetti ve insanların kalbine de O’na karşı bir sevgi bahşetti Rabbimiz.Allah’a yöneldi mi bir  gönül, Yüce Rabbin sevgisini kazandı mı bir kişi, geçmişi ne kadar karanlık olsa da insanların  kalbine o kişiye karşı bir muhabbet yaratıyor ve eski halinden eser bırakmıyor.O sevginin neticesi olarak da , Rabbim bir hayırseveri  vesile yapıyor ve  o kuluna vahyin kalbi olan Mekkeyi , Habibi Edibi’nin  (SAV) nur hanesini  Medine-i  Münevvere’yi görmeyi  nasip ediyor.

  26 yıllık ömrü hayatımda henüz o mukaddes  diyarı göremeyen bana da gerçek hicret nasip etsin Yüce Rabbim.Nasip etsin de beni de oraya layık görsün ve çağırsın.

 



Benim  bir özelliğim de geçmişe  aşırı özlem duymamdır.  Kendi kendime “Hani bir keresinde…” diye başlayan cümleleri sıklıkla kurarım. Fail her zaman sadece ben değilimdir. Bir keresinde çocukluk günlerimin önemli kısmını birlikte geçirdiğim kuzenimle otururken mütemadiyen “Hani bir keresinde…”li cümleleri sıraladığımda  şöyle demişti. “Arşiv misin oğlum sen!”

 

Yaz Kur’an Kursları öğretime üç gün önce başladı. İlk gün, okulun ilk gününe benziyordu. Okulun ilk günleri en zor günlerdir ders açısından..Okul başladığında, hele bir de dersler başladığında en zor ders Türkçe ve Resim’dir onlar için. Kompozisyon konusu hazırdır: “Yaz tatilini nasıl geçirdiniz?

Hepsi denize ,pikniğe, memleketine gitmiş, bol bol kitap okumuş, öğretmenlerinden ve arkadaşlarından uzak kaldıklarından dolayı üzülmüşlerdir. Okulların açılması üzüntülerini biraz hafifletmiştir. Ama hikaye yazmak kadar zor olanı başarabilmiş, azı yaşanmış, çoğu yaşanması mümkün olayları kağıda dökebilmişlerdir. Ama daha zor olanı kendilerini beklemektedir. Sonra yazdıklarının resmini çizmeleri istenecektir çünkü. Her öğrenci gibi ben de bu zorlukları yaşadığımdan,  onlara “Okulda neler yaptınız, dersleriniz nasıl geçti?... benzeri sorular sormayı abes gördüm. Derken derse başladık. Ben, öğrenci milletinin en sevmediği soru tarzlarından olan bir tanım sorusu ile başladım: “Arkadaşlar din nedir?” Sonra da bana daha fazla kızmasınlar diye ekledim: “ Ya da şöyle sorayım, din deyince aklınıza ne geliyor? Size neyi çağrıştırıyorsa hepsini söyleyin” Cevaplar bazı istisnalar da olmak üzere benzerdi:

-İslam.

-Peygamber.

-Kur’an.

-Ka’be

-Namaz

-Papaz (Bunu söyleyeni ayrıca kutladım)

...

 

Derken, bir cevap daha. Hem de düzenli kurulmuş bir cümle:

 

-Din,  akıl sahibi kimseleri, kendi tercihleriyle, dünyada ve ahirette mutluluğa götüren ilahi kanunlar bütünüdür.

 

Anlaşılan bu arkadaşımız beni geçmişte bırakmaya niyetliydi. Hey gidi günler… Ne kadar zordu bu cümleyi ezberlemek. Yazılıdan daha yüksek not almak, bu cümleye bağlıydı.

 

Ders bitti. Ama o cümle aklımdan çıkmadı. O zamanlar kelimeleri bir araya getirmek kafiydi. Şimdi ise düşünme vaktiydi. Önce şunu fark ettim ki, bu tanım tüm dinleri kapsayan bir tanım değildi. Eğer öyle olsaydı öğrencilerin çoğunluğunun aklına din deyince İslami terimler gelmezdi.

 

Sonra “akıl sahibi insanlar”ı düşündüm. Evet, akılsız insan iyi ile kötüyü birbirinden ayıramazdı. Dinlerin özünde iyiyi yapmak kötüden kaçınmak vardı. Din akıl işiydi.Peki ama ne kadarımız aklını kullanıyordu, ne kadarımız düşünüyordu? Müslüman bir anne babadan doğmaktan başka avunacağımız ne vardı? Yaşlılarımızdan öğrendiğimiz yarı hurafe bilgilerle hayatımızı idame ettirmekle, “Bu neden böyle?” diye soranlara “Fazla kurcalama, sonra kafir olursun” demekle nereye kadardı? Kur’an’ı Kerim’i evin duvarında, değerli kumaşlardan yapılmış bir muhafazaya sarıp, hergün öpmek miydi O’nu okumak, ya da ne okuduğunu merak etmeden okumak mıydı O’nu anlamak?  Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Enbiya,10), “Kur’an’ı düşünmüyorlar mı, yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed,24)“Sağırlara sen mi duyuracaksın? Hele akıllarını da kullanmıyorlarsa” (Yunus,42)…  diyordu okuduğumuz Kur’an. Ama biz sadece okuyorduk…

 

Okuyan bizlerdik, amel eden ise başkalarıydı. Mehmed Akif, Avrupa için boşuna “Adamların işleri bizim dinimiz gibi, dinleri bizim işimiz gibi” demiyordu. Biz ise kendimizi aşağıladıkça aşağılıyor, angut olduğumuzu düşünüyorduk.

 

Dünya ve ahiret” dedim sonra. Ahireti arada bir, bir tanıdığımız öldüğünde hatırlıyorduk.Biliyorduk… Birgün hepimiz oraya gidecektik, hem de dönmemek üzere.Burada yaptıklarımıza göre şekillenecekti herşey. Biliyorduk… Ama dehşete düşmüyorduk. Birazdan oturacağımız sofrada en lezzetli yemekler teker teker önümüze serilecekken, rafta duran  zehirli şekeri istiyorduk annemizden.

Kimimiz de dünyadan tamamen vazgeçmiş, kazanmak için daha çok üreten kimselerin boynuna “gözünü mal hırsı bürümüş zındık” yaftası asıp, pejmürde bir vaziyette dolaşıp, tuttuğunu cehenneme atmakta buluyordu çareyi. Ahireti bu şekilde hatırından çıkartmayacağını düşünüyordu.

“Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma” (Kasas,77) diyordu okuduğumuz  Kur’an. Ama biz sadece okuyorduk…

 

Mutluluk” diyordu tanımda. Yani baskı altında kalmadan dine giren, dinin kurallarına uyan kişi dünyada da ahirette de mutlu olacaktı. Biz dinin kurallarından başka şeylerde arıyorduk mutluluğu. Ama kendimizi değil, başkalarını mutlu etmek için. Ramazan’da iftar yemeği veriyorduk, yarısı çöpe gidiyordu. Ama “Sonra elalem, … beyler/hanımlar ne kadar pinti çıktılar yahu, demez mi?”” diyerek avutuyorduk kendimizi. Evlerimizi depoya dönüştürüyorduk, gereksiz bir yığın eşya içinde yürüyemiyorduk bile. Salonlarımızın kapısı sadece misafirlere açıktı, çocuklarımıza yasaktı. Desen ve renklerine hayran olup, tomarla para sayarak aldığımız koltuklarımızın üzerine örtü örtüyorduk.Onlar bizim kutsalımızdı ve avuntumuz hazırdı: “Sonra elalem ne der?”

Okullar okumak,askerliği yapıp bir işe girmek, işleri düzelttikten sonra evlenmek istiyorduk.Hasılı evet, evlenecektik ama henüz hazır değildik. Ama başkaları bundan rahatsız oluyordu. Onları mutlu etmeliydik. Yoksa rahat edemezdik.Bir şeyleri ispatlamalıydık. Neden? “Sonra elalem ne der? Gereksiz masraflara girmeye devam etmeliydik, öyle bir düğün olmalıydı ki, kralları kıskandırmalıydı. Hiçbir fedakarlıktan (savurganlıktan) kaçınmamalıydık.Herkes günlerce konuşmalıydı.Neden? “Sonra elalem ne der?”

 

“…İsraf etmeyiniz. Allah israf edenleri sevmez.” (A’raf,31), diyordu  okuduğumuz Kur’an. Ama biz sadece okuyorduk.

 

Okuyorduk…Okudukça  Kur’an’ın,  “Oku!” emrini yerine getirdiğimizi sanıyorduk…


Davud Doğan Din Görevlisi - Öğrenci İnanç kategorisinde yazmış.

 Uzun bir aradan sonra buradayım.Uzun bir aradan sonra buradayım, girişli yazılara ara vereli de çok olmuştu.Bir süredir ders kitapları arasında tur atıyor,dipnotların dibini görmeye çalışıyor,-aklımdan zorum olduğu için midir nedir- kitaplardaki ifadelerin kaynaklarını araştırmaya bayılıyordum.Şimdi yeni yeni ayılıyorum.

 

 Hem ziyaret,hem ticaret hem de sınav amaçlı İstanbullu günlerin ardından geri döndüm.Öğrenciliğin ne kadar zevkli bir iş olduğunu isim kazınmış sıralardan uzaklaşınca öğrendim.Rabbimizin “Oku” emri mucibince okudum, okudukça insanın aczini gördüm.Allah Teala’nın ilmini tefekkür etmeye çabaladım,apışıp kaldım.Dilimden şu sözler döküldü:”Allah Teala bizleri tüm sıfatlarıyla döver”

 Şimdi son günlerde üzerinde düşündüğüm ve "yazmalıyım" dediğim birkaç hususa değinmek istiyorum.

Küresel Isınma,Çevre Tahribatı ve Dinin Rolü:

  •   Sıcaklar artıyor.Bununla orantılı olarak da kamuoyunda küresel ısınma  tabiri, anaokulu çocuklarının dahi  kelime dağarcığında yer bulmaya başlıyor. Sanal ortamda küresel ısınma ile ilgili haberlere yapılan yorumları incelediğimde iki farklı grup gözüme çarpıyor.

Bir grup:”Allah belamızı veriyor. Fuhuş,alkol, kumar,türlü türü hayasızlıklar aldı başını gidiyor.Namaz yok niyaz yok.Camilere kimse gitmiyor.Olacağı buydu.” diyor.

Diğer grup:”Bunun namazla,niyazla,içkiyle ne alakası var? Çevremizi tahrip ettik,ekolojik dengeyi bozduk.Olacağı buydu.” diyor.

 

Bana bu durumda Nasreddin Hoca olmak düşüyor.İki tarafta benim gözümde haklı.Ama iki tarafın da göz ardı ettiği hataları var.Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

 “İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır.Dönmeleri için Allah,yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattırıyor” (Rum Suresi, 41. ayet) İnsanın sorumlulukları sadece Allah’a ve insanlara karşı değildir.Kendisine karşı sorumlulukları olduğu gibi, çevresine karşı da sorumlulukları vardır.

 

Bir toplum, Rabbine karşı olan sorumluluklarını harfiyen yerine getirse, aynı zamanda da   çevreyi tahrip etse, Allah Teala sırf ibadetlerini yerine getiriyorlar diye o toplumun yaşam alanında çevresel olumsuzlukların oluşumuna izin vermez mi? Kur’an’da yasaklanmış olan israf sadece yemek-içmekle mi sınırlıdır?

 

Bir toplum kuru bir imanla yetinse, kalbinde Allah korkusu namına pek bir şeyler bulunmasa,taabbudi hükümleri yerine getirmek konusunda en ufak bir kaygı duymasa, ahlaki değerleri ayaklar altına alsa,çevreyi tahrip etmiyorlar diye Allah Teala  onların üzerine, dünyadayken işledikleri günahlar sebebiyle felaket indirmez mi? Kur’an’da zikredilen geçmiş ümmetlerin başına gelen felaketler çevreyi tahrip ettikleri için miydi? Allah’ü Teala’nın Halim sıfatı (Hemen cezalandırmayan, mühlet veren) , Rahman sıfatı (Kullarına karşı merhametli) bizler için büyük nimet değil midir?

Şunu unutmayalım ki, İslam sadece bir inanış değil, bir yaşam biçimidir.

 

 Tesettür:

  •  Son günlerde, hatta aylarda sürekli konuşulan diğer bir husus başörtüsü. Bu konuyla ilgili herkes bir fikir belirtiyor.Ben daha önce zaten fikrimi belirtmiştim.Tekrar bu konuya girmeyeceğim.Yalnız geçenlerde tanık olduğum bir vaka beni sinirlendirmeye yetti.

 

Sınav için okul binası önünde beklerken, benim gibi sınav için bekleyen üç genç kız önümden geçiyordu.Birisi yüksek sesle ve gururla konuşuyordu. Üzerinde altın sarısı daracık bir ceket,altta yine vücut hatlarını belli edecek derecede dar ve ucları topuklardan bir hayli yukarda kot bir etek, ayağında ceketle uyum sağlaması için giyilmiş altın sarısı bir ayakkabı, yüzüne sürülmüş, genişçe bir evi badana yapmaya yetecek miktarda boya… Bir gün önce girmiş olduğu sınavda karşılaştığı problem sonrasında takındığı tavrı anlatıyordu yanındakilere. “Bana dedi ki başörtünü çıkarman gerekiyo. Ben de hayır kesinlikle açmam, dedim…”

Tabi ki başını açmasını asla tasvip etmem. Benim takıldığım konu bu ve buna benzer kızlarımızın zihnindeki tesettür tanımı. Bunu gerçekten merak ediyorum.Mesele renkler değil zaten.Uyum da değil. Müslüman elbette güzel ve uyumlu giyinmeli. Bir hocamız şöyle demişti tesettür hususunda: “Tesettür, bir kadının yabancı erkeklerin dikkatini çekmeyecek şekilde örtünmesidir.Bir kadın vardır,başını örtmüyordur,ama çok sade giyiniyordur. Bir kadın da vardır ki, çarşaflıdır,peçelidir,sadece gözleri açıktır, ama gözlerine öyle bir sürme çekip sokağa çıkar ki, gören erkek şuurunu kaybeder. Yabancı erkeklerin dikkatinin nasıl çekilmeyeceğini en iyi ancak kadınlar bilir. Başörtüsü bir emirdir.Ancak tesettür başörtüsünden ibaret değildir”

 

 Şimdi özellikle bazı bayan okurlar bana şu soruyu yöneltebilirler:”Bir kadın istediği gibi giyinemez mi, bu onun özel hayatı değil mi?” Evdeki giyime karışmak benim haddime değil,kimsenin haddine değil.Dışarıya çıkarken ne giyeceğine de karışamam aslında. Ancak günümüzde kamuoyunda dindar kadın profiline başını örten kadınlar girdiğine göre, tesettürlü olduğunu düşünen, özellikle genç kızlarımızın, ağızlarında salyalarla dinimize saldıran İslam düşmanlarının eline koz vermelerine göz yumamam. Onların yüzünden, art niyetli şahısların, "Başörtülüleri de görüyoruz" diyip, tesettürün bilincinde olarak giyinen kızlarımızın da töhmet altında bırakmasına da izin veremem.

 

Yukarıda tasvir ettiğim genç kızımız tesettürlü mü değil mi, (bence değil) sizin takdirinize bırakıyorum.


Davud Doğan Din Görevlisi - Öğrenci İnanç kategorisinde yazmış.


  Allah’ın selamı,rahmeti,bereketi hepinizin üzerine olsun ey Yazamak Sakinleri!           

  Gerek bilgisayarımdaki sorundan, gerekse son zamanlarda iyice depreşen ders çalışma arzumdan (bahaneleri çoğaltmak mümkün) kaynaklanan sebeplerden dolayı uzunca bir süredir dükkana bakamadım.  

 

 İnsan uzun süre evinden ayrı kaldığında, geri döndüğü vakit tabiri caizse biraz aptallaşır ya,aynen öyleyim.Bir Mevlid Kandili, bir doğum günü,koca bir mart ayı geride kaldı.Mevlid Kandilini geride bıraksak da önümüzle bir Kutlu Doğum Haftası var.Birkaç gün önce elime geçirdiğim bir Mevlid-i Şerif kitabının mukaddimesini okurken,ne kadar yoğun da olsam yazmaya karar verdim.

 Günümüzde amaçları Müslümanlar arasında fitne çıkarmak olan bazı art niyetli şahıslar var. Hani tesbih çekmek,mevlid okumak… bid’attir, diyen…. Yeniçerilerin "İstemezük!"  dediği gibi, bu şahıslarda her dini meselede "Bid'attir..." diyip işin içinden çıkıyorlar. Nedir bid'at peki?

 Öncelikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Dini Kavramlar Sözlüğüne bir bakalım neymiş bid’at?

  “Istılah bakımından bid’at, dinin aslından olmayan ve şer’i delillere istinad etmeden sünnete aykırı olarak icad edilen şeylerdir.Başka bir ifadeyle; dini emirlerin ikmalinden sonra,Hz. Muhammed’in sünnetine,Kur’an’ın sarih hükümlerine,ashab,tabiin ve müctehidlerin genel görüşlerine tamamen aykırı olarak ortaya çıkan hal,davranış ve işler demektir.Bu iki tanımdan da anlaşıldığı gibi,sonradan ortaya çıkan bir olay ya da davranışın bid’at olabilmesi için dinin muhtevasına zıt olması gerekir.” Mevlid’i Şerif’in muhtevasına baktığımız zaman  onun Peygamber (s.a.v) i öven, onun üstünlüğünü anlatan bir eser olarak kaleme alındığını görürüz.

  Şimdi, yukarıda sözünü ettiğim kitabın mukaddimesinde yer alan ifadelere bakalım:

 

 “Mevlid-i Şerif’in müellifi Süleyman Çelebi Bursa’da yaşamıştır.Bursa’da bir vaiz camide “Biz,peygamberlerden hiç birini diğerlerinden ayırmayız” (Bakara,285) anlamındaki ayet-i kerimeyi tefsir ederken şöyle der: “Bu ayet-i kerimeye göre Hz.Muhammed, Hz. İsa’dan üstün değildir.” Orada bulunan  bir peygamber aşığı,bilgili bir Arap buna itiraz eder ve der ki: “Hey haddini bilmez cahil adam!Orada kasdedilen mana senin zannettiğin gibi değildir. “Peygamber olarak kabul etmekte birbirlerinden  ayırmayız”demektir.Yoksa “mertebe ve derece bakımından” demek değildir.Eğer senin zannetiğin gibi olsaydı “O peygamberlerden bazısını bazısına üstün kıldık” (Bakara,253) manasındaki ayet-i kerimeye uygun düşmezdi.”

 Buna rağmen cemaat vaizi tutar.Alim Arap ise diğer İslam memleketlerine, Halep’e, Mısır’a giderek sözünün doğruluğuna dair fetvalar getirir.Bu gidiş gelişler 6 defa olur.Ancak yedincisinde vaizi susturabilir.

 Süleyman Çelebi, işte bu hadise üzerine Mevlid’i, “Vesiletü’n Necat’ı” kaleme alır Gayesi, Hz. Peygamberin bütün peygamberlerden üstün olduğunu ispattır.”

 

 Mukaddimenin son bölümünde ise şu ifadelere yer veriliyor:

“Mevlid okumanın iyi mi kötü mü olduğu hakkında bazı fikirler  ileri sürülmüştür.Merhum Şemsüddin Cezeri “Örfü’t Tarif bil-Mevlid-i Şerif” isimli eserinde şunları yazıyor: “Ebu Leheb rüyada görülüp kendisine “Halin nasıldır” diye sorulmuş. O da “Halim nasıl olacak,tabii ki cehennemdeyim.Yalnız pazartesi geceleri şu iki parmağımın ucundan bir su akıyor ve ben onu emiyorum.Bu şekilde biraz azabım hafifliyor. Sebebi şudur: Muhammed doğduğunda cariyem Süveyde bana müjde getirmişti, ben de onu azad etmiştim.Süveyde ayrıca Muhammed’i emzirmişti.İşte azabımın hafiflemesinin sebebi budur” demiş… Kötülüğü hakkında bir sure nazil olan Ebu Leheb’in Hz. Muhammed’in doğumuna sevinmesinden dolayı azabı hafiflerse,bir müslümanın onun doğumuna sevinmesiyle nasıl bir rahmete kavuşacağını düşünelim. İmam Rabbani de “Mektubat”ın 3.cild, 72. mektubunda, Mevlid okumanın teganni yapmadan okumak şartıyla yerinde ve münasip olacağını ifade etmektedir.”

 

Ben de bu ifadelere okunuştaki niyetin önemli olduğu hususunu da dikkate alarak katılmaktayım.Rabbim bizleri o yüce Rasulün şefaatine nail eylesin.

 


Davud Doğan Din Görevlisi - Öğrenci İnanç kategorisinde yazmış.

                            

Ayna da seyretti kendini…  Diğerleri de onu böyle mi görüyordu acaba, yoksa görmek istediğini mi gösteriyordu ona ayna? Hem madem tersini gösteriyordu, bilmek hakkıydı… Çirkin olan mı görünendi iyi olan mı? Dikkatlice baktı… Aslında görmek istediği kendisi değildi, arkadaki sırdı merak ettiği… “Neden böyle icat etmiş acaba?” dedi içinden…  Camın arkasında ki sır bu olmalıydı ama çözmek için zahire varmalıydı… Bir geçebilsem dedi camın içinden, birde oradan baksam etrafa… Buradan, oradan derken gözleri parladı… Evet, ya oradan bak ya buradan, demek ki ya onun için gör, ya kendin için dedi… Karar vermişti, onun için bakmak istiyordu… Düşündü,” ama nasıl?” dedi... Tersini görmek ne demekti? Düşündü ama çıkamadı içinden… Tam sırra veda edip uykuya dalacakken, gözlerini kapatıyordu ki, birden fark etti zahirin onu taklit ettiğini… Heyecanlandı, kocaman açtı gözlerini,  demek ki o ne yaparsa, onu yapmak zorundaydı zahiri, emrine itaat etmeliydi… Utandı birden, hiç itaat etmiş miydi kendisi? Ama duramazdı devam etmeliydi, aynanın sırrını bugün mutlaka görmeliydi… Düşündü… Ben bu aynayı kırabilirim istersem ama o kırmaz dedi… Benim kapattığım gözümü, onun açmaya gücü yetmez dedi… Eğer ben gülmezsem, o da gülemez, bakmazsam, oda bakamaz dedi… Güldü… Anlamıştı artık, kendisi aslında zahirin ta kendisiydi… Aynaya bakan, kendi güzelliğini görmek için bakıyordu ve o, O’nun aksini göstermeliydi…  Gücün bakanda güçsüzlüğün zahirde olduğunu, o emretmedikçe hareket edemeyeceğini, o gülmezse gülemeyeceğini, o söylemezse söyleyemeyeceğini fark etti… Ama hepsi bu kadar mıydı? Evet, bir seyreden vardı, kendisi de zahirdi, peki ama Güzelliği hem gören, hem gösteren bu ayna kimdi? ;)



Bu aralar derslere bir hayli asılıyorum.Günde en az üç saatimi kitap yapraklarının arasında geçiriyorum.En sevdiğim derslerden biri olan İslam Tarihi sözkonusu olunca bu rakam daha da artıyor.Asr-ı saadet yıllarında gezinilir de Peygamberimizin "Ashabım gökteki yıldızlar gibidir..." buyurarak atıfta bulunduğu sahabilerin örnek hayatı es geçilir mi? Geçenki yazıda Hz.Ebu Zerr Gıfari'nin hayatından kesitler sunmuştuk.Bugün de istek üzerine ashabın önde gelen isimlerinden,Uhud şehitlerinden Hz. Mus'ab b. Umeyr'in hayatından kesitler sunuyoruz:

PEYGAMBERİMİZE SON HİZMETİ O'NUN YERİNE ŞEHİD OLMAKTI


Hz. Mus'ab, Mekke'nin en soylu, en yakışıklı ve en güzel giyinen delikanlılarından biriydi. Efendimizin de amcazadelerindendi. Annesi Hamne'nin durumu müsait olduğu için oğlunu güzelce giydirir ve ona en iç bayıltıcı kokular sürerdi. Dolaştığı yerler burcu burcu kokar, geçtiği yerlerdeki tüm kızların gözleri onun üzerinde olurdu. Hayatı, tabir caizse, eller üstünde geçiyordu. Bu hayat, İslâm'ı kabulüne kadar sürmüştü. Hz. Mus'ab zengin bir ailenin çocuğu idi ama şımarık değildi, akıllıydı. Böyle akıllı bir gencin İslâm'a bigane kalması düşünülemezdi. Nihayet bu genç, Resûl-i Ekrem İbn Erkam'ın evinde iken Müslüman oldu. İslâm'ı kabul ettiği andan itibaren tüm hayatı birden değişivermişti. Çünkü annesi henüz İslâm'ı kabul etmemiş ve oğlunun da İslâm'ı kabulüne razı olmamıştı.

İslam'da İlk Yılları:

Hz. Mus'ab'ın Müslüman olmasına kızan annesi tüm servetini geri çekmişti. Genç adam, birden en fakir insanlardan biri oluvermişti. Mekkelilerin en güzel giyinen delikanlılarından biri, bir bez parçasına veya koyun pöstekisine sarınır hâle gelmişti. Müşriklerin yaptığı eza ve cefa da katlanılır gibi değildi. Annesi onu evde hapsetmişti.

Hz. Mus'ab, bu çile yıllarında Habeşistan'a hicret edileceğini duyunca, artık Mekke'de daha fazla duramamış, her şeyini geride bırakarak, Allah Resûlü'nün emri doğrultusunda Habeşistan hicretine katılmıştı. Bu ilk hicrete katılanlardan bazıları, Mekke'deki işkenceler karşısında korumasız mazlumlar olmasına mukabil, bazıları da, İslâm'ın merkezi olabilecek bir yer arayışı içinde idiler. Habeşistan, bu iş için, gerçi hazır gibiydi; en azından hükümdarları Necaşi, Resûl-i Ekrem Efendimiz'i benimsemişti. Fakat, halkının da buna hazır olması gerekiyordu.

Bu ilk Habeş muhacirleri, Habeşistan hayatına intibak etmeye çalışırken, Mekke toptan iman etti haberini aldılar. Hemen geri döndüler. Heyhat, Mekke'yi, bıraktıklarından daha şirretleşmiş ve azgınlaşmış buldular. Mekke için iman henüz oldukça uzakta idi.

Dönüp gelenler arasında Hz. Mus'ab da vardı. Efendimiz onu, Habeşistan'a dönen diğerleriyle tekrar göndermedi. Taif seferinde hayatının en işkenceli günlerini yaşayan Resûl-i Ekrem'in, İslâm için merkez arayışları devam ediyordu. Mekke'ye, hac için dışarıdan gelen kabilelerle ilgileniyor, onlarla tanışıyor, onlara İslâm'ı anlatıyordu. Böyle ziyaretlerinden birinde Akabe denilen yerde Medine'den geldiklerini öğrendiği bir kaç kişiyle tanışmıştı. Onlara İslâm'ı anlatınca hemen ilgilenmişler ve daha fazla malûmat istemişlerdi.

Bu zevat, Medine'ye dönünce orada Resûl-i Ekrem'den ve İslâm'dan bahsetmeye başlamışlar, bir sonraki sene, haccetmek için yine gelmişlerdi. Orada Efendimiz'e iman ve biat edip, kendilerine İslâm'ı anlatacak, onu hem de Medine'de yayacak bir muallim istemişlerdi. Efendimiz'in zihnindeki muallim, Hz. Mus'ab'dan başkası değildi. İkna kabiliyeti müthişti. Yüzündeki melahet, insanları kendisine cezbediyordu. Çünkü gideceği yerde İslâm'ın tüm izzetini ayakta tutacak, muhataplarıyla eşit seviyede konuşacak kabiliyette birine ihtiyaç vardı. Medine'de Ehl-i Kitap Yahudiler de vardı.. Hz. Mus'ab için, Ehl-i Kitab olan Habeşe yaptığı hicret, bir nevi staj gibi olmuştu.

Medine'de İlk Yılları:

Şimdi Hz. Mus'ab'ın önünde yeni bir dünya açılmıştı. Bu yeni dünyada müşrikler ve Yahudiler vardı. İkinciler şimdilik, kendilerini ilgilendirmediğini düşündükleri bu işe alâka duymuyorlardı.

Hz. Mus'ab, Es'ad b. Zürare hazretlerinin Zafer oğulları oymağındaki evine inmişti. Tebliğe orada devam edecekti. İlk Müslümanlar da orada veya oraya yakın oturuyorlardı. Yeni birisinin geldiğini duyan ve o sırada henüz İslâm'la müşerref olmamış bulunan Sa'd b. Muaz ile Üseyd b. Hudayr hemen işe el attılar. Birisinin Es'ad b. Zürare ile görüşmesi gerekiyordu. Aralarında akrabalık olduğu için bu görüşmeyi Sa'd'ın yerine Üseyd b. Hudayr'in yapmasına karar verdiler.

Üseyd, Hz. Mus'ab ve Esad b. Zürare'nin yanına gelerek her ikisine birden "Siz ne diye bizim zayıflarımızı bir takım beyinsiz hareketlere teşvik ediyorsunuz? Hemen buradan gidin" dedi. Hz. Mus'ab, aralarındaki anlaşmaya bağlı olarak Üseyd'e "Hele bir kere otur da dinle. İşine gelirse kabul edersin, işine gelmezse söylersin. Biz seni işine gelmeyen bir şeye zorlayacak değiliz" diyerek oturttu. Üseyd de bu makul söze uydu, dinlemeye başladı.

Hz. Mus'ab, ona İslâm'ı anlatmaya başladı. İnsanların içinde bulundukları sefil hayattan bahsetti. Allah'ın insanlara âlâ-yı illiyyîne ulaşan yolları göstermek üzere Hz. Peygamber Efendimiz'i gönderdiğini söyledi. İslâm'ın iman esaslarından söz etti, âyetler okudu. Bunları can kulağıyla dinleyen Üseyd'in, birden yüzü ışıldadı. "Bu dine nasıl girilir?" diye sordu. Hz. Mus'ab da "Önce yıkanır, üstünü başını temizlersin, sonra da kelime-i şehadeti getirirsin" dedi. Hz. Üseyd de denilenleri yaparak İslâm'a girdi. Ardından da Hz. Mus'ab'a şunu söyledi. "Burada bir adam var ki, size katılacak olursa, onların kavminden hiçbiri size katılmak hususunda geri kalmaz."Hemen kalkıp gitti. Doğruca Sa'd b. Muaz'ın yanına geldi. Onun gelişini merakla bekleyen Sa'd, uzaktan onu görünce "Bu, gittiği suratla dönmüyor" diye söylendi. Hz. Üseyd, "Onlarla konuştum, onlarda zararlı bir şey görmedim" açıklamasında bulundu. Buna canı sıkılan Sa'd, Üseyd'den bir de tahrik edici bir haber duydu: "Es'ad b. Zürare'yi öldürmek isteyenler varmış."Es'ad'la teyze çocukları olan Sa'd, hemen fırladı, Es'ad b. Zürare'nin yanına geldi. Onların huzur içinde oturduklarını görünce, Üseyd'in maksadını anladı. Es'ad'a, "Aramızda akrabalık olmasaydı sen beni bu kadar yumuşak bulmazdın." diye çıkıştı. Hz. Mus'ab da ona, Üseyd'e nasıl tebliğde bulundu ise, aynı şekilde tebliğde bulundu. Sözü bittiğinde Sa'd da, "Bu dine girmek için ne yapılır' diye sordu. Gerekli cevabı alan Sa'd b. Muaz da artık Müslümanların safına katılmıştı. Sonra, Hz. Üseyd'i yanına alarak, kavmi Abdüleşhel oğullarının yurduna vardı. Akşama kalmadan, oradaki herkes, Allah'ın izniyle Müslüman olmuştu. (Asr-ı Saadet, 2/196-98).

Daha sonra Hz. Mus'ab, dini telkin ve tebliğ etmek için aynı yere gitti ve onlara İslâm'ı öğretmeye başladı. Anlaşılıyordu ki, İslâm'ın Medine'deki geleceği ve Medine'nin de İslâm'la kazanacağı gelecek parlaktı.

İlk Cuma Namazı:

Medine'de İslâm çığ gibi yayılıyor, halka her gün biraz daha genişliyordu. Hz. Mus'ab da onlara İslâm'ı öğretmek için gecesini gündüzüne katıyordu. Efendimiz'e müracaat ederek, onları bir araya getirip beraber namaz kılmak isteğini arz etti. Efendimiz da ona izin verdi. Cuma gününde namaz kılmalarını ve onlara hutbe okumasını emretti. Böylece ilk Cuma namazı Hz. Mus'ab'ın imametiyle Sa'd b. Hayseme'nin evinde kılındı. Böylece, ilk cuma kıldırma şerefi Hz. Mus'ab'a ait oldu. (İbn Sa'd, Tabakat, 3/118).

İkinci Akabe:

Bir yıl içinde Medine hemen hemen bir İslâm şehri olmuştu. Kabul etmeyen birkaç kabile kaldıysa da onlar da kabul ederlerdi. Hz. Mus'ab, yanına aldığı 75 Müslümanla hac için Mekke'ye geldi. Efendimiz'i görüp yaptıklarını arz etti. Yeni gelen âyetleri öğrendi. Annesinin yanına uğradı. Onun nerede olduğundan haberi olmayan anne sitem etti. Yaptıklarını söyledi. Annesi kızsa da, Mus'ab'ın imanı karşısında hiçbir şey diyemedi.

Medineli Müslümanlar Resûl-i Ekrem Efendimizi şehirlerine davet ettiler. Onu orada canlarından daha aziz bilip koruyacaklarını garanti ettiler.

Gazveleri:

Hz. Mus'ab, ikinci Akabe biatından sonra Medine'ye döndü. Bir müddet sonra da Resûl-i Ekrem Medine'ye teşrif buyurdular. Efendimiz'in de gelişiyle Medine birden nurlandı ve İslâm, Allah'ın izniyle her eve girmiş oldu. Bundan rahatsız olan Mekke'deki müşrikler, Medine'deki münafıklarla irtibat kurarak, asker toplayıp Medine üzerine yürüdüler. Fakat, Bedir durağında Müslümanlardan ciddî bir darbe yediler. Hz. Mus'ab bu kez de, savaş meydanında üstüne düşeni yerine getirdi. Müşriklerle yaka paça oldu, kahramanca savaştı.

Bedir'in intikamını almak için bir sonraki yıl, Medine'ye gelen Mekke müşriklerini Efendimiz Uhud'da karşıladı. Bu çetin savaşın ikinci safhası Müslümanların aleyhine gelişti. Yetmiş şehit verildi. Şehidlerin arasında Hz. Mus'ab da vardı.

Hz. Mus'ab, şeklen Efendimiz'e benzerdi. Savaşta da O'nun sancağını taşıyor ve önünde savaşıyordu. Savaşın en korkunç anlarından birinde müşrik İbn Kamie, Resûl-i Ekrem'in üzerine saldırdı. Onu öldürüyorum diyerek Hz. Mus'ab'ı şehid etti. Daha sonra da sevinçle kendi arkadaşlarının arasına döndü. Belki de Hz. Mus'ab'ın İslâm'a son hizmeti Efendimiz'in yerine şehid olmak olmuştu.

Techiz ve tekfini yapılırken üzerindeki elbiseden başka hiçbir şeyinin olmadığı görülmüştü. Bu elbise, kefen olarak vücudunu örtmeye yetmemişti. Ayak örtülse baş açık kalıyor, baş örtülse ayaklar örtülmüyordu. Durum Efendimiz'e arz edilince başını örtmelerini, ayaklarını da otla kapamalarını emretmişti.

Ahlakı ve Şemaili:

Hz. Mus'ab, orta boylu, oldukça yakışıklı, nazik bir insandı. Allah yolunda her şeyini feda etmişti. Efendimiz, onu eski bir elbise içinde görünce, Mekke'deki şa'şaalı günlerini düşünmüş, üzülmüş ve gözleri yaşarmıştı.

Hz. Mus'ab, ismiyle müsemma bir hayat yaşamıştır. Daima çetin hayat şartlarıyla karşılaşmış, bunlarla Allah'ın izniyle başetmesini bilmiştir. Ömrü de kısa sürmüştür. (Umeyr, ömrü kısa anlamına da gelir). 40 yaşında vefat eden bu kutlu zat, Hamne bint-i Cahş ile evlenmiş, ondan Zeynep isimli bir kızı olmuştur.

Allah, hayatını, Allah Resûlü'nün emirleri doğrultusunda yaşayan, O'nun her emrini hiçbir beklentiye girmeksizin uygulayan ve hayatını yine O'nun dininin korunması uğrunda noktalayan bu kutlu muhacirin şefaatine bizi nail kılsın. (Allah rahmet eylesin.)



Davud Doğan Din Görevlisi - Öğrenci İnanç kategorisinde yazmış.
 1 2 >