Yedinci yüzyılda insanlığın büyük karanlıklar içersinde önünü göremediği, edebiyatın doruğa ulaştığı fakat ahlakın dibe vurduğu bir zaman diliminde, kadına değer verilmeyip kız çocuklarının diri diri toğrağa gömüldüğü, insanlar arasında zengin fakir, güçlü güçsüz şeklinde ayrımcılık yapıldığı, taştan helvadan yapılan putlardan medet umulduğu talihsiz bir asırda yeryüzünü islam dini şereflendirmişti.
Temsilcisi ve tebliğcisi,etrafına sevgi ve muhabbet saçan, ahlak donanımı ile donatılmış, insanlara eminiyet telkin etmiş, alemlere rahmet olarak gönderilen Habib-i Kibriya, Rasul-ü Esfıya, iki cihan serveri Efendimiz Hz. Muhammed (Sallallahu eleyhi ve sellem) olan İslam dininin en önemli özelliklerinden biri hoşgörü ve sevgi dini olmasıdır.
İslam dininin insanlığa sunmuş olduğu sevgi, saygı ve hoşgörü hasletleri o dönem insanlarının gönüllerinde adeta taht kurmuştu.Yapılan çirkinliklere güzellikle, atılan taşlara reva görülen işgencelere ve zulümlere sabırla karşılık veren sevigili Peygamberimiz (SAV) dinimizin kendisine kazandırmış olduğu bu güzel ahlak ile imandan yoksun zulümat denizinde gemisini yüzdüren insanların gönüllerine girmeyi ve onları İslam dinine kazandırmayı başarmıştı Allahın izni ve inayeti ile.
Yüce dinimiz İslam'ın hoşgörüsü ve sevgisi öyle benimseniyordu ki yedinci yüzyıldaki cahilane bir hayat süren insanlar için, dünyalara değişilmeyen bir hayat tarzına dönüşüyor ve cahiliyet devri İslam'ın nuruyla, şefkatiyle, sevgisiyle asr-ı saadet dönemi oluyor ve kıyamete kadar gıpta edilecek ve bizlere rehber olacak bir dönem oluyordu.
Mukaddes dinimzin hoşgörü kanatları altında nice cahil, katı kalpli zalim insanlar birer nur olup etrafına ışık saçıyorlardı.İnsanlığın İftihar tablosunu (SAV) öldürmeye niyetlenen, kızını diri diri toprağa gömen Ömer,İslamın halifesi ve adaletin temsilcisi oluyor; savaş meydanlarında Rasulullah'a (SAV) zor anlar yaşatan Halid Bin Velid, İslam ile şerefleniyor ve İslamın kılıcı oluyor, Taif'ta O'nu (SAV) taşlayanlar, çok sevdiği amcasını şehid eden Vahşiler, Hİntler, Ebu Sufyanlar,İslamın dırahşan çehresi karşısında adeta eriyor, katı kalpleri yumuşuyor ve birer hidayet yıldızları olarak tüm dünyayı aydınlatıyorlardı.İslamın bitmek tükenmek bilmeyen sevgisi karşısında onlarda nasiplerini alıyorardı.
Dinimizin bilzere kazandırdığı hoşgörü hasletini, sevgili peygamberimizin hayat tabosundan, sizlerinde bildiği bir iki bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum.
Rabbe vuslatın habercisi olan ve mü'minleri kurtuluşa çağıran Ezan-ı Muhammedi yükesliyordu semalara Bilal'in sesiyle.Mescid-i Nebevi de bir çocuk vardı ve okunan ezanla alay edercesine tekrar ediyor ve farklı sesler çıkartıyordu.Belli ki günahsız çocuk birileri tarafından kışkırtılmış ve kandırılmıştı.Hidayetten mahrum insanlar, bir çirkinlik daha sergileyeceklerdi.Çocuk ezanla alay etmeye devam ederken yanına yaklaşan hoşgörü abidesi Efendimiz (SAV) çocuğun başını okşayarak: "Ne güzel ezan okuyorsun, gel seni bu mescidin müezzini yapalım" diyordu ve olan o anda oluveriyordu.Sonsuz sevgi ve muhabbet ırmağından süzülen şefkat damlacıkları çocuğun temiz yüreğini çağlayanlara çeviriyordu ve o günden sonra saçlarını hiç kestirmemişti.Sebebini soranlara ise "o saçlara Resulullahın eli değdi nasıl dokunabilirim ki " diyordu." Diğer taraftan Medine'ye gönderilen Mus'ab Bin Umeyr'in (ra) birinci akabe biatına 14 kişi ardından ikincisine 70 kişi getirmsi hiç şüphesiz ki Mus'ab Bin Umeyr'in İslamı en güzel şekilde temsil etmesinden kaynaklanıyordu.Bu ve bunun gibi onlarca örnek tabloyu asr-ı saadette görmemiz mümkündür.
Rehberimiz efendimiz (SAV) kendisine yapılanlara sabretmeseydi onlara her defasında hoşgörü ile yaklaşmasaydı, onlara tatlı dille karşılık vermeseydi şüphesiz İslam dini kalplerde Makes bulmayacaktı.Nitekim Yüce Rabbimiz bir ayet-i Kerimsinde Efendimize şöyle buyurmaktadır."Sen, Allahtan gelen bir merhametle onlara yumuşak davrandın.Eğer kaba, katı yürekli olsaydın elbette onlar etrafından dağılıp giderlerdi....(Ali İmran159) Bu ayeti kerimenin bizlere vermiş olduğu mesajı günümüzde müslümanlarının çok iyi analiz etmesi anlaması ve hayata geçirmesi kaçınılmazdır.
Sevgili Peygamberimiz Nahl süresi 125. ayetindeki " Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel nasihatle davet et" emr-i ilahisini kendisine şiar edinmiş ve islamın,cehaletle kavrulan Arap yarımadasında kalplerde inşirah bulmasına vesile olmuştur.
Efendimizin irtihal-i dar-ı bekasından sonra da mü'minler islam dininin hoşgörü çizgisini takip ve tatbik ederek birçok insanı kazanmış, islamın nurlu güneşi kısa zamanda dünyanın birçok beldesinde inkişaf etmiştir.Yüce dinimizin muhabbet ve hoşgörü halkası Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde elden ele dolaştırılarak, Sasani ve Bizans gibi dünyanın, ruhu bunalmış karanlık beldeleri İslamın Nuruyla bir daha sönememek üzere aydınlanmıştır.
Düşmanları tarafından dahi saygı ile söz edilen, insana olan saygısı,sevgisi,adaleti ve hoşgörüsü ile, ilel ebed dilden dile, gönülden gönüle aktarılacak olan ecdadımız da bu özelliğini dinimiz olan İslamın özünden almış ve uygulamıştır.Osmanlı İmparatorluğu, yönetim sisteminde insanlığa uyguladığı adalet, sevgi ve saygıyla o devri asr-ı saadet devrine dönüştürmüştür adeta.Öyleki kendi ülkelerinde huzursuz olan gayr-ı müslimler, hoşgörüyle ekilmiş,sevgiyle sulanmış Osmanlı topraklarında yaşamayı tercih ediyor ve "İstanbul'da Katolik serpuşu görmektense Osmanlı kavuğu görmeyi tercih ederim." diyorlardı.Çünkü o topraklarda islam yaşanıyordu.İnsana saygı vardı, adalet vardı.Hoşgörü vardı.Tüm canlılara hürmet vardı.Öyleki göçmen leylekler için dahi vakıflar kuruluyor, kuşlar için özel yuvalar yapılyordu.Elbetteki bu ince ruh islamın yansımasıydı.İncelik osmanlı yapılarına dahi yansımıştı.Sultan Ahmet ve Selimiye örneğini vermek yeterli olur sanırım.
Dün olduğu gibi bugün de dinimizin bizlere kazandırmış olduğu bu güzel ahlakı yaşamak ve insanlara örnek olmak bakımından gayret sarfetmek her inanmış gönüle bir görevdir.Özellikle son günlerde islamın dırahşan çehresini kirletenlere, değerlerimizle alay edenlere mukaddes dinimizin yegane temsilcisi iki cihan güneşi Efendimiz (SAV)'e karşı hakaret edenlere karşı bizler, çok dikkatli olmalı tepkimizi belli çerçeveler içersinde dik durarak göstermeli ve en önemlisi dinimizi yaşayarak ve en iyi şekilde temsil ederek, bıkmadan usanmadan sabırla anlatarak,cevabımızı vermeliyiz.Dünyada olup bitenlerin ve bazı çevreler tarafından yanlış anlaşıldığı gibi dinimizin teröre hiçbir şekilde musamaha göstermediğini, kalp kırmanın dahi dinimizce yasaklandığını bir şekilde insanlığa duyurmamız hepimizin görevidir.İletişim çağında olduğumuz ve kitle iletişim araçlarını kullanmayı bilen insanlar olarak bizlere daha çok görev düşmektedir bu konuda.Bu görev adeta Mü'min olan insanın hayat gayesi olmalı ve bir haikati duyurmak için adeta çaba sarfetmelidir.Fırsat kollamalıdır.Hayatın her anını bu hizmet için değerlendirmelidir.
Bu zor görevi ifa ederken önümüze çıkacak engellere sabırla göğüs gererek mutlu sona erişmeyi hedeflemeli,İslamdan bihaber yaşayan dimağlara ulaşmalıyız.Meşakkatli ama rıza-i ilahi adına hoş olan bu hizmeti yaşam sebebi olarak mulahaza etmeli ona göre hal ve tavırlarımıza dikkat etmeliyiz.Hoşgörü, tevazu kanatlarımızı Mevlana misali sonuna kadar açmalıyız.Rabbimiz bu yolda yar ve yardımcımız olsun.Saygı ve hürmetlerimle.
‘Buradalar’; kelime yalın ve cümle niteliğinde. ‘Onlar buradalar’ demek isteyen cümleye hayat veren üslubun sahibi Orlando Bloom. Ve ses tonundaki ciddiyetin, korkuyla karışık heyecanın anlamı Selahaddin’in ordusu kapıda anlamına gelmektedir. ‘Ben Selahaddin’im’ diyen adamın üslubu ise ancak Selahaddine yakışır bir tonun sunumudur. Gücün ve asaletin üsluba yansımasıdır. Ve ‘sana yalvarıyorum askerlerini çek, kıyımın gereği yok’ diyen ses tonunun sahibi Edward Norton; temsil ettiği ise Kudüs kralıdır. Sadece sesiyle yani yüzünde maske taşıyan cüzamlı bir kralı oynayan oyuncunun asaleti ve kudreti işlerken jestlerinin gerçekliğinden duyulan kuşkunun; seyircinin gözünde yer bulamaması. Cennetin krallığı filminden alıntı cümlelerin giriş paragrafında okuyucuya anlatmaya çalıştığı şey; sinemanın müthiş atmosferi ve oyuncunun tarihe dahi hayat verebilirliğidir. Düzinelerce kitabın okuyucuda bırakamayacağı izi yaşayarak oynayanın; seyircinin beynine kazırken sahip olduğu gücü bir düşünün. Ve bu gücün ulaşabilirliğini bir tartmaya kalkın.
Sinema; binlerce konunun yönetmenden yönetmene değiştirilebilerek milyonlarca şekilde tekrar seyre sunulabildiği, karakterlerin gerçek, oyuncuların yalancı olduğu ortam. Özgürlük diye bağıran William Wallace’nin kişiliğine bürünmüş ve bir insanın ancak ölürken o mimiklere sahip olabildiğinden emin olduğumuz rolün sahibi Mel Gibson. Julia Roberts’ı evindeki koşu bandında koşarken ve radyo dinlerken, her gün aynı yer ve aynı saatte otomobilin içinde gözetleyen ve kızın dinlediği şarkıyı dudak hareketlerinden tespit ederek kendi radyosunda taratan ve şarkıyı aynı anda, onunla dinlermiş gibi o ana ortak olan bir aşığı oynayan adam; Mel Gibson. İskoçya’ya bağımsızlığını veren bir adamdan şizofren bir aşığa bürünmek. Karakteri sorulduğunda hatırlayamadığını dile getirecek kadar rollere kendini kaptıran bir adam. Ve beyaz perdenin gücünü o sonsuz bağlı olduğu dininin tebliğinde araç olarak kullanarak belki seyirciye hissettirmeden beyinlere nakşetmek. Oyunculuk ve kusursuz bir yönetmenlik. Yüzlerce yıl önceki hıristiyan gücün aztek kavmini ortadan kaldırışına Apokalipto isimli bir filmle ciddiyeti ve ahengi tartışılmaz bir üslup eşliğinde kılıf bulmak ve bu kıyımı kutsamak. Cümlenin basitliği olayın basit olduğunu düşündürmesin. Bir milyon aztek nüfusunun ispanyollarca kıyımından ve bunun tanrıya atfen yapıldığından bahsediyorum ve kılıfının yönetmence inşasından söz ediyorum.
‘Çalışmayı bırakalı kaç gün oldu’ sorusunu yönelten dahi matematikçi babasının sorusuna '21 gün 7 saat 15 dakika' diye cevap veren; çalışmadığı her günün sıkıntısını içinde hisseden ve 21 yaşın en önemli yaş olduğunu, matematiğin olmazsa olmaz bir bilim olduğunu düşünen ancak çalışmaktan vazgeçmeyi aklına koyan bir matematik dehası kızın; içini oyan bir böcek gibi rahatsızlık veren tembelliği sunumu ancak Anthony Hopkins ve rol arkadaşının üslubuyla birleştiğinde; çalışmadığınız günlerin acısını içinize düşürüverir. ‘Sezar’ın istediği bu değildi’ diye haykırarak arenaya çıkmaya hazırlanan Roma orduları komutanı Maksimus’a hayat veren Russel Crowe’u; duygularından arınmış, tamamen kapitalist sistemin kölesi olmuş bir borsa faresinden amcasının, büyüdüğü toprakların ve Van Gogh’un çizdiği bir resmin zengin bir kasa dışında, taşrada bir lokantada dahi sergilenebileceğinin önemini düşünebilen bir insana dönüşümünü seyretmek ve seyrederken arenanın verdiği sıkıntıyı ve aynı şahsiyetle Fransız taşrasında toprak kokusunun verdiği huzuru hissetmek ancak sinema denilen olguyla mümkündür.
Seksen dönemi kabadayılarının günümüz şirket patronlarına dönüşümünün ve bu dönüşümle kaybetme endişesinin getirdiği ahlaksızlıkların nasıl yiğidi yerin dibine soktuğunu, ‘fakirin çorbasını verin’ cümlesiyle hayata veda eden bir karakterin Şener Şen’e nasıl cuk oturduğunu ve yeni kurtlar sofrasının ne kadar acımasız ve kural tanımaz olduğunu, sapkınlıkla aşk arasındaki ince çizginin İsmail Hacıoğlu’nun ölüm korkusuyla kekeleyen diline nasıl yapıştığını ancak Kabadayı filminde tadarsınız.
Sinema; cümlelerle tasvire ihtiyaç duymayan bir zevk, senaristlerin tadılası ve biriktirilesi cümleleri ve o cümlelere can veren şahsiyetler topluluğu. Bu topluluğa hükmeden bir patron; yönetmen. Film seyretmek güzeldir. Ve bundan böyle köşemde ara sıra çok hoşuma giden bir filmin analiz ve tasvir edileceğinin habercisi bir yazı. Sinemanın yakışıklı aktörlerden, güzel kadınlardan ve seksten ibaret olmadığının fark edilmesi endişesini taşıyan bir üslup. Saygılarımla…
Henüz On sekiz
Bir papatya tarlası
Minicik bir serçe
Yeni uyanmışım gibi güne
Taptaze
Sayamadım yılları
Sorsan yüreğime
Henüz on sekiz
Bir kelebek
Göğe işlenen yedi renk
İşte bendeki yürek
Sorma yılları sayamadım
Sorsan yüreğime
Henüz on sekiz

Artık otuza merdiven dayadık demek
Oysa otuz çocukken çok büyük bir sayıydı
Şimdi ben otuzumda
Şimdi gözlerimi oğuşturuyorum
Uykudan dün yatıp sabah kalktım oysa...
Zaman ne çabuk geçmiş
Otuz alışamadığım sayı
Yaşların en tuhafı
Isınamadım otuzuma
Bence insan hep yirmilerde kalmalı
Durakta inecek var deyip
Geriye el sallamalı
(Yaş 36 oldu bu arada zaman ne çabuk akıp geçiyor. Daha otuzlu yaşlara alışamadım )
Her şey çok güzeldi Allah'ım!
Sunduğun bir demet güldü ömür.
Zekatını vermez isem geri al
Helalinden dört öküz ver yarabbi
Koşup çifte süremezsem geri al
Yoksulluğu ezberledim n'ideyim
Verin aşkın badesini yudayım
Biraz altın ver ki hacca gideyim
Bu kavl üzre duramazsam geri al
Çok verirsin beynamaza hayına
Saldın beni züğürtlüğün yayına
Köprüler yaptıram Tecer suyuna
Kagir bina kuramazsam geri al
Bir söz ver yarabbi göreyim şimdi
Yoksulluk elinden ciğerim yandı
Üryana bir gömlek yetime hindi
Rızan için saramazsam geri al
Ne mümkün yarabbim yolundan sapam
Ruhsat'ın terkedip dünyaya tapam
Senin rızan için bir oda yapam
İki minder seremezsem geri al
ünlüler'den ilahiler ; iftihar abidemiz Efendimiz
ilahi, ünlüler, iftihar abidemiz efendimiz
Aranızda ben hiç müzik dinlemiyorum yada şimdiye kadar hiç ilahi dinlemedim diyeniniz var mı? Ben birebir müzikle ilgilenen biriyim ama pek ilahi dinlediğim söylenemz açıkcası. Ama bugün gazetelerde gezerken bir haber okudum ve bir anda gözlerimizin içinde bir mutluluk gülümsemesi oluştu.Türkiye'nin kendi alanlarında en iyi isimleri olan sanatçılar kutlu doğum haftası vesilesiyle bir araya gelerek bir ilahi albümü doldurmuşlar ve bunun içinde tek bir kuruş para almamışlar. Bu haberi okuduğumda hem Alemlere Rahmet olarak göderilmiş olan Peygamber Efendimizi bu şekilde Milyonlarca kişinin gönlüne ulaşak olması ve bu kasetin tüm geliriyle ülkemizin ihtiyac olan bölgelerine okullar yapılacağı için çok ama çok sevindim.
Bu albümde kimler mi var,kimler hangi ilahilerimi seslendiriyor,isimlere bir bakın acaba içlerinde tanımadığınız var mı?
Ahmet Özhan: 'Ay Yüzlüm'
Muazzez Ersoy: 'Dün Gece'
Hakan Altun: 'Âşık Oldum Muhammed'e'
Funda Arar: 'O Gece Sendin Gelen'
Orhan Haklamaz: 'Güllerin Efendisi'
Zara: 'Sevdim Seni'
Fatih Kısaparmak: 'Seni Buldum'
Erhan Güleryüz: 'Size'
Murat Göğebakan: 'Sultanım'
Uğur Işılak: 'Bir Damla Olsan'
Ferdi Tayfur: ' Ay Doğdu Üzerimize'

Bu albüm için korsan almak yok,internetten indirmek yok inşallah.Çünkü hem projenin yapılış özelliği hem de projeden elde edilecek olan gelirin harcanacağı noktlar çok ama çok önemli.Bu yüzden ben kendi adıma harcanan emeğe saygı amaçlı korsana hayır diyorum.
Bir de projeye katılan bir iki sanatçının proje hakkında ki görüşlerine bir göz atalım ki bakalım onlar neler hissetmişler.
Eseri seslendirirken hissettiklerimin binde birini bile anlatamam
Murat Göğebakan: Proje geldiğinde onur duydum, şeref duydum. Bir Müslüman hayatta daha ne isteyebilir ki. Ne mutlu bana ki böyle bir Peygamber’in, böyle bir Habib’in ümmeti olmuşum. Eseri seslendirirken hissettiklerimin binde birini bile anlatmam mümkün değil. Biz O’na ömrümüz boyu çalışsak, ömrümüz boyunca bir şey yapsak yine yetmez. Adını duyunca bile boynumu eğiyorum.
...
Manevî duyguların yüksek olması beni heyecanlandırdı
Ferdi Tayfur: Bir Müslüman evladı olarak böylesi bir albümde bulunmam beni son derece duygulandırmıştır. Çocukluğumda rahmetli anneme kitaplardan ilahiler okurdum. Bu eserin hüzzam makamı olması ve sesime çok iyi gitmesinden dolayı zevkle kabul ettim. Eserin manevi duygularının yüksek olması beni son derece heyecanlandırdı. Okumayı çok seven ve kitaplar yazan bir sanatçı olarak eğitim kurumlarının açılmasında faydalı olacağımı bilmem beni son derece mutlu etti.
...
O'nun için bir şeyler yapmak beni onurlandırdı
Muazzez Ersoy: “Peygamber Efendimiz’e bir ilahi albümü ithaf edeceğiz, siz de içinde olur musunuz” denildiğinde hemen “Neden olmasın?” dedim. O’nun için bir şeyler yapacak olmaktan onur duydum. Sonra da insanlığın iftihar tablosu için ne yapsam yetersiz olur düşüncesiyle mahcup oldum. O’nun için her geçen gün okunan ve bir deryaya dönüşen nağmelerde, benim bu şarkım da bir damla olur, onlara karışır. Bu duygu ve düşünce ile hareket ettim. Dinleyenlerin de böyle düşünmesini isterim. Ayrıca bu albümden kimsenin bir beklentisi yok.
İşte arkadaşlar durum böyle acaba bu albümü alıp bir dinleyelim mi,albüm 1 nisan da piyasaya çıkaçak inşallah.Şimdiden iyi dinlemeler.
Bir süredir ne resim ne yazı ekleme şansı bulabilen bendeniz nihayet şimdiye biraz vakit bulabildim. Öncelikle biraz isyan yoğunluğa. Elhamdülillah işler ciddi anlamda yoğun fekat yıllık hedefler doğrultusunda büyümeye gitmek icap ediyordu acizane tükanı taşımaya çalışıyoruz şu sıra. Bitince herkesi toplayıp bi "haus parti" yapacağız bakalım :p . Bir kaç gün daha yazı - resim - yorum gibi aksiyonlarda pasif kalabilirim. Affınıza sığınırık.
Geçtiğimiz günlerde Ayşe Ablamızla beraber evela bir Üsküdar'a aktık, hemen ardından Altunizade Kültür Merkezi'nde iki güzel aksiyona katıldık. Bunlardan birincisi değerli Ahmet Demir hocamın(sağda) hat sergisiydi ki kendisiyle muhabbet şansımız da oldu. Güler yüzlü biricik bir insan :). Yalnızca sanatsal anlamda değil Greko-Romen Güreşte de başarılı bir isim Ahmet hocam. Gerçi güreşte sanat sayılır :)Erdalın dedikodusunu ettik. "Neden gelmedi?" dedik. Yazıda belirtmek isterim Yazamakımızın gülü Erdal Erdoğdu 'nun beliyle ilgili problemleri varimiş. İzmir'de okuduğundan ve internete sık erişemediğinden pasif kalacak bir süre. Okulla ilgili, fakat daha önemlisi sağlıkla ilgili duaları eksik etmeyiniz :).
İkinci ve yine güzel aksiyonlarımızdan biri Üsküdarlı edebiyatçılardan Beşir Ayvazoğlu Ustanın 40.Sanat yılıyla alakalıydı.

Fazla ışıklı olduğundan ben fazla duramadım, kaçtım :). Ama ayşe ablam yazısında süper olduğundan bahsetmiş zaten.

Gerek ben gerek ise sinan ata yıllarca greco-romen stil minder güreşiyle uğraştık ve güreş camiasında tanısıpta üzerimizde en çok emeği olan insanların basında da Ahmet hocam gelir.Ahmet hocam güresi bıraktıktan sonra hat sanatı ile uğrasmaya basladı ve Türkiye'nin en büyük hat sanatkarlarıyla meşk ettikten sonra geçtiğimiz yıllarda ustalıgını eline aldı ve Türkiyenin genç hattatlarını arasına katıldı.Ve gerek İstanbul'un gerekse Türkiye'nin en güzel yerlerinde sergiler açmaya başladı.
Bu sergilerden biriside önümüzdeki günlerde istanbul Anadolu yakasında Üsküdar/Altunizade Kültür Merkezinde gerçeklesecek.Ben şimdi İzmirde olduğum için katılamayacağım ama belki aranızda katılmak isteyenler olur.
AHMET DEMİR HAT SANATI SERGİSİ
25 SUBAT -- 2 MART
ALTUNİZADE KÜLTÜR MERKEZİ (capitol alıs-veriş merkezi arkası) ÜSKÜDAR
AÇILIŞ 25 SUBAT PAZARTESİ SAAT: 18:00
eğer sergiye katılırsanız ve sayet eserlerden satın almak isterseniz Ahmet DEMİR 'e benim selamımı söylerseniz,sizlere çesitli konularda yardımcı olacaktır.

not:kullandığım eser fotoğrafları ahmet demir'e aittir.

Büyük afiş için: http://www.tbdgenc.org/image/activity/görsel-efekt1.jpg
Tarih : 25 Şubat 2008
Açıklama :
Etkinlik Bilgileri
Kayı için : http://www.tbdgenc.org/index.php?page=activityjoin&lang=tr&id=28
Genel bilgi: http://www.tbdgenc.org/index.php?page=main&lang=tr
Son Yorumlar
- Mahmut Kurtoğlu - MUBAREK GECELERİ ESKİSİ GİBİ YAŞAMAK BİZİM ELİMİZDE.BİZLER BU GECELERİ GEREĞİ GİBİ EĞERLENDİRİRSEK BİZDEN GÖRENLERDE ÖYLE DEĞERLENDİRECEK VE" EY GİDİ BİZİM ZAMANIMIZDAKİ KANDİL GECELERİ" SÖZÜ TEKAR DİLLERDE DOLAŞACAK…
- Ayşe Gülden - Bizler o eski kandilleri-Razamanları-bayramları yaşayamadık ,sadece anlatılanlarda dinledik belki lakin bizimde yapabileciğimiz birşey yok mu? Bizden sonra ki nesile dinlediğimiz gibi / olması gerektiği gibi huşû içinde,içi maddi-manevi…
- erina_elia - bu sahil nere sinan kardeş ;)
- Mahmut Kurtoğlu - Celal kardeşim olaylar sonuçlanmadan bir konu hakkında hemen bir sonuca varmamak lazım.yani ben Atatürkçüyüm diyenleri sen Atatürkçü mü sanıyorsun? diğer taraftan hadi diyelim ki senin dediğin gibi olsun Tayyip erdoğan dini kullanarak…
- Momo - yok be abi omzunun ustunde düsüyosun problem olmuyo fazla :D
- Ayşe Gülden - :))))))
- celal - Öncelikle yazıyı yazan arkadaşıma şunu söylemek isterim.Tabiki parti kapatılmamalı ona bende katılıyorum ama insanların dini duygularını sömürülerek siyasette yapılmamalı daha düne kadar oğullarını zengin iş adamları okuturken…
- Talha Turhal - ony geçin momonun düşüşünü merak ediyorum, yoksa ilk kek ben miyim yoksa bir oynama var mı?
- Mahmut Kurtoğlu - Allahrazı olsun Ayşe hocam. Üç ayların ülkemiz ve tüm islam alemi açısından hayırlar getirmesini niyaz ederim.Rabbimizden recep ve Şa'ban ayını iyi değerlendirip Ramazan ayına ulşamamızı temenni ederim. Ayşe hocam topu bize atmıssın…
- Şule Birer - amin inşallah... yarında kandil Allah tevbelerimizi kabul etsin kalbimizi temizlesin inşallah..
