Onlar gittiler
Yalnız bir yemin kaldı aramızda
Ben şimdi bu yanda
Kasılmış çıplak bir kurşun gibiyim
Namluda.

Onlar gittiler
Topraktan bir işaret taşıyarak alınlarında
Ben şimdi bu yanda
Gerilmiş bir an gibiyim
Doğumla ölüm arasına.

Onlar gittiler
Gelen zamandan bir haber gibiydiler.
Ben şimdi bu yanda
İçilmiş bir and için bekleyenim
Kurulmuş saat gibi.

Onlar gittiler
Giderken bir muştu gibiydiler.

(Ankara,1968)
 

Erdem Beyazit

7

Sabah

05.07.2008
Bir yazı yazasım geldi bugün. Öylesine, çok da mühim değil. Her ne kadar söz uçup yazı kalsa da, ebediyen kalmasına hiç gerek yok aslen şu yazdıklarımın. SQL Tablosuna yazık. Niye yok yere yer işgal edeceksin ki demi?

İlk paragraftaki deli saçmasından da çok rahat çözümlenebileceği üzere çok garip bir dönemden geçiyorum. Hayatımda birçok şeyin değişeceği aşikar şu sıralar.

Peki neden yazıyorum bu yazıyı? Niye derdime ortak edeyim ki sizi? Psikopat mıyım? Mevsim yaz, hava güzel. Gezin, dolaşın be ya.

Korkmayın korkmayın. Anlatmayacağım hiçbirşey. Neden darlandığımın bilinmesi çözmeyecek çünkü darlığımı.

Sadece dua edin diye yazdım bu yazıyı. Karanlığa. Boşluğa. Gaybe. Neye olduğunu bilmeden. Beni hedefleyip sadece dua edin.

Bu ruh haline cuk diye oturacak bir şarkı da size gelsin kardeşinizden. Bana en çok dokunan enstruman kemana feci bir şekilde dokunan Farid Farjad'dan. BUYRUN İNDİRİN.

İyi haftasonları efendim.


  Bir eğitim ve öğretim yılının daha sonuna gelmiş bulunmaktayız.Dün 6. sınıflar bugün ise 7. sınıflar SBS sınavına girmiş oldular.Bu sene son olarak yapılan OKS sınavı, daha evvelden yapılmıştı zaten.

  Bu sınav sistemi öğrenciler açısından nasıl karşılanıyor onu bilemeyecem ama bir gerçek var ki o da bu seneki heyecanın şimdilik bitmiş  ve uzun bir yaz dönemine girilmiş olması...Öğrenciler ile birlikte sene boyunca ,onlar için uğraşan ailelerin de üzerlerinden büyük bir stres ve yük kalkmış oldu.Belki sene içersinde istediği gibi gezemediler veya evlerine yeterince misarif kabul edemediler ama tüm yaptıkları fedakarlık çocukları ve istikballeri içindi.Çocukları için ders çalışma ortamı hazırladılar ellerinden  geldiği kadarı ile.Kimi aileler dersaneye yolladı; kimileri ise gönüllü abi ve ablalarına yollamayı tercih etti.Çocuklarının geleceğini düşünerek onlara her türlü ortamı ayarlamaya çalıştılar.Anneler, sabah kahvaltılarını  tam zamanında hazırlıyor , onların ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmuyorlardı.Çamaşırları yıkanıyor , ütüleri yapılıyor, akşam okuldan döndüklerinde sevgi ve ihlasla hazırlanmış yemekleri sıcak sıcak önlerine koyuluyordu.Fedakar babalar ise kendi ihtiyaçlarını unutmuş herşeyini evlatlarına feda edercesine akşama kadar çalışıyorlardı ,  bilgisayar başında,pazar tezgahında, inşaat çatılarında ,sıcak fırınlarda vs...

  Tüm bu yapılanlar elbetteki çocuklarımızın dünya hayatı uğruna ilerde rahat etmeleri ve ellerinde birer altın bilezik bulundurmaları içindi.Bu dünyada yaşıyorsak eğer çocuklarımızı okutmalı ve onların meslek sahibi olmaları için çaba göstermeliyiz elbette.Çocuklarımızın eğitim ve öğretimleri ile elimizden geldiği kadarı ile ilgilenmek, her anne ve babanın görevlerindendir.Fakat anne ve babaların, çocuklarının dünya hayatına yönelik eğitimlerinin yanı sıra onların ahlaki ve manevi eğitimlerini de ihmal etmemeleri gerekmektedir.Ahlaki eğitimden yoksun yapılan ilim ve bilim, ne kendisine ne de topluma fayda sağlar.Bugün Kur'an ahlakından bihaber yaşayan ve yetiştirilen günahsız yavrularımız ilerde önüne geçemeyeceğimiz kötülükleri işleyebiliyor ve insanlık adına büyük kayıplar verebiliyor.Yüce dinimizin emir ve yasaklarını öğrenmemiş orta,lise veya üniversiteli genclerimiz çok rahatlıkla kötü fiiller işleyebiliyor, hem kendi saadetini hem de başkalarının huzurunu bozacak şakilde toplum düzenini bertaraf  edebiliyor.Hergün  gazetelerde okumaya alışık olduğumuz cinayet haberleri, hırsızlık kapkaççı olayları, küçük sebeplerden dolayı boşanmalardan dolayı ailelerin dağılması ve bu sebepten çocukların ortada kalması, alınan alkolin etkisi ile   yapılan kavgalar  oluşan araba kazaları, töre cinayetleri ve buna benzer olayların tek sebebi, insanımızda Kur'an ahlakının eksikliğindendir.Dini eğitimimizin yeterince verilememesindendir.Kalplerde ahiret inancının zayıf olması ve birgün , dünyada iken zerre tanesi kadar dahi yapılan iyi ve kötü fiillerin karşılığının eksiksiz verileceğinden haberdar  olunmamasındandır.

  Velhasıl kelam, anne ve babalara, çocuklarının ahlaki eğitimi açısından da  çok büyük görevler düşüyor.Kötülüklerin sağdan soldan, önden arkadan adeta sağnak sağnak yağdığı bu ahir zamanda, çocuklarının manevi eğitimlerini bir şekilde sağlamalıdırlar.Aileler bu konularda yetersiz ise ehline göndermeleri ve çocuklarının Kur'an ahlakı ile yetişmeleri için çaba sarfetmelidirler.

 Okulların tatil olup yaz dönemine girmiş olduğumuz bu mevsimi bir fırsat  bilerek henüz günaha bulaşmamış, dimağları temiz, kalpleri saf ve duru yavrularımızı mutlaka dini kültürlerini alabilecek yerlere kayıt yaptırmamız ve göndermemiz gerekmektedir.Aksi taktirde Allah katında sorumluluktan kurtulamayız.Rabbimizin bizlere olan emanetlerini ve  ayetin deyimiyle, birer imtihan vesilesi olan sevimli yavrularımızı şeytanın kucağına atmış ve evlatlarımızın ebedi saadetini karartmış oluruz.Hidayete muhtaç bazı kişilerin dediği gibi, din eğitimini çağ dışı görerek bu zamanda din eğitimini   gereksiz bulduğumuz taktirde , gerçek  çağdışılığı yapmış ve çocuklarımızı ahlaksızlığın diz boyu olduğu orta çağ zihniyetinin kötü durumlarından kurtaramayız.

  Din ve Kur'an eğitimi konusunda hepimizin malumu olduğu üzre Diyanet İşleri Başkanlığımız her sene yaz mevsiminda 2 aylık bir süre ile çocuklarımıza Cami imamlarımız ve diğer hocalarımız ile  yardımcı olmaya ve onlara din eğitimi vermeye çalışmaktadır.Senelerden beri devam edegelen bu eğitimin çok faydalı oluğuna inanıyorum.Çocuklarımız 2 ay süre ile bu kurslara devam ettikleri taktirde belki ömürleri boyunca ibadetlerini yapabilecekleri dua ve sureleri, bunun yanında sosyal yaşamlarında topluma faydalı birey olacakları ahlakı eğitiminlerini almış olacaklar.Aynı zamanda Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) in bize haber verdiği :  " Sizin en hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve O'nu öğretendir" müjdesine nail olacaklardır.Bu müjdeye sadece Kur'an öğrenen ve öğretenlerin yanı sıra, vesile olmaları sebebi ile evlatlarımızı yaz kurslarına gönderen anne ve babalar ve o kurslara maddi manevi yardımda bulunan hayırsever vatandaşlarımızda nail olacaklardır.Yine Habib-i Kibriya efendimizin (S.A.V) : " Bir hayra vesile olan o hayrı işlemiş gibidir"  sözünün  de muhatabı olarak  hayırlar kervanında yerlerini alacaklarıdr.

 Evet değerli anne ve babalar! Bizler için birer imtihan  vesilesi olan çocuklarımızı uzun yaz mevsiminde başı boş bırakmayalım.Evlatlarımızı kendi ellerimizle ateşe atmayalım.Onların  en verimli çağlarında günahsız gönüllerini  Kur'anın Nuruyla nurlandıralım.Kalplerine Allah ve peygamber sevgisini yerleştirelim.Biz yapamıyorsak bu hizmeti yapmak isteyen dertli hocalarımızın  şefkatli ellerine teslim edelim.Ahlaklı birey olmaları için elimizden gelen her gayreti gösterelim.Gösterelim ki büyüdüklerinde korkunun değil emniyetin, kötülüğün değil iyiliğin,ahlaksızlığın değil edebin temsilcisi olsun ve önce ailesine sonra dinine ve vatanına hayırlı birer evlat olarak yetişsinler.



 BU sefer olmadı.Engelleyemediler.Adeta teslim oldular ecdadın torunlarına.Toplarla vurduk onları.Viyana surlarından girdik bu sefer içeriye.Meşin toplarla vurduk kaleyi.!

  Günlerdir Hırvatistan medyası Viyana kuşatmasına atıfta bulunarak haber yapıyorlardı sayfa sayfa.Bu maçı Osmanlı'nın 1683  yılındaki Viyana kuşatmasına benzetmeye çalışıyor, Osmanlı'nın torunları  Viyana'yı tekrar kuşatmak istiyor diyorlardı.O zamanlar Avusturya-Macaristan imparatorluğunun himayesinde olan Hırvatların desteği ile Osmanlı'nın Viyana kapılarından geri çevrildiğini ; bu sefer Türkler'e yine  izin vermeyeceklerini yazıp çiziyorlardı kendilerince haklı olarak.Ev  sahibi İsviçre de benzer haberler ile bizimle alay ediyordu aklı sıra.Şiş- kebap yapacaklardı bizi güya.Döner gibi kesecek,ekmek arasına koyacaklardı.Kardeşi kardeşe vurdurdular.Hakan Yakınla bağrımızı yakmışlardı ilk anda fakat kardeş tokadı bizi kendimize getirdi ve şiş kebaba dizdik isviçreli 18 kuşbaşı etini..! Bu gece de öyle oldu.Hırvatistan umduğunu bulamadı .Planları tutmadı.Kaleyi  ele geçirdi Evlad-ı Fatihan...Al sancağı sapladık  Viyana'nın bağrına.

   Türkiye Avrupa şampiyonasında gerçek bir tarih yazıyor ve biz de bu şanlı tarihe tanıklık ediyoruz.Böyle bir turnuvada bu şekilde maçlar çıkarmak her babayiğidin harcı değil.Mücadele, hırs ,inanç, azim,cesaret,özgüven ,teknik,sürat , güç ,kondisyon... Ne ararsan vardı bu takımda.Bir kere Türkiye'nin maçı bırakmaması ve sonuna kadar mücadeleye devam etmesi,  futbolun ne kadar süprizlerle dolu bir spor olduğunu ve heran herşeyin olabileceğini tüm dünyaya göstermiş oldu.

  Azmin,inancın ve benzeri duyguların yanı sıra bilimsel çalışmanın da ne derece başarılar getirdiğini  görmüş olduk.Futbolcularımız bu zamana kadar yapılan maçlarda son dakikalarda adeta sanki maça yeni başlar gibi oyun oynadılar.Takımın yeni kondisyoneri millilerimizi gerçekten iyi hazırlamış şampiyonaya.120 dakika boyunca çok iyi mücadele vererek rakibi adeta kendi sahasına hapsettik son iki uzatmalarda.Bu tempoda oynamak güç ister çalışmak ister.Amerikalı kondisyoner iyi proğramla adeta uçurdu  futbolcularımızı.Semih'in de dediği gibi: "Dokuz yıldır böyle bir çalışma görmedim" sözünden anlaşılıyor bilimsel çalışmanın önemi...

  Bunca baskıcı oyunumuza rağmen , yediğimiz golle adeta yerimde oturup kalmış ve ümitlerim tükenivermişti.Çünkü uzatmaların ikinci yarısı da bitmiş tam penaltılara doğru gitmeyi planlarken şok golü yemiştik.Üzüntülü bir şekilde hazırlanırken Evlad-ı Fatihan, dar zamanların yetişeni, Hızır'ı Semih çıktı yine sahneye.Kendine yakışanı ve bizi iyice alıştırdığı o son dakika kritik, öldürücü vuruşlarından birini yaptı ve dedesi Seyyid Onbaşı gibi ümitlerin yıkıldığı bir anda tam isabet , topu kaleye  dümenden soktu.Sanki gerçekten Hırvatların dediği gibi Viyana kuşatması Meydan muharebesi yapılıyordu.İnanılır gibi değildi.İsviçre ve Çek Cumhurieti maçlarında olduğu gibi 1-0 ve 2-0 yenik düştüğümüz durumlardan maçları lehimize çevirmiş ve gruptan çıkmayı başarmıştık.Bu gece de  buna şahit olacakmıyız diye dualara başladık.Semih ,şen etmişti türkleri, Türkiye "ŞENTÜRK" olmuştu tek yürek halinde.

  Azmin zaferine bir kez daha şahit olacaktık.Tabi inancın zaferine de... Penaltılara kaldık ve vuruşlar başladı.Dikkatimi çeken ve beni derinden duygulandıran, adeta tüylerimi diken diken eden  bir manzara vardı.Birbirine sarılmış ve penaltıları heyecan içersinde izleyen iki takımdan birinin diğerinden bir farkı vardı.her iki takım da kenetlenmişti.Ama bir diğer takımın  kendini kenetlediği bir yer daha vardı.Türtk milli kahramanlarının gözleri penaltılara kenetlenmiş bir halde iken ; diğer yandan pır pır atan kalpleri de şahdamarlarımızdan yakın Olan'a, kalplerin sahibine kenetlenmiş dualarla  ona iltica ediyor ve icabet bekliyorlardı.Birbirine sımsıkı sarılan millilerimiz arasında Yardımcı Oğuz ve Uğur Boral'ı gördüm.Dudakları oynuyor ve " Biz elimizden geleni yaptık gerisini sana bırakıp tevekkül ettik.Bu aşamadan sonra bizden nusretini esirgeme Ya Rabbi " dercesine dua okuyup üflüyorlardı.Zaten ben de kendimi kaptırmış başlamıştım duaya.Her yerde O'na sığınmak ve O'ndan yardım beklemek ne kadar güzel bir teslimiyet örneği.!

... Ve Penaltılar da lehimize döndü.Rüştü'nün kurtarışı ile gerek kalmadı diğer vuruşlara.Hırvatları eledik.Viyanadan içeri girdik.Dünya tarihinde belki çok az rastlanacak maçlar yapıyor ve kazanıyorduk.Kazanmakla kalmıyor, Avrupa'nın göbeğinde bir müslüman ülke olarak ayağa kaldırıyorduk dünyadaki müslümanları.Adeta gururlandırdık tüm müslüman kardeşlerimizi.Galatasaray'ın UEFA ve Süper Kupayı aldığı zamanlar gibi şenlendirdik gönüllerimizin bir olduğu kardeşlerimizi, bizi sevenleri...

 Şuandan itibren Avrupa 4.'sü olmanın gururunu yaşarken bu güzel başarının hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ediyorum.Dileğim; Almanlar'ı da yenip, bize yaraşır bir şekilde cesurca final oynamak ve hepimizin gönlünden geçtiği gibi Avrupa'nın göbeğinde o kupayı Al bayrak altında kaldırmak, ülkemize ve tüm dünya Müslümanlarına hediye etmek...Şimdiden Milli takımımıza başarılar diliyor bizlere bu sevinci yaşattıkları için teşekkür ediyorum.



Bu sene ile birlikte 3. kez girdim. Öss maceramı özetlemek gerekirse;

İlk sene;

Son derece sağlam bir hüsran, sene 2004 büyük gazla girilen öss fos çıkmış keşke sorular çalınsada iptal edilse denmiştir. Evdekiler başın etini yemişlerdir. Yusuf durumun  durumun vahametini kavrayamamışdır, iplememişdir sonraları.

İkinici sene;

Sene 2005, koca bir seneyi dershanede geçirmiştir Yusuf, arkadaşlarıyla gezmedik cafe bırakmamıştır bu dönemde, tomarla parayı dershaneye vermiştir. Halbüse o paraya 4 tane cillop server alıp para kazanabilirdir. Arkadaşları arasında en yüksek puanı yaparak Kültür Üniversitesi Fizik bölümüne burslu olarak giriş yapmıştır o sene. Aslında son tercihtir fizik hani olmazsa olurdur ama niye girilmiştir niye yazılmıştır hala tam belli değildir. Fizik bölümünde geçen 2 senenin ardından kahramanımız Yusuf fizik bölümünü çok sevmesine rağmen bitiremeyeceğini anlamış, kendi alanında bir bölüme girmek istemiştir. Velhasıl kelam okulu bırakmıştır.

Üçüncü sene;

Sene 2007- 2008 Okulu bırakan kahramanımız Yusuf 2007 de bomba gibi bir dershaneye başlamış (Belkide ilk kez tek başıma bir işten kazandığım yüklü miktardaki parayı yine bir dershaneye verdim.) ardından çalışmalara hız vermiştir, hedef bellidir. Bu sefer Boğaziçi olacaktır. (Bahçeşehirdi de elim sürçtü)  Hem zaten üniversiteden gelen altyapısı da vardır. (küçümsemek lazım on numara analiz cebir fizik biliyorum :D ) 2008 e girildiğinde üniversitenin hayatındaki anlamını kurcalamaya başlar, acaba okumasa olur mudur? yada okusa ne geçecektir eline diplomadan başka? Yusuf’un elinde zaten altın bir bileziği yok mudur? Yaşıtları almış başını gitmiş midir? Yusuf çok mu geride kalmıştır? Ama hayır, kahramanımız kararlıdır, o üniversiteye girilip o okullar bitirilecektir. Bu gazla bir iki ay daha çalışmıştır kahramanımız, ancak daha sonda sonbaharda dökülen yaprak gibi kopmuştur derslerden. Artık dayanamamaktadır. soruların, sistemin saçmalığına. Bu kadar senesinin heba olmasına, tekrar tekrar bu stresi yaşamak zorunda bırakılmasına. Madem öyledir, kahramanımız Yusuf dershaneyide bırakmaya karar vermiştir. Kalan aylarda Tarmhost ile ilgilenip bol bol gezmiştir. Günlerden 15 haziranda tek başına girmiştir sınava. Ailesi gelmemiştir bile okula. (ben dedim ki; ne geliceksiniz zaten girip bir iki cevaplayıp çıkıcam bişey beklediğim yok açıköğretim bizi bekler. :D ) Okul bahçesinde karşılaştığı bir arkadaşı, ananesinin 40 yasin okuduğu suyu göstermiş, kahramanımız hemen o sudan kendi şişesine biraz boşaltmıştır. Öss çıkışı girişte olduğu gibi huzur doludur kahramanımız. İçeriye hiçbir amaçla girmediği için birçok soruyu kolayca cevaplamıştır. Terlememiştir, stres basmamıştır.

Kahramanımız dershaneyi bırakarak ve kendini Tarmhost a vererek ya hayatının en mantıklı yada hayatının en saçma kararını vermiştir. Bunu zaman gösterecektir. (Dua edin len.) Yusuf, ÖSS ile uğraşmak zorunda kalan ailesine dert anlatmak zorunda kalan tüm gençlere Allahtan sabır diler. Ve açık açık söyler; “sizin suçunuz değil.”

Birdaha nasipse o kapılardan girmemek üzere...



 Bugün bilgisayarın başına geçmiş ne yazayım diye düşünürken, babam geldi aklıma.Malumunuz yarın (15 haziran) babalar günü.Zaten günler öncesinden tv. kanallarımız bizleri hazırlıyor bu güne.Reklamlar ve gazete küpürlerinde babamıza alacağımız hediyelerin çeşitliliğinden adeta başımız dönüyor.Kişi, reklamın etkisinde kalarak, mutlaka hediye almak mecburiyetindeymiş gibi hissediyor kendini.

 Bu gidişle yılın 365 gününe bir mana yükleyeceğiz.Öğretmenler günü, anneler günü, babalar günü ,sevgililer günü vs...Yakın gelecekte haftanın her günü önemli bir günün kutlanmasına şahit olacak ve artık pek anlamı kalmayacak.İnsanlar tebrik etmekten başa birşey yapmayacaklar işin açıkçası...Bu ve benzeri günler sizlerinde malumu, biraz da ticaret işine dönüştü zamanımızda.Ticaret ile uğraşan şirketlerin ekmeğine yağ sürülüyor bu günlerde.Eğer öyle olmasaydı anne ve babaya önem verilseydi, televizyon ve gazetelerde hediye ticaretinin yanı sıra, anne ve babaya nasıl davranılır nasıl bir evlat veya baba olunur gibi konular işlenirdi.Maalesef birkaç tv ve gazetelerden başka bir yerde göremiyoruz bu gibi konuları.

  Şahsen ben bu günleri pek kutlamam.Bu güne kadar da hiç kutlamadım.Senenin bir gününe ,anne ve baba sevgisini sığdırmak bana bir tuhaf geliyor.Aslında sene de bir defa dahi olsa anneyi ve babayı sevindirmek onların gönüllerini almak dinimiz açısından da önemli ama , hasbelkader  bir durumdan dolayı  bu kutlamayı tekrar etmediğimiz taktirde ,anne va babalarda  evlatlarına karşı bir teessüf hasıl oluyor ister istemez...Kendi kendilerine :" Acaba birşey mi yaptık,evladımızı kıracak bir durum mu oldu ki bu sene bizim günümüzü kutlamadılar" gibi düşüncelere kapılmaları mukadderdir.Bu sebepten bu günleri hiç kutlamam fakat , birkaç hafta sonrasında hediye alır takdim ederim.Böylesi daha güzel oluyor benim için.

  BU günlerde babaların evlatlarından beklediği en güzel şey, kanaati acizanemce, o evladın hayırlı biri olmasıdır.Henüz babalık duygusunu bilmiyorum ama , bir babanın en basitinden örnek verecek olursak , çocuğunun öğretmeninden: "Çok başarılı ve terbiyeli" sözünü işitmesi bile sanıyorum bir baba için hediyelerin en güzelidir.Bir Evladın, anne ve babasının başlarını öne eğdirmeyecek derecede yaşaması ,toplumda saygın bir yeri olması , babanın mutlu olduğu en güzel anlardandır.

  Sizlerin de malumu olduğu üzre, son zamanlarda da çokça şahit olduğumuz çirkin olaylar oluyor.Bir lise öğrencisi annesini veya babasını öldürüyor , yetmezmiş gibi kesip doğruyor ve çuvalın içine koyuyor ve adeta canavarlaşıyor.Bunun yanı sıra, evladının topluma ve kendilerine zarar vermelerinden ötürü insan içine çıkamayan evladı ile hayat boyu mücadele eden insanların sayısı da günümüzde çok fazla.Bu insanlara imkanımız olsa ve şu soruyu sorsak : "Babalar gününde oğlunuzdan beklentiniz nedir? Vereceği cevabı hepimiz tahmin etmişizdir.

 Oğlunun , bali ve tiner mübtelası olmasından ötürü çok sıkıntıda olan bir komşumuz vardı.Diğer dünya sıkıntılarını bir kenara bırakmış, oğlunu, içinde bulunduğu vahim durumdan kurtarmakla meşgul olup acı bir imtihandan geçiyordu.Aradabir abimizi gördüğüm zaman , çocuğunun durumunu sorduğumda: "Hiçbirşey yapmasın, çalışmasın, ona ben bakarım.Eve gelsin gitsin,bizimle yemek yesin,sigarasını  da ben alayım yeter ki baliyi ve tineri bıraksın " diyor ve bağrındaki ateşin  gözlerindeki yaşları kurutmuş bir şekilde çilesinin yüzüne yansıdığını görüyordum.

  John DOWDY'in babası  William SMART'a özel bir gün olsun diyerek Amerika Birleşik Devletlerinden istekte  bulunduğu ve babalar günü olarak kutlanmaya başlandığı  1924 yılından yüzyıllar evvel  , Mevlay-ı Müteal bizlere ayet-i kerimsinde ana babaya nasıl davrancağımızı onların bizlerden neler beklediğini bildirmiş.

  İsra Süre-i celilesinin 23 ve 24. ayetlerinde biz kullarına şöyle buyuruyor Rabbimiz.

"Rabbin yalnız kendisine ibadet etmenizi ve ana-babaya itaat
etmenizi emretti."
...İkisinden birisi, yahut her ikisi, senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa sakın onlara 'öf' bile deme. Onları azarlama! Onlara saygılı, nazik ve güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllükle üzerlerine kanat ger. Ve 'Rabbim! Onlar beni küçüklüğümde nasıl yetiştirmişlerse şimdi sen de onları öyle esirge' diye dua et."

  Bizim ana ve babamıza vereceğimiz en güzel hediye ayet-i kerimenin tavsiyesi üzerine olmalıdır.Ana ve babalarımız bizim dua hazinelerimizdir.Onların bolca dua ve rızalığını almamız bizim hayat gayemiz olmalıdır.

 BU duygu ve düşüncelerle yarın ve sonraki yarınlar için her daim kutlamakta olacağımız anne ve babalar günlerimizin bizim için anlamlı , önemli  ve değerli olmasını niyaz ediyorum.

SAYGI VE HÜRMETLER EDERİM.

 

 



  Geçen günlerde internette gezinirken yine bizim sayfamıza benzer  bir platformda  talihsiz bir zevat Fetullah Gülen'i kastederek "KORKUYORMUYUZ" diyerek vermiş veriştirmiş.Yalan yanlış her iftirayı atmış.En çok zoruma giden sözü ise şu oldu : "KİRLİ ELLERİNİ TÜM DÜNYADA ÇIKARLARINCA GEZDİREN FETHULLAH GÜLENDEN" aynen bu şekilde yazmış.Bu sözü okuyunca aklıma İnsanlığın iftihar Tablosu Efendimiz (sallahau elyhi ve sellem) ile Ebu cehil'in arasındaki konuşma geldi.Nasıl ki asr-ı saadette  efendimizin pak yüzüne güzel  saniyesine  baktıklarında adeta kendinden geçiyorlardı ve bu yüzde yalan olmaz diyorlardı inanmasalar bile... Fakat gökten ayetlerin sağnak sağnak yağdığı o nur asrında yaşadığı halde, o güzel insanla aynı havayı teneffüs ettikleri halde,hayatı boyunca hiçbir gönül kırmamış ,hiç yalan söylememiş ,henüz peygamber değilken dahi insanlar arasında emin biri olmayı başarmış Peygamber (s.a.v) ile beraber oldukları  halde ,kalblerinin kirinden gönülerinin  pasından ve kibirlerinden hidayete kilitlenmiş insanlar,  kara bulutların dolaştığı kızların diri diri gömüldüğü günlerin , asrı saadet oluşunu görememişler ,idrak edememişler ve o kaynaktan kana kana içememişler ve talihsizler kervanının başını çekmişlerdi.

  Aynen öyle de zamanımızda da yapılan güzellikleri maalesef farkedemeyen kişiler olduğunu görüyor ve çok üzülüyorum.Aynı kanı taşıyan ,aynı bayrak altında aynı vatanı paylaşan ve hiçbir menfeat beklemeksizin ülkesine ve vatanına hizmet etmeyi  şiar edinen hayatı boyunca nesl-i atiyi gözetleyen bir insanı nasıl kötü görürler ve o'na nasıl "kirli el" iftirasını atarlar anlamakta zorluk çekiyorum.

 Artık tüm dünya ülkeleri ve aydınları Fetullah Gülen Hocaefendinin eğitime yaptığı hizmetleri ve dünya barışı adına kitleleri bir arada tutmaya çalıştığını  ve bu yönde çaba sarfettiğini gördü ama bizim insanımızın bazıları ve belli bir kesimi  hala bağışlayınız ö.. altında buzağı aramaktan vazgeçmedi.

 Aslında bu gibi insanlara söz anlatmak zaman israfından başka birşey değildir.Bunu biliyorum fakat bazen, bunca hizmetlerin karşısında yapılan bu kadar çirkin  iftiraları hazmedemiyorum ve en azından "yazamak" sayfasının vesilesi ile  bazı insanlara cevap vermek istiyorum.Malumunuz Danıştay hadisesi olsun,Malatya hadisesi ,Nokta dergisinin başını çektiği olay ve en son telefon dinleme gibi  trajıkomik fiyasko ile biten olay ve buna benzer birçok olayı yine Fetullah Gülen hocaefendi'den bildiler.

  Fetullah Gülen Hocaefendi'yi eleştirmek ve O'na  iftira atmak yerine O'nun ülkesine yaptığı hzmetlerin zerresini yapabilirmiyiz  diye düşünseler daha iyi olmaz mı?.Fetullah Gülen  Hocaefendi bu şekilde kötü düşünenlerin aksine, temiz ellerini bizim kirli dünyamıza uzatarak  bizleri sevgiye ,kardeşliğe hoşgörüye ve cennet yamaçlarına çekmek için uğraşan  hayatını bu işe adamış temiz bir nesil yetiştirmek isteyen ve sadece Türkiye için değil tüm dünya barışı adına çaba gösteren zamanımızın Mevlana'sı Yunus'u  diyebileceğim yegane şahsiyettir.Mevlana Hz.leri "ne olursan ol gel" diyordu.Bir benzerini de Fetullah Gülen Hocaefendi diyor zamanımızda... :" Ne olursan ol geleyim"

  Pek tabidir ki bu güzel insanı , gönlü gözü kirlendiği için etrafındakileri de kirli gören ,güzellikleri hazmedemeyen kişiler idrak edemezler.

  Milliyetçilik denince Atatürkçülük deyince mangalda kül bırakmayan ama vatanı ve milleti adına milliyetçilik ve Atatürkçülük adına kendi görüşü dışındaki kişileri yok saymaktan  ve iftira atmaktan başka bir şey düşünmeyen ,acıdığım ve dua ettiğim insanlar şunu bilmelidirler ki gerçek milliyetçi varsa ( ırkçılığa varmayan )  o da Fetullah Gülen hocaefendi ve O'nun  gibi düşünenlerdir. Atatürk:  "En büyük ordu İrfan ordusudur bilim ordusudur" diyerek eğitime önem vermiş ve imparatorlukların çöktüğü gibi birgün de Rus imparatorluğunun (sscb) çökeceğini haber vermiş ve Türkiye'nin buna hazırlıklı olmasını tavsiye etmişti.


  Gün geldi ve S.S.C.B dağıldı.Kimler gitti oraya ilk olarak...? Fetullah Gülen' e gönül veren O'nun tavsiyelerine uyan hayır sever vatandaşlar gittiler ve oralara okullar, yurtlar  açtılar.Yetmedi Afrika kıtasına gittiler ,yetmedi Balkanlar, Avrupa ve Amerika kıtasına yelken açtılar kanat çırptılar ve hala küheylanlar gibi koşmaya ,sinelere ulaşmaya devam ediyorlar.Tabi bunun sonucunda şuan dünyada türkçe konuşan binlerce -inş. ilerde yüzbinler ve milyonlar olacak-bir nesil yetişiyor.Türkçe konuşmakla kalmayan Türkiye 'yi seven ve bizlerle işbirliği yapan önemli makamlarda hizmet veren bir nesil yetişiyor.Ahlaklı kendi ülkesini sevdiği gibi bizleride ailesinden biri sayan bir nesil...


 En son türkçe olimpiyatları ve afrikalı iş adamlarını Okulların aracılığı ile Türkiye'ye çekmeyi başaran Milyar dolarları aşan anlaşmalar imzalayan ,eğitimde olduğu gibi ekonomide de ülkemizin tanınmasına vesile olan ( TUSKON) kuruluşu  , bu güzelliklere birer örnektir ve sonrası da gelecektir Allah'ın izni ve inayeti ile.


 Ama kimi insanlar bu gibi güzelliklerden haberi olmadan yalan yanlış haberleri okuyarak bu temiz kişilere "kirli el" diyerek haksızlık yapıyorlar ve milleti adına birşeyler yapamasalarda yapanların şevklerini kırıcı söZler sarfetmekten vazgeçmiyorlar. 


  Acaba kendileri ülkesi adına ne kadar hizmet eidyorlar merak ediyorum.Kaç tane talebe yetiştirmişler ? 


Kaç tane orta okul öğrencisini OKS sınavına hazırlamışlar ve başarılı olmuşlar ?

 Kaç tane lise talebesi ile gece gündüz demeden kendi dersinden gerekirse uykusundan fedakarlık ederek onları ÖSS sınavına hazırlamış ve onları üniversiteye kazandırmış?


 Acaba kaç tanesi evini,barkını,yurdunu,yuvasını, anasını ,babasını, içindeki gurbet acısı ile bırakıp ismini bile bilemediğimiz ülkelerdeki Türk kolejlerinde öğretmenlik yapmaya gidebilir ?

 Yapamazlar.Çünkü bu iş inanç işi. BU iş samimiyet işi ve menfeat beklemeksizin yapılır. Aksi taktirde nefse zor gelir , bir karşılık beklemeden insanlara faydalı olmak...İşte Fetullah Gülen Hocaefendi bu hizmet şuurunu kazandırmıştır bu zamanın nesline.

  Dileyen isterse beyin yıkama desin, isteyen ajan veya başka birşey... Kervan yürüyor.Okyonus sessiz ve derinden akıyor sakin bir şekilde gemilerini yürütüyor üzerinden...Umarım  çok fazla geç olmadan söylenen sözlerden pişmanlık duyulur da kendi canımız insanlarımız bu sevgi  gemisine binerek , tufan içinde boğulmaktan kurtulur  ve selamete ererler .

  Bu konulara elimden  geldiği müddetçe, sizlerinde hoşgörüsüne sığınarak devam edeceğim.Saygı ve hürmetler ederim.



Benim kendi blogumda gazetelerden diye bir kategorim var,burada çeşitli gazetelerde okuyup beğendiğim yazıları ekleyip yorumlamaya çalışıyorum.Ama bizler okuma özürlü insan topluluğu içinde yer aldığımız için bu eklediğim yazılar aynı gazetelerde ki gibi okunmuyor.Eğer dating almak gerekiyorsa genelde aşkla,sanatla,müzikle ilgili başlıklar eklemek geliyor.Onu yapmıyormuyuz onuda yapıyoruz merak etmeyin.Bugünde rutin olarak gazelerden biri olan taraf gazetesinde ahmet altan'ın bir yazısının adı yuakardaki başlık.Aslında kendi bloguma eklicekteim ama orda okunmayacağını bildiğim için burda okunup yorumlanabileceği inancıyla buraya ekliyorum.

şimdi yazıyı olduğu gibi ekliyorum ve sizlerin yorumlarını bekliyorum.

.......

Son zamanlarda Türkiye’nin siyasi, iktisadi, hukuki bütün dengelerini altüst eden bir mahkemenin önde gelen yargıçlarından biri, önemli bir karardan önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı karargâhına gidip, kuvvet komutanıyla görüşüyor.
Onun geldiği saatte “komuta katı” boşaltılıyor.
Yargıcın giriş çıkışını görüntüleyebilecek güvenlik kameraları kapatılıyor.
Genelkurmay’daki kaynaklarımız “güvenlik kameralarının” kapalı olduğu saatleri verdiler, bunları haberde okuyacaksınız, ayrıca “kameraların kapatıldığı saatlerdeki boşluğun başka görüntülerle doldurulması halinde bunun teknik analizle kolayca anlaşılacağını da” özellikle vurguladılar.
Kapalı kameralar, boşaltılan katlar...
Bu kadar önlem arasında bir yargıçla bir general ne konuşuyorlar?
Ordu, 27 Nisan muhtırasıyla hukuka ve demokrasiye karşı açıkça tavır aldı.
Anayasa Mahkemesi de “türban” kararıyla anayasayı çiğnedi.
Bunları yapanlar, “hukuksuzluk” zemininde bir ortaklık kurmuş gözüküyorlar.
Sanırım amaçları da aynı.
Halkın siyasetteki etkisini en aza indirmek.
Bütün kararların halkın istekleri dışında verilmesini sağlamak.
Hukukun ve demokrasinin Türkiye için tehlikeli olduğuna inanıyorlar herhalde.
Ama göremedikleri bir sorun var.
Hukuk olmayınca, devlet olmuyor.
Hukuksuz devlet çeteleşiyor.
Devleti kurtaralım derken, devleti batırıyorlar.
Hukuku çiğnediklerinin farkındalar.
Onun için hukukun yerine bir başka ölçü koymaya çalışıyorlar.
Anlayabildiğim kadarıyla bu ölçü, “Atatürk ilke ve inkılapları” oluyor.
Atatürk ile hukuku, birbirine zıt iki kavram haline getiriyorlar.
Mustafa Kemal, ülkeyi tek partiyle ve dikta rejimiyle yönetti.
Demokrasiyi, partisinin “altı umdesi” arasına almadı.
Hukuka da çok aldırmadı.
Ama bu seksen yıl önceydi.
Dünya başkaydı.
Türkiye başkaydı.
Şartlar başkaydı.
Şimdi çok değişik bir zamanda, çok değişik bir dünyada yaşıyoruz.
Bizzat Mustafa Kemal’in kendisi de gelse ülkeyi artık öyle yönetemez.
“Miniskül Atatürk”lerin bunu gerçekleştirmesi ise hiç mümkün değil.
Zaten bu yüzden, tuhaf bir baskıyı gittikçe artırıp bu gerçeklerin görülmesini engellemeye çalışıyorlar.
Geçenlerde türbanlı bir kız televizyonda “Ben Atatürk’ü sevmiyorum, Humeyni’yi seviyorum” demiş.
Zarif bir konuşma biçimi mi, bence hayır.
Atatürk’ün karşısına Humeyni’yi çıkarmak, din adına İran Komünist Partisi’nin bütün üyelerini yok eden, meydanlara idam sehpaları kuran birini yüceltmek doğrusu benim pek anlayabileceğim bir şey değil.
Bugün Mustafa Kemal’in yönetim tarzını eleştirmek zorunda kalıyorsak, bu, onun adını kullanarak burayı demokrasi dışı bir cehenneme çevirmeye uğraşanları engelleyebilmek için.
Gene de bunu yaparken “somut gerçeklerle” kendimizi sınırlayıp, onu sevenleri de çok rencide etmemeye özen göstermek gerekir.
Amaç, insanları üzmek, rencide etmek değil çünkü, amaç gerçekleri bulabilmek.
Peki, bu kızın söylediği suç mu?
Alakası yok.
Ama hakkında dava açılmış.
“Sevmediğini” söylerken genç kız duygusunu açıklıyor.
Biz “düşünceler özgür olsun” derken, savcılar “duyguları” da yasaklamaya çalışıyor.
İnsan “duygusundan” ötürü nasıl yargılanır?
Bir lideri sevme mecburiyeti olabilir mi?
Böyle bir mecburiyet getirmeye çalışan düzene hukuk denebilir mi?
İster sever, ister sevmezsiniz.
Benim bilebildiğim kadarıyla yeryüzünün gelişmiş hiçbir ülkesinde böyle “duygusal” bir yasak yok.
Ama bizde var.
Sonunda duyguları yargılamaya kadar geldik.
Bu, ordu muhtıralarının, Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnemelerinin kaçınılmaz sonucu.
Hukuksuzluklarını saklayabilmek için önlerine koydukları “Atatürk kalkanını” abartılı bir tabu haline getirmek zorundalar.
Bunu yapabilmek için de, “en çok değer verdiklerini” söyledikleri lideri “hukuksuzluğun” sembolü haline dönüştürmekten kaçınmıyorlar.
Devletin kurumları hukuk dışına çıktıkça...
Askeri, yargıcı, rektörü hep birlikte “hukuk dışı” ittifaklar kurdukça...
Bu tuhaflıklar da sürecek.
Sadece devleti çökertmekle kalmayacaklar...
Mustafa Kemal’in adını da iyice yıpratacaklar.
Ama umurlarında değil.
Halktan öylesine nefret ediyorlar, halkı öylesine küçümsüyorlar ki o insanların kendi ülkelerinin geleceğinde söz sahibi olmalarını engelleyebilmek için her şeyi yaparlar.
Yapıyorlar da zaten.
Şu son zamanlarda yaşadıklarımızın başka ne amacı var sanıyorsunuz?

 

 


  Sanal alemin "yazamak" sayfasının çok kıymetli ve değerli gönül yazarları !

  Bundan böyle bendeniz de sizlerle birlikte yazamak sayfasında bireşeyler yazmanın mutluluğunu ve heyecanını yaşayacağım.Bu günden itibaren elimden geldiği kadarı ile sizlerle beraber sanal alemde duygu ve düşüncelerimi pek beceremesem de paylaşmaya çalışacağım.

 Erdal ve Sinan dostumun yazma teklifini pek ciddiye almamışdım ilk olarak ama belki kendimi geliştirebilirim düşüncesi ile kabul etmek geldi içimden.Çünkü yazmak benim için en zor şeylerden bir tanesidir.

 Yazı ve şiir yazan insanlara her zaman gıpta ile bakmışımdır sizlere de baktığım gibi.Hitap yeteneği etkili olan insanların yeri ise bir başkadır gönlümde....Yazı yazmak da şiir kadar sanattır diye düşünüyorum.Çünkü çok kitap okumuş ve bilgi sahibi olan insanlar vardır ama yeteri kadar yazı yazma kabiliyeti yoktur veya yetersizdir.Hitap yeteneği de etkili değildir.Tabir-i diğerle satışı yoktur.Yazdığı yazı ile okuyucuyu sıkabilir, kitabın içine çekemez.Yaptığı konuşma ile insanların gönüllerine ruhlarına dokunamaz.Bu bir kabiliyet meselesidir çünkü..

 Bende de pek yazma ve hitap kabiliyeti yoktur.Bu sebepten sizleri, yazmaya çalışacağım şeylerle sıkarsam , şimdiden bağışlamanızı istirham ederim.Fakat bir gerçek var ki; benim sizin yazılarınızdan çok fazla istifade edeceğimdir.Zira sizin gibi taze ve genç beyinlerden süzülen  duygu ve düşüncelerin, benim için çok faydalı olacağına inanıyorum.BU arada ben de yaşlı biri değilim yanlış anlaşılmasın.

  Evet değerli gönül yazarları, kırık dökük selamlama yazımla aranıza katılmanın sevinci içersinde olduğumu tekrardan ifade ederek, bu sanal ortamda güzel şeyler yazmayı ve okumayı temenni ederim.En derin saygı sevgi ve hürmetlerimi bildiririm.Sağlıcakla kalınız.


 < 1 2 3 4 >  Son ›