Ülker'i bilmeyen var mı? Buzdolabını açtığında ülker en az bir ürünü olmayan var mı evinde? Çok çok büyük olasılıkla hayır. Ülker Türkiye'nin en büyük oluşumlarından biri. Özellikle gıda sektöründeki dev yatırımları yalnızca Türkiye değil dünya'yı da hayran bırakıyor kendisine.

Sabri Ülker. Kurucu Amca. Güleç yüzlü, muhafazakar.

Bir dönemin saçma devlet politikaları sayesinde yeşil sermaye şirketi diye adı anıldı Ülkerin. Kategorizasyonun ne kadar acı olabileceğinin bir göstergesiydi adeta o zamanki bu anlamsız politika.

Yüzde 99'U Müslüman olan bir Ülkede yeşil sermaye diye fişlenen marka batırılmak istenirken aksine kat kat büyüdü. İyi de oldu. Bilişimden lojistiğe onlarca farklı sektörde yatırım ve istihdam sağladı bu dev şirket.

Geçen gün markette bir ürün gördüm ve biraz sarsıldım doğrusu. Ben tercih etmesemde birçok arkadaşım bira tüketir. Hemde ciddi miktarda. Kimileri bira yüzünden göbek yaptıklarından şikayetçidir kimisi ise halinden memnun.

İçinde yaşadığım yer oldukça muhafazakar. Ve marketi de öyle buranın. Dolapta biralar gördüm markete girdiğimde ben gazoz almayı planlıyordum. İster inanın ister inanmayın ama bizim yaşadığımız alanda bu çok sert bir çıkış olurdu ve mümkün değildi. Gözlerimi ovuşturdum tekrar baktım. Evet biraydı. Hemde Miller şişesine çok benzettim uzaktan baktığımda.

Dolaba yaklaştım çöktüm hemen incelemek için. Maltana isimli malt içeceği grubuymuş Ülker'in yeni çıkarttığı.

Hepinizin aklında canlanan "Nasıl yani?" yi sordum bende.

Ben çocukken annemin "Oğlum Ülker alın birşey alacaksanız onlar bizden." dediğini bilirim. Bu karizmayla büyüyen bir şirket neden böyle yapsındı ki? 3 Şişe satın aldım. Kasadan geçip eve geldim.

Tadına baktım bu içeceğin. Gayet güzel. Soğukken süper oluyor hatta ananaslısı.

Gelin görün ki anlayamadım hala. Tadının güzelliği ve içinde alkol bulunmayışı bunu örter mi? Neden miller fontu?, neden miller şişesi?

Çevreden olukçda çok fikir geldi bu hususta. Bira'ya özenen çocukların bira değil Maltana tüketmesini sağlamak bunlardan sadece biriydi.

Benim sorum ise bunlardan tamamen farklı.

Sakarya / Della Fabrikasında üretilen bu ürünler için bir milyon dolardan çok yatırım yapılmış. Gayet iyi bence tadı sıkı bir arge ürünü olduğu belli.

Ama neden ülker? Hangi stratejiyle?

 



Ben Türkiye'deki milyonlarca avea hat kullanısından sadece biriyim ve bu 2günde sadece benim yaklaşık 60 kontörüm sevgili(!) avea tarafından hiç edildi. Efendim şöyle ki; biliyorsunuz bayramdı seyrandı bizim mesajlaşma hastalığımız var. Hamdolsun bizlerde sevilen insanlarız, onlarca mesaj geliyor ve bizde bunlara cevap vermek zorunda kalıyoruz. Cevap atmasına atıyoruz, mesaj gitmesine gidiyor, kontörüm düşmesine düşüyor ama NEDEN MESAJLAR ALICILARA İLETİLMİYOR???

Acaba bu bayram avea benim gibi kaç milyon insanın kontörünü yani parasını gasp etti.

Esefle kınamak geliyor içimden ama ne fayda!



 2008 olimpiyatları açılışta olduğu gibi yine harika bir kapanış gösterisi ile sona erdi.Olimpiyat bayrağını İngiltere’ye devrederek kendilerine verilen görevi en güzel şekilde yerine getirmenin gururunu yaşadılar.Gerçekten Çin’i tebrik etmek gerekir.Olimpiyatlara muazzam bir şekilde her yönüyle hazırlanmışlar.Açılış törenindeki mükemmelliyetlerini sporlarına da yansıtarak insanlara seyri güzel günler yaşattılar.En çok altın madalya alarak kendi ülkelerinde yapılan organisazyonda zirvede olmanın mutluluğunu yaşadılar.Olimpiyat bayrağını İngiletreye devrederek önümüzdeki 2012 olimpiyatlarının İngiltere’de olacağının mesajını vermiş oldular.Londra’da yapılacak olan olimpiyat oyunları İngiltere’de üçüncü kez olmuş olacak.Bunca aday ülke varken İngiltere’ye üçüncü kez verilmesi de ayrı bir durum tabiki.Bu ayrımcılık neden diye sormadan edemiyoruz?

  Pekin ve  Londra bu gururu yaşayadursun bizim medyamızdaki bazı kimseler sporcularımıza takmış durumdalar.Yenilen sporculara mı kafayı takmış acaba diye  düşünebilirsiniz.Keşke öyle olsa...Dünyanın en önemi spor organizasyonunda altın madalya almış bir spocumuza takmışlar kafalarını.Altın madalya almış bayrağımızı göndere çektirmiş ve istiklal marşımızı taa Çin’ de duyurmuş sporcumuzla uğraşıp duruyorlar.Birincilik kürsüsüne çıkarak bizi Pekin’ de rezil olmaktan kurtarıp adeta şeref sayısı gibi altın madalya kazandıran Ramazan Şahin’ e demedikleri yok.Beyefendiler sevinememişler bile.Çünkü Ramazan Şahin dincilik yapmış.( BU dincilik ne oluyorsa onu da anlamış değilim) Çünkü sakallıymış ve elinin işaret parmağını kaldırmışmış.Şahin’in bu başarısını ne olursa olsun tebrik etmesi gerekirken adeta yerden yere vuruyor sporcumuzu.Neden ? Sadece ve sadece sevincini Allah’a teşekkür mahiyetinde  yaptığı secdeden dolayı.Ne kadar küstahça ve insansızca bir davranış.İnsanlıktan  hoşgörüden sevgiden nasibini almamışların  ruh belirtisi.Alnının akıyla bileğinin gücüyle o kadar musabakayı kazanmış  ve ülkemize altın madalya hediye etmiş  bir sporcuya sevinememişler.Ramazan Şahin dincilik yapmış ve hatta sakallıymış.Daha da ileri giderek şunları yazıyor bir tanesi : “ ...Galibiyetin ilan edildiği anda havaya kalkan elininin işaret parmağını gördüm... O işaret, bir yerlerden fazlasıyla tanıdık geldi bana. Bu işlerden anlayan arkadaşlara sordum , İBDA.C işareti dediler”    Aynen bu şekilde yazmış yazar.Hani sporcuların yabancı olduğunu Ramazan’ın Dağıstan’dan, Elvan’ın Etiyopya’dan getirildiğini yazıp eleştirse birşey diyeceğimiz yok.Ama insafsızca kişilerin dini inaçları ile onları eleştirmek ne kadar iğrenç bir durum.Başka inançlara karşı tahammülsüzlük hangi ruh haliyle açıklanabilir ki? Başkasının yaşantısına dini inancına örfüne adetine karışmak kimin haddine düşmüş? Herkesi kendi gibi düşünmek ve yaşamak zorunda olmasını düşünen insanların  hala bu asırda bu dünyada yaşaması inanılır gibi değil.Olmasın demiyorum yoksa ben de onunla aynı çizgide olmuş olurum.Fakat biraz saygı istiyorum.Tahammül  istiyorum.Karşılıklı hoşgörü istiyorum.Çok mu zor acaba? Haç çıkaran bir sporcu beni rahatsız etmiyorsa diğer inançtaki kişinin de yaptığı ve sadece kendisini ilgilendiren bir hareket başkalarını da  ilgilendirmemeli.Yani bu gibi şeyleri hala tartışıyor olmamız bile çok ayıp ve gülünç geliyor bana.

  Sormak lazım bu yazar olan kişiye.Neden bu dincilik olayı kimseyi rahatsız etmiyorda sizi ediyor?  Bu eleştiri , acaba Ramazan Şahin’nin üzerinden İslam’a olan hıncınızın bir belirtisi mi? Aksi taktirde dincilik yaptığını  söylediğiniz Ramazan Şahin’in dışındaki bir çok sporucu da kendi dinlerinin bazı işaretlerini yapıyorlar.Onlara neden birşey demiyorsunuz? Onlarda mı dincilik yapıyor? Haç çıkarınca hoşgörülü oluyorsunuz ama secde edince  gerçek yüzünüzü belli ediyorsunuz.İyikide ediyorsunuz.Yoksa sizleri tanımak mümkün olmayacaktı.Çünkü ismi Ahmet , Mehmet.Sorsanız  diyecekki  Müslümanım elbet... İşaret parmağını havaya kaldırma olayını tüm sporcularda görmek mümkündür.Hatta Elvan dahi  10.000 ve 5000 merte musabakalrını ikincilikle bitirdiğinde  işaret parmaklarını havaya kaldırdı.Bu işaret,  kazanmanın zaferin bir sembolüdür.Acaba yazar efendi bunu görmüşmüdür.?

  Pekin Olimpiyatlarında birçok müslüman sporcu vardı.Bayan sporcuların arasında İran, Mısır, Malezya ülkelerine mensup başörtülü  sporcular vardı ve başarı ile musabakaları sürdürdüler.Hiçbir engelle karşılaşmadılar.Başörtüleri ile gayet rahat bir şekilde musabaka çıkardırlar.Olimpiyat üyesi olan Mısır’lı başörtülü bir bayan vardı.Madalya alan sporculara madalyalarını takdim etti ve hiçbir sorun çıkmadı.Kıyametde kopmadı.Ama bizim ülkemizdeki bazı yazarların içlerinde kıyamet koptu.Nasıl olur efendim başörtülü bir hanım madalya takamaz.Taktı işte.Milli futbol takımımızdaki haç çıkararak sahaya giren sporculara hoşgörülü olan medyamız kendi ülkemizin çocuklarına gelince bir anda başkalaşıyorlar.Hakan Şükür’ e yaptıklarını hepimiz biliyoruz.Bunca başarısını inancı sebebi ile gölgelemeye çalışyorlar.Tarikatçı mı yapmadılar, dinci mi demediler sevdiği  sempati duyduğu insanlara dahi karıştılar.Sonra da mahalle baskısından bahsederler.Zorlanmadan  bahsederler.Aynı şekilde, ünlü tekvandocularımızdan Hamide Bıçkın’ında başörtüsü  din ırkçılarının gözlerine takılmıştı.Ülkemize dünya ve  avrupa arenasında altın madalyalar kazandırması onların umrunda değildi.Onların umrunda olan Hamide’nin sadece ve sadece inancı gereği takmış olduğu başörtüsü idi.Bu hazımsızlık neyin nesidir hala anlamış değilim.İnsan dinini sadece ibadet hane de mi yaşaması lazım? Din;  hayatı düzene sokan, yaşamın her anına etki eden davranışları yönlendiren ahlaki kurallar bütünü değil midir? Yani inancı gereği başını örtmüş sakal bırakmış veya secde yapmış birine bu hayat tanımamazlık neden? Bunca başarıyı gölgeleyecek kadar kötü birşey mi bu? Sadece kendi sevincinin bir ifadesi,  başkalarını neden rahatsız eder ki? İnsan istediği gibi sevinemez mi? Kimisi dans eder, kimi haç çıkarır, kimi de secde eder.Kime ne bundan.

  Artık kendi ülkemde böyle şeylerin olmasına şaşıyorum ve hayretler içersinde susup kalıyorum.Bazen soruyorum ben nerde yaşıyorum diye.Bu zihniyet neden hıristiyan Avrupasında yok da müslüman olan benim ülkemde var? Müslümanım diyen biri neden kendi inancına bu kadar düşman olur ? Acaba biz mi iyi anlatamıyor ve iyi temsil edemiyoruz? Suç sadece onların mı  yoksa bizde de suç var mı? Bilseydi yaparmıydı,  böyle yazarmıydı diye düşünüyorum bazen ama insan olması hasebi ile saygı duyulması gerekmiyor mu,  evrensel bir kural değil mi insana ve inanca saygı?

  Aslında bu yazımda bizleri hayal kırıklığına uğratan güreşçilerimizden bahsedecektim. Fakat konu başka mecralara saptı.Bu köşe yazarına moralim çok bozulmuştu.Sadede gelecek olursak güreş bıranşında hezimete uğradık diyebilirim.Son yılların en kötü sonucunu aldık.Koskoca takımdan bir bronz  ve bir altın madalya çıktı.Bir başka madalya umudumuz halter takımından ise sadece bir gümüş kazanabildik.Tekvando ve bokscularımızdan birkaç sporcumuz aldıkları madalyalar ile bir nebze olsun imdadımıza yetiştiler.Atletizimden Elvan’da olmasaydı  olimpiyatları en alt sıralarda bitirecektik.Elvan’ın 10.000 ve 5000 metrede aldığı gümüş madalyalar bizi kuyunun dibinden birazcık yukarıya çekti.

  Bu olimpiyatlarda gördük ki, sonradan türk vatandaşlığına geçen sporcularımız bayrağımızı göndere çektirdiler.İnsan ne kadar sevinse de birazcık içinde  burkuntu oluyor.Sanki o madalya gerçekten Türkiye’nin değilmiş hislerine kapılıyor.İster istemez şartlı bakıyoruz olaylara.Neden devşirme sporcularla ülkemiz temsil edilsin? Bu kadar acizmiyiz? Sporculara birşey dediğim yok ama istiklal marşını dahi okuyamayan milli sporcumuz bize ne kadar coşku verebilir ki? Umarım 2012 Londra olimpiyatlarında hem devşirmelerle hem de kendi has sporcularımızla güzel başarılara imza atarız.Umarım insanların dinleri ve inançları ile uğraşan kişilerde,  bu düşüncelerinden  vazgeçer ve farklılıkları zenginlik olarak görmeyi becerirler.Ortaçağ zihniyetinden yani gericlikten kendilerini kurtarırlar.Zira artık uzay çağında yaşıyoruz.Bu yazılıp çizilenler çok komik artık.



Yüksek Lisans başvuruları başladı hatta bazı okullarda bitti bile. Geçen cuma berbat bir kahvaltının ardından YTÜ’ye gidip not ortalaması muhabbeti yüzünden elim boş dönmüştüm. Boğaziçi’ne zaten hiç gitmedim çünkü en azından onlar istenen not ortalamasını internet sitesinde GÖRÜNÜR şekilde yazıyorlar.

Bu hafta Marmara Üniversitesi için gereken evrakları hazırladım. Marmara için ortalama diye bir şart yok çok şükür. İnşallah yarın gidip başvurumu yapacağım. Annemler memleketteyken bu başvuru işleri inanılmaz zor oluyor ama yapacak bir şey yok. Kelimenin tam anlamıyla şuursuzca koşturuyorum sağa sola. Bakalım bir şeyler çıkacak ama…

Bu arada ‘abi neden gidip kendi okuluna başvurmuyorsun?’ diye soranlarınız olabilir. Evet sayın seyirciler, İstanbul Üniversitesi yine yapacağını yaptı, Yüksek Lisans Ön Kayıtları için bütün evrakları noter tasdikli olarak istedikleri yetmiyormuş gibi bir de ön kayıt parası adı altında 100 (yazıyla yüz) YTL para istiyorlar! 100 YTL! Düşünün, bu ön kayıtlara yüzlerce kişi başvuracak. Ve bunlardan çok azı bir programa yerleştirilecek. Peki alınmayanlar ödedikleri bu parayı geri alabilecekler mi? Ne münasabet! Şöyle bi iki yüz kişi başvursa… Allah bereket versin!

Diğer üniversitelerde neredeyse iki vesikalık, iki fotokopiyle başvurunuzu yaparken (ve beş kuruş para ödemezken)İstanbul Üniversitesi’nin yaptığı bu umut tacirliğinin, bu silahsız soygunun mantığını anlamakta zorlanıyorum. Ne derseniz deyin, ‘başka yere başvurmasınlar diye yapıyorlar’ deyin, ‘Şişkin talebi azaltmak için’ deyin , herhangi iyi niyetli bir sebep ileri sürün, açıkçası beni tatmin etmiyor. Hayır bu parayı ödemek sorun değil, ödenir, ama sorun paranın talep ediliyor olması zaten…

Zorda kalırsam ’seve seve’ vereceğim, orası ayrı konu… Yazıklar olsun….

(omerozlu.com'da yayınladığım bu yazıyı, önemine binaen burada da paylaşıyorum...)


Ne fantazi ama. Bu kelimeyi ben önceden severdim biliyor musunuz? Son birkaç senedir hafif hafif baş gösteren, şimdi ise çökertilmeye çalışılan acımasız, kökü oldukça derin aksiyonlar bütünü.

Her ne kadar ben bu oluşuma bir şekilde dahil olmuş tüm gazetecilerden, tüccarlardan, siyasilerden ölesiye tiksinsemde bir konuda gerçekçi olmak gerekli.

Benim memleketime bıçak saplayan hainler olabilirler, kansız olabilirler, hatta şerefsiz olabilirler. Ama bu adamların işini iyi yaptığı gerçeğini değiştirmez.

Enson bu Fadime Şahin, Ali Kalkancı ile ilgili çıkan olayları duydunuz mu? Sırf bu hikaye temiz 10 senelik muazzam bir çalışma. Kuzenlerimle bilgisayarda oynadığım strateji oyunlardan hiç bir farkı yok. Adamlar strateji oyunu oynamışlar ülkemde. Hemde oldukça kanlı.

Tiksinilecek insanlar olsalar da, yargı, medya, iş dünyası gibi bir memleketin en kalın damarlarını ellerine geçirmişler ve istediklerinde sıkıyorlar, istediklerinde gevşetiyorlar.

Kıymetli ergenekoncular. Sizlerden tiksinsemde mükemmel çalışmanızı ayakta alkışlıyorum. Sizlerden alınacak dersler olduğunu düşünüyorum. Süpersiniz be abi!

Şimdik son yazdığım yazıya baktım, orda konularda ki dinsellik boyutunun arttığını vurgulamak istemiştim.. Ama bu konuda sadece sinan ata yorum beyan etmiş. Eyvallah zaten yazının altına : ) :)) -.-   vb yorumlar gelcektiyse gelmemesi daha iyi olmuş. Yorumları zaten geçtik kanımca... Benim : ) : )) -.- bu tarz yorumlar benimkilerden güzeldir hani kelime yok ya o bakımdan. Şimdi siteyi ve yazıları baya bi inceledim uzun olan yazılarda yada dili ağır oaln yazılarda pek fazla yorum yoğunlaşması gözükmüyor. Ben zaten genel olarak yazmayı bıraktım buraya, ilber abi , ömer abi , coskun erdogan, hacı bekir,davut doğan gibi abilerimizin bir an önce kendilerine özgü güncel ve edebi konularla aramıza dönmelerini dört gözle bekliyorum. Bu arada en aktif olarak mahmut abi var ama o da bu şekil gidilmeye devam ederse kaybedilecek gibi.. Kanımca abiler copy paste yapmadıkları, kendi kelimeleriyle konustukları için yazı hazırlamaları uzun vakit alıyor, yolladıkları yazılarda bekledikleri tepkileri almayınca ister istemez bir soğukluk oluyor gibi. Eeeee beyler bayanlar bu yazıyı benim yazmadığımı farzedin ve güzel bir beyin fırtınası yapalım burda... Ben eminim ki sinanın bu siteyi açarken ki planları bunlar değildi, bu planlar neydi, şimdi ne olduk ve nereye gidiyoruz. Kendi kendimize bir münakaşa yapsak, siteyi bu halinden kurtarıp, sanki online bir dergi haline dönüstürülebilirlik üzerine kafa patlatsak. Bu arada yazamak.com'un daimi misafirleride bize bu konuda yardımcı olsalar.Ben eminim ki bundan çok ama çok daya iyi oluruz....

Bu sözü söyleyen yaşlı bey amcalarımıza hiç sordunuz mu biz geldiğimiz de yoktu ne yaptıysanız siz yaptınız diye.

Anlatılanlar bilir;
Birisi çıkar yaşlıca bi amcadır muhtemelen anlatılan ortmada en büyüktür veya sözü tartışılmaz kabul edilen biridir. Amcam heyecanlı heyecanlı anlatmaya başlar

Bizim zamanımızda gençler kandil gecelerinde büyüklerinin ellerini öper kandillerini tebrik ederdi. Kandil geceleri sabahlara kadar ibadet edenleri mi sorarsınız yoksa namaz kılmaktan ayakları tutmaz olanları mı? Kur'an okurken uyuya kalanları mı sorarsınız, göz yaşları ile ellerindeki Kur'anları ıslatanları mı?

Evet! Maalesef biz o tarif edilen kişileri göremedik peki suç kimin?

Kandilleri "Yaşasın bu gün kandil bol bol dua ederiz. Allah'ım her gün kandil olsun" yerine "Bu gün kandil nerden baksan 500 kandil simidi satarım tanesinden 5 YTL kaldırsam gecede 2.500 YTL. Allah'ım hergün kandil olsun" diyenleri tanıdık biz.

Sabaha kadar ibadet etmek için eve koşar adımlarla gelen kişilerin yerinde "bu gün kandildi amma da yoruldum ama deydi(!) eve gider bi güzel yatarım" diyenlerle karşıladık kapılarda.

Kandilleri, mübarek geceleri, aydan güneşten takvimlerden bekleyen ve bu fırsatı kaçırmak istemeyenlerin yerini, dükkanlara ve sokaklara asılmış kandil tebrikleriyle kandili fark eden ve günlük rutinine hiç ara vermeksizin "AAAA bu gün kandil miydi" nidasıyla kandili geçiren kişeri gördük biz.

Ragaip Kandiliyle birlikte Ramazan'ı karşılamak için oruca başlayan ve mübarek üç ayların ardından gelen Ramazan Bayramında,  Ramazanın şerefine layık hatim dualarıyla  bayramı yaşayan, ve bu sevinci sevdikleriyle birlikte paylaşmak için Anne ve Babalarının yanına koşan kişilerin yerini bizim zamanımda, Ragaip kandilinin 3 ayların başlangıcı olup olmadığını bilmeyen 3 ayları say dediğinde haziran, temmuz, ağustos (tatil ayları) diyen, Ramazan bayramına şeker bayramı diyen bayramı içkilerle sabahlara kadar fuhuşlarla geçiren hatta ve hatta bu aykırı şeyleri yapmak için kendini sevenlerin yanından uzaklaşıp tatil yörelerine kaçan kişiler aldı

Şimdi bir daha sorun size nerde o eski kandiller diyen amcalara

Ne yaptıysanız siz yaptınız bizim özlemini duyduğumuz kandilere bayramlara. Siz kirlettiniz bizim kandillerimizi siz basitleştirdiniz bizim Ramazan Bayramımızı şeker diyerek. Siz bizim Geçmişle olan irtibatımızı kopardınız.

Cevap sırası sizde nee yaptınız o eski kandillere?


Kandilinizi en içten duygularımla tebrik eder, gecenin ilerleyen saatlerinde huşuya karışmış dualarınızda bizim de ismimizi zikretmemizi temenni ederim

HAYIRLI KANDİLLER


               Daracık bir sokağa yerleştirilmiş sehpalar ve çevresine iliştirilmiş yörük işi işlemelerle süslenmiş minderlerin konduğu divanlarla kuşatılan bir kahvehane tasvir edilen. Sabahları üzerinde bülbüllerin şakıdığı ve kahvehaneyi baştan başa kapatan asmanın gölgesinde kurulmak. Zamanın bir anda iki yüz yıl geriye gitmesine sebep; nargilenin marpıcından dağılan koku mu yoksa fincanda pişen kahvenin telvesi mi olduğunun, baş dönmesi ile tespitinin olanak dışı kaldığı bir mekanın kelimelere nakşıdır sunulan. 

               Giriş paragrafında tadımlık diye adlandırılan kelimlerin izah ettiği aslında bir cumartesi akşamının özetidir. Şehir; İzmir ve mekan Kızlarağası hanı arkası. Yemekten sonrası rehavetinin esintili bir  yer arayışına ittiği anda kolay kolay akla gelmeyen ama bir nargile bağımlısının  farkında olmadan ayaklarının gittiği mekan kahveci ömer usta kahvehanesi. Güler yüzle karşılayan genç arkadaşların buyur etmesiyle başlayan bir tarih yolculuğu ve belki diğer bir ifadeyle zamanı geri almaca oyunu birazdan ballandıra ballandıra anlatılacak olanlar.

               Asmanın altına kurulan gabardin pantolonlu külhanbeylerinin sırtına yastık konması ve sararmış birkaç yaprağın sehpalardan silinmesiyle okşanır huzurları. Güzel bir esintiyle içeriden ve dışarıdan maruz kalınan çilek, muz ve nane kokusuyla dönmeye başlar nefisler. Ve bergamotlu çayla ıslatılan boğazlar emanet edilir damak zevkine göre hazırlanmış nargilelerin dumanına. Aslında bir çarşının ortasına kurulmuş bir kahvehanenin herhangi bir müşterisi olunduğunun unutulup, içeriden işitilen Türk musikisine eşlik edilir külhanbeyliği edasıyla. Eksikliği hissedilen tesbihlerin yerini doldurur elde çevirilen nargile maşası. Köz istenir çayların tazelenme vakitlerinde ve gelene gidene bakılıp, ufaktan baş dönmesi hissedilir durumu ele vermeme endişesiyle.

               İki bardak çay sonrası paşa kahveleri hazırdır beylerin. Kahvehane dibindeki cami müezininin okuduğu ezan sesine karışan fincan sesleri midir yoksa oryantalist özentisi sohbetler midir büyüleyen? Zaman akar, mideler karışır ve kıvama gelir beylerimizin huzuru. Kalkma vaktinin geldiğini haber verir boş çekilen, közü sönmüş nargileler. Hesaplar ödenir ve çarşının etrafında salınarak yolu tutulur huzursuz mekanların.

              İçilen nargile, esen nane kokulu yel ve sararmış yaprakların donattığı sehpanın insanın içinden götüremediği düşünce; huzur sükunet midir ya da her sükunet huzur getirir mi? Bunca hengamede sessiz kalmak mı gerekir yoksa kaybolan demokrasi ve özgürlük terimlerinin çığırtkanlığını yapmak mı? Bir soru daha; metro için jeton almaya yetecek paramız kaldı mı? 



Bugün gazetede gördüm: Nobel Barış Ödülleri'nin verildiği yer olan Norveç'in başkenti Oslo'daki Nobel Barış Merkezi sergi salonunda Oriana Fallaci - tanıyanlar bilir - temalı İslam karşıtı bir sergi açılmış. Salonun girişine yazarın ' Düşman Olarak İslam ' adlı yazısı asılmış. Sergi de son zamanlarında malum Avrupa ülkelerinde ısıtılıp ısıtılıp milletin önüne konan yalan yanlış bilgi ve çarpıtmalarla dolu materyallerle bir güzel süslenmiş. Haliyle, Barış Ödülleri'nin verildiği yerde nefret kokan bu sergiyi açtıkları için Merkezin Genel Direktörü Bente Erichsen'e ' Ne iş? ' diye sormuşlar, o da Cihan Haber Ajansı'na yaptığı açıklamada düşünce özgürlüğünden, ' Barış Ödülü'nü alanların hepsi barışı temsil etmiyor zaten...' türü özrü kabahatinden büyük cümlelere kadar bir dizi garabetle organizasyonu savunmuş...

Benim asıl dikkatimi çeken sembol isim olarak İslam düşmanlığıyla tanınan ve önceden üç kuşaktan antifaşist bir İtalyan ailesine mensup, dünyaca ünlü bir gazeteciyken 11 Eylül olaylarından sonra - nedendir bilinmez - müslümanlara karşı faşizmin ağababasını yapıp çok kötü bir şöhretle hayata veda eden Oriana Fallaci'nin kullanılmış olması. Herkesin attığı salvonun gideceği yeri kestirmesi gereken hassas bir dünyada, Fallaci gibi kendine ve bir ömür boyu savunduğu söylemine ihanet etmiş örneklere mi yoksa insanları ortak paydalarında birleştirecek gerçek 'Barış' ı, yani aslında İslam'ın temel öğretisini evrensel bir anlayışla tesis edecek dünya vatandaşlarına mı ihtiyacımız var, karar sizin. Aslında yıllar önce Haşmet Babaoğlu yazdığı enfes bir yazıyla bu konudaki duygularıma tercüman olmuştu. Çok geçmeden hatırlamak, medeniyetler arasında nefret tohumları eken kişilerin aslında kendileriyle nasıl da kavgalı olduklarını bir kez daha fikretmekte yarar var.

Haşmet Babaoğlu'nun yazısı için: http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=18.09.2006&Newsid=87523&Categoryid=4&wid=9

Mezkur serginin haberi için: http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=693753



            Bir haberle birlikte acilen kaleme alınan bu yazının tarihi mart ayının ortalarına dayanmaktadır. Ancak bugün bu yazının tekrar paylaşılmaya muhtaç olduğu kanısındayım. Darbe ve muhtıra sözcüklerinin altında yatan dağın eteklerinde dolaştım. DİKKAT; kelime düşebilir.

            İzmirde; aristokrasinin başkentinde sicim sicim yağıyor. Ahmak ıslatanla başladı ama sağnağa dönmek üzere. Toprak kokusu hala hissedilebilir durumda beton yığınları arasında. Aklıma bir yazısı geldi Yavuz Donat’ın; gezilerinden birinde ve aydın valisi de eşlik etmekte. Vali ve Donat Egede, bir köy girişinde yaşlı bir amcaya rastlar ve kenara çekerler arabayı. Valinin eline eğilen dudakların sahibi amcada bir mahçubiyet ve devlet denen muhteremi karşısında görmenin sevinci arasında selamlar Donat’ı. Vali para vermeye yeltenir. Yaşlı amcanın tarihe geçecek cevabı; ‘sakın efendim, o milletin parasıdır, yetimin hakkıdır, ben güçlü kuvvetli adamım, daldan incir toplar gene aç kalmam. Allah devletimize zeval vermesin’ der ve bir selam eşliğinde gider.

              Egede yağmaya devam ediyor. Aristokrat da ıslanıyor, egeli yaşlı amcam da. Zihnim yine rahat durmakta direniyor. Çanakkale zaferini kutladık. Tesadüfe bak ki zafere gölgesi düşen bir parti kapatma davası.

              Resmi ikiyüzellibin şehidin toprak ile buluştuğu anları hatırlamak. Toprağa düşen sıradan insanlar değil. Taşra toprağa kapanıyor. Anadolu toprağa kapanıyor. Aklı başında, eli kalem tutan ve milletini, geleceğini düşünen gençler toprak oluyor.

Savaş bitiyor. Yükselen kan kokusuna karışan bir korku var; şimdi ne olacak. Cevabı yetiştirmekte gecikmiyor savaşmaktan aciz derebeyi ve aristokrasi evlatları;’taşra  cahil, yönetilmeye muhtaç, biz Frenkçe bilir, iyi hesap yaparız’.

              Taşra yoksul ve Anadolu gerçekten cahil. Ülke; ‘konu iktidarsa gerisi teferruattır’ diyenlere emanet. Çarıklı diyerek caddelere sokulmayanların sayısını tarih dahi utancından işleyememekte. Anadolu hasret mürekkep kokulu delikanlılara. Ve her mürekkep kokan delikanlı hezimete uğratılmakta birkaç adım sonra iktidar yolunda. Temsil hakkı elinden alınan ve kendisinin yerine düşünülüp, oynayacağı rol belirlenen milyonlar, ‘kafasına vur ekmeğini al’ atasözüne sükunetle sadık.

              Dipçik ve açlığa mahkumiyet korkusuna kurban her yeni bir hamlesi; toprak kokan bu memleketin. Yanlış yada doğru her aykırı cümleye muhalefet ve bir o kadar sert bir üslupla cevap vermeyi kendine hak bilmiş güçlere emanet istikbali milletin.

Ve  sarılır Anadolu; kalem tutan ve gırtlağından esmer buğday unu geçmiş her harekete. İnadına kendi seçmek ister yönetenini ve inadına kendi tercih etmek ister evlat denen kutsalın geleceğini. Doğru veya yanlış ama taşrayı yada bu memleketin şüphesiz çoğunluğunu temsil ettiği düşünülen bir partiyi kapatmaya karar vermek.

              Çanakkale zaferini kutladık. Tesadüfe bak ki ülkeyi ve halkını haddini aşarak sahiplenenlerin son hamlesini oyanadığı oyunun gölgesinde. Yalnız bir fark var havada hissedilen. Mürekkep kokuyor toprak. Anadoludan doktor çıkmış, mühendis yeşermiş, ve eğitmen fışkırmış.

              Yağmur durmaya yüz tuttu. Güneş bulutların arasından gözümü almaya başladı. Toprak kokusu hala burnumda. Egeli amcam geldi aklıma yine. Yetimin hakkını gözeten gönlübol üsluba hayasızca saldıran Anadolu deyimiyle karnıdar adımları kıyaslamak mı? Toprak mürekkep kokuyor, yeşerenleri görmemekten aciz gözlere tavsiye; hem tarhana çorbası içen, hem de yönetmesini ve hesap yapmasını bilen sayısında bir artış var. Acaba duyduklarım yağmura hasret kalabalık mı yoksa diktanın son çığlıkları mı?

 


 1 2 >