İnsanlığın iftihar tablosu Efendimiz (Sallallahualeyhi ve sellem)  hepimizin malumu olan bir hadis-i şeriflerinde buyuruyorlar ki: “Mü’minler birbirlerine karşı,  tuğlaları kenetlenerek örülmüş bir bina gibidir” Mü’minler vucudun azaları gibidirler.Vucudun herhangi bir uzvu hasta olduğunda, bir  zarar gördüğünde tüm vucut onun acısına ortak olup etkileniyor.Aynen öyle de, Mü’min  bir kişi,  Mü’min kardeşinin maruz kaldığı  bir musibet karşısında sessiz durmuyor ondan etkileniyor.Onun acısını , sıkıntısını kederini içinde hissediyor.Onun derdi ile hemdem oluyor.Onun ızdırabı ile uykuları kaçıyor.Huzursuzluğu, onu da huzursuz ediyor.Zira dünyanın neresinde olursa olsun, hangi ırktan ve milletten olursa olsun Müslümanlar birbirleri ile kardeştirler.Allah’a inanmak, Onun gönderdiği peygamberlerine ve kitaplarına iman etmek kardeş olmanın bir vesilesidir ve gerisi hiç önemli değildir.

 

   Aynı mukaddesata inanan insanlar birbirlerini sevmelidirler.Kendisi için istediğini kardeşi içinde istemeli, sevmediği hoşlanmadığı ve istemediği şeyleri de kardeşi için de istememelidir.Cennet’e girmenin bir yolu, Cennet kapısını aralamanın bir yolu dahi birbirimizi sevmekten geçiyorsa çok fazla birşey demeye gerek yok sanırım.Zira iki cihan serveri Peygamberimiz (SAV); “ İman etmedikçe cennete giremessiniz.bizrbirinizi sevmedikçe gerçek manada iman etmiş olmasınız” buyuruyor  fakat  durumumuz maalesef onu göstermiyor.İnsanlık acı içersinde feryad ediyor.Bizler ise sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyor, çılgınlarca  yaşıyor ve kardeş olduğumuzu söylüyoruz.Sevgili Peygamberimiz… Efendimiz… Canımız…(SAV),  acaba şu anki hal ve ahvalimizi görse ne yapar dı? 21. yüzyıl dünyasını şöyle bir temaşa etseydi hangi hislere kapılırdı acaba? Ağlarmıy dı yoksa  acır mıydı bizlere?  Dünyanın gözü önünde yapılan zulme karşı sessizliğimizi neye yorardı kim bilir. Filistin’li kardeşlerine yapılan zulmü görseydi…Çok sevdiği çocukların şarapnel parçaları altında inlediğini izleseydi televizyonlarda… Tüm İslam aleminin ve insanlığın gözü önünde çoluk çocuk demeden ezip geçenlere karşı, bu duyarsızlığımıza, umursamazlığımıza bir şahit olsaydı…Mubarek toprakları, Kur’an ayetleri ile taltif olunmuş , mukaddes Miraç yolculuğunun vuk’u bulduğu beldelerdeki bu soykırıma karşı, Müslüman olduğunu söyleyen kardeşlerinin, O’nun ümmetiyiz diyenlerin yeni yılı karşılamasını bir görseydi kahrolmaz  mıydı? Taif dönüşünden daha yaralı ve hicranlı, hüzün yılından daha acılı ve kederli, amcası Hamza’yı kaybettiği gün gibi yaslı, Ebu Talib’ e ağladığı gün gibi gözü yaşlı olmaz mıydı acaba ?

   Utanıyorum Cemalullah’tan.Utanıyorum Efendim’den.Cennet’e kanat çırpan Filistinli çocuktan utanıyorum…Ben  evimde sıcak çorbamı ve çayımı yudumlarken, ayak ayak üstüne atmış diziden magazine  geçiş yaparken füzelere karşı elindeki sapan taşı ile karşılık veren Filistinli kardeşimden utanıoyurm…Rahat dünyasında İbadetini  yerine getirip cenneti  kazanacağını uman ben, benden , kendimden utanıyorum…Utandım yeni bir yıla, 2009’ a girerken…Türkiye’ de yaşadığımdan ve bu günleri gördüğümden utandım. Filistin yanıp tutuşurken, analar ahlarla inleyip feryad ederken, çocuklar babalarını kaybedip yetim kalırken, hayatlar teker teker sönerken,  Müslüman kardeşim kanlar içersinde yerde yatarken son nefesini şehadeti ile tamamlarken, yeni yılı insanlıktan çıkarcasına kutlamaktan, yapılan rezilliklerden, Filstinli kardeşime karşı utandım.Yanıbaşında bir insanlık dıramı yaşanrken Müslüman olduğunu söyleyen kardeşleri delice eylendi.İçti ve  kendinden geçti.Onlara zulmedenlerle beraber sevindi.Aynı duygu ve hislerle zulmü alkışlayanlarla girdi yeni yıla…

  Yeni yıl, yeni bir hicran yılı oldu. Tarihinde acı tatlı olaylara şahit olmuş Şehr-i Muharrem yeni bir acıya daha şahit oldu. İçimizi dağlayan Kerbela olayını hüzünle anmaya hazırlanan Mü’minler ikinci bir kerbela yaşadılar sanki…Her acı haberde, bir Hüseyin daha şehit düşüyor ve  yüreğimizi dağlıyor gibi oluyor.Elimizden duadan başka bir şey gelmiyor.Birşey yapamamanın ızdırabı içinde geçiyor günler.Ne olur bari uykumuz kaçsın…Ne olur, yemekler boğazımızda düğümlensin…Ne olur koltuklar dar gelsin bize… Odaların duvarları  üzerimize gelsin… sokaklar sıksın bizi…ne olur gecelerimiz gündüz olsun…Bir şey yapamayacağımızı bilyoruz ama en azından duamızla var olalım destek olalım…

  Rabbimiz diyelim ve kalbimizi gönlümüzü ona açalım isteyelim.” Rabbim bizler şefkat Peygamberi , sevginin timsali  Efendimiz’in (SAV) ümmetiyiz.Bizlere, elbetteki beddua etmek yakışmaz. O hep tatlı dilli oldu, kötü söz söylemedi.Ayakları taşlandı, dişi kırıldı, zulme maruz kaldı ama yine de hidayet diledi.Bizlerde önce senden zalimler için hidayet diliyor ve dileniyoruz Allahım…

  Rabbim sen görensin, işitensin, duyansın, koruyansın, her şeye kadir olansın.Herşey senin kudret elinde gizli ve saklı.

  Filistin  halkına reva görünenleri sen de görüyorsun Allahım…Varki bizde bir eksiklik bu zulme izin veriyorsun.Zira bizler senin ikramlarına, rahmetine, yardımına tarihin şeref  levhalarında çokça rastladık ve şahidiz.

  Şunu da biliyoruz ki Rabbim…Sen kendine ortak koşulmasına musade ediyorsun fakat zulme rıza göstermiyorsun.Mazlumun nidasına karşı arana perde  dahi koymuyorsun.Allahım! Savunmasız  Filistin halkına zulmeden zalimleri ve onlara destek olanları sana havale ediyoruz. Zira sen tuzak kuranların, plan yapanların  en hayırlısısın.Onların bir hesabı varsa senin de bir hesabın var.Hesabını tecelli et  Allahım.

  Ebabillerin ile koca orduyu yok ettin.Bir sinek ile Nemrut’u mahvettin Allahım.Meleklerin ile Uhud’u, Bedir’i destan eyledin  Allahım…Elimizden bir şey gelimiyor dilimizle gönlümüzle hicranlı ve yaralı kalbimizle , yaşlı gözlerle senden diliyoruz.gönder EBABİLLERİNİ ALLAH’IM…

 

 



Bundan tam 1 yıl öncesiydi. Benim yazdığım ilk yazıyla http://www.yazamak.com/yazi/2/ne-icin-yasamakne-icin-yazamak sanal alemde nefes almaya başladı, yazamak.com... güzel günler oldu, güzel arkadaşlıklar dostluklar kuruldu, tatlı atışmalar yapıldı, ki mi bizi kardeş belledi yanımızda kaldı, ki mi gideli çok olmuştu zaten. Ama yine de iyi ki diyebiliyorum burada ki her şey için. Sinan, gürkan çok emek harcadılar, bu proje için. Uzun süredir suskun ve sakin bir şekilde hayatına devam ediyor.  Umuyorum ki 2009 yazamak.com için bir yok oluş değil var oluş senesi olur. Yeniden küllerinden alevlenmeyi başarabilir. Bunun için ben tüm yazar arkadaşları birer yeni yazı yazmaya davet ediyorum. Hatta eski yazar arkadaşlarımızı da tekrardan aramızda görmekten büyük sevinç duyarım. Artı olarak ben bir çok blog yazarı arkadasımı da tek seferlik yazılar yazmaları için yazamak a davet edeceğim. Bu konu da sinanımın desteğini bekliyorum. Artı olarak diğer yazar arkadaşlarımızda kendi eşlerini dostlarını davet edebilirler. Yazılarda konular serbest herkes istediği şekilde yazılar yazabilicek.

Yeni yaşın hayırlı bolsun yazamak. iyi ki varsın...




Arkadaşlar malumaliniz hepimizin temiz 1 kere okuldaki törenlerden kaçmışlığı, arazi olmuşluğu, bilerek hastalanmışlığı falan vardır.

Şahsen ben fena kaçardım. Sırf bu okuldan kaçmalar rahat olsun diye fizik kondüsyon yaptım lisede ordan hesap edin işte.

Herneyse asıl konumuz ise GTALK'a bakarken kıymetli İhsaniye  ablamın iletisinde yazanı görmem.

İhsaniye ablam Kırklarelinde öğretmen. Yanlış bilmiyorsam bir ilköğretim okulunda. Fakat o da bizim için bir vazgeçilmez olanı yapıp törenden kaçmış :).

Öncelikle ona dev bir alkış istiyorum. Hani Barış abi derdi ya. "Büyük Alkış" Güzel hareket İhsaniye abla devamını diliyoruz :D

Bir de enteresan bir geyiktir dönerdi biliyorsunuz "törene gelmeyenler yok yazılacak!"

Sonrasında bu arkadaşlar arasında "gelmeyeni yok yaziolar olüm" lü cümlelere sebebiyet verirdi. Hey maşallah ne günler be.

Ben hiç "iyi" bir öğrenci olmadım hayatımda. Olamadım belki bilmiyorum. İlkokul ve ortaokulda ortalamam hep 4.99 - 5.00 falandı. Parlak çocuk yani.

Sonrasında liseye doğru nedendir bilinmez okulda yaptıklarım çok sanal gelmeye başladı. Yani gerçek hayatla dışardaki insanlarla falan bağdaşmadığını düşündüm o zamanki aklımla. Şartlar, x , y , z hiç saymıyorum. Ne kadarı doğru ne kadarı yanlış bilinmez tabi ama bir gerçek vardı ki sarmıyordu okul.

Bööyle kötüsinan oluverdim sonunda. Okulla ilgili fantastik, radikal düşüncelerim var ama okul çağında olanların saçma bulmadığı okullarımız olması duasını ediyorum kendi kendime.

Ve 29 Ekim kutlu olsun hepsi için. Yalnızca öğrenci olmak çok çaresiz birşeydir. Çarpma işleminde 1 olmak gibi birşey. Etkisiz.



Yazamak.com projesi ile neredeyse terkedilmiş hale gelen bloguma geri dönmeye karar vermiş bulunuyorum. Artık benimle ilgili gelişmelere eskisi gibi http://www.omerozlu.com/ adresinden sıklıkla ulaşabilirsiniz.

Selametle...


Ne bayramlardı eski bayramlar deriz.
Dillerde pelesenk olmuş bir söz bu.Evet ne bayramlardı eski bayramlar.
Evet,güzel bayramlardı bizim için çocukluğumuzun bayramları.İple çekerdik gelmesini
bayramların.Çünkü...
Bayramlar bizim yeni elbise demekti,
Yeni ayakkabı,Yeni miktarı bol harçlık demekti.
Büyük küçük demeden herkesin eline sarılıp öpmek,
Avuç dolusu şeker almaktı rengarenk  ve tatlı...
Bilmiyorum şimdiki çocuklar için de öyle midir bayramlar? Umarım öyledir...
Veya öyle olmalıdır.Yoksa üzülürüm şimdiki çocuklar adına.Bayram bile yaşayamamış
Çocuklar gözlerimi yaşartır benim.
Bir gün bile olsa bayram yaşamalı insanlar ve de tabii ki çocuklar.
Bayram gelmiş neyime dememeli hiç kimse anlıyor musunuz beni?
Biz dedirtmemeliyiz bu lafı anlayacağınız.
Bir günlük mutluluk bile yeter bazen ulaşamadıklarımız için,bir günlük de olsa
hatırlanmak...
Bir bayram günü ne denir başka bilemiyorum.
Sözü uzatmak mümkün ama...
İyi bayramlar diliyorum.
Yok,yanlış dedim.
Çocukça bayramlar yaşayın efendim!
Çocukça kalın emi...





Dört gündür Marmara Üniversitesi'ne yüksek lisans başvurusu yapmaya uğraştığım ve Ömer Özlü geleneklerine uygun olarak herşeyi son dakikada denk getirebildiğim için bugünü kendime ayırmıştım. Evde bilmem kaç derece sıcakta, üstelik klimasız ortamda çılgın bir gün geçirdim. 5 kilo bulaşık yıkadım, iki kova çöp döktüm (hiç yemek pişmeyen bir evden bu kadar süprüntü nasıl çıkıyor Yarabbi). Ne iki satır bir şey okuyabildim, ne de bir şey yazabildim. Hava dışarı çıkılacak gibi olmadığı için de evdeki bu pinekleme beni tatminsizliğe sevk etti. Türlü türlü naneler yediğim - okuyan da bir şey zannedecek - eski günleri hatırlatması umuduyla bazı şarkılar dinledim, film falan seyrettim.

Neticede günün sonunda gene bilgisayarın başına çökmüş buldum kendimi. Geçenlerde internette bir forumu geziyordum, doğrusu şaşırtıcı derecede ilginç muhabbetlerin döndüğü bir forumdu, insanın forum deyince bol bol rep+,küfür, download ve 'üye olmayanlar linkleri göremez' türünden uyarılar geliyor aklına. Bu öyle bir forum değildi (hala isim vermiyorum ne olur ne olmaz:),her neyse konulardan biri yeni açıklanan ÖSS sonuçlarıyla ilgiliydi, millet birbirine nereyi kazandığını söylüyordu, Hafiften gizlemeye çalışsalar da ortada çocuksu bir heyecanın varlığı tartışılmazdı. Hani eski günlere dönüş temalı şeyler arıyorum ya, bu ÖSS sonuçları muhabbeti hoşuma gitti. Bizim edebiyat fakültesini kazanan bir arkadaş vardı, eğer foruma üye olmuş olsaydım dayanamayıp ilk günden adamın neşesine turp sıkacaktım: 'Kazandın ha, ben 5.5 sene okudum orda, bi ... olmadı.' ya da 'Ohoo, o öğrenci işleriyle dört yıl nasıl geçer, acıdım sana şimdi...' gibi ipe sapa gelmez laflar ederek adamın kafasını bozacaktım. Veyahut da yüzsüzlüğü genele yayarak Koç, Boğaziçi, Sabancı vs. kazananların havada uçuştuğu bir ortamda 'ohoo, asıl herşey şimdi başlıyor oğlum, her vize, her final dönemi ayrı bir ÖSS...Üstelik orda lisedeki gibi yata yata geçmek de yok...Sevinin bakalım, 3 ay sonra görücem ben sizi...' türünden yorumlarla yeni okul kazanmış garibanların keyfini kaçıracaktım, ki o da ne el değmemiş, ne bakir bir sevinçtir: o sisteme dahil olduğundan haberi olmadan eğitim sistemini yendiğini sanmanın sevinci. Neyse ki foruma üye değildim ve neyse ki forum da eski günlere link vermiyordu. Yeni üniversitelileri içimden kutlayarak - kesinlikle iyi niyetli bir gülümsemeyle - forumdan çıktım.

Hava ufaktan kararmaya başlayınca Mazhar Alanson'un adam öldüren parçası Aşk (Herşey Çok Güzel Olacak OST) eşliğinde oturup düşüncelere daldım. Ah şu ağustos sonları yok mu... Bilenler bilir, Musevi takviminde yıl eylülde başlar. Yeni bir yılın eylülde başlaması fikri, daha doğrusu bir yılın ağustos sonunda bitmesi çok çok ince bir zekanın ürünüymüş gibi gelir bana: ağustos sonları kadar herşeyin muhasebesini yaptığım hiçbir zaman hatırlamıyorum. Konu bulamamak, hikaye yazamamak, kafa dengi adam bulup sohbet edememek türünden bildik sıkıntıların ötesinde, ne yaptığıma ve kim olduğuma yönelik sorgulamalara hiçbir zaman diliminde bu kadar girmemiştim.

Bu sene sanki bir başka. Sanki herkes gazı alıp gitmiş, bir tek ben kalmışım gibi. Hani bizim fakültede Fransız Dili'ni kazanan arkadaş da gelse oturup tatlı tatlı muhabbet edebilirim şu an. Ancak kimse bu sevimli köy kahvesi kılıklı ruhumun yanına uğrayacak durumda değil anlaşılan. 'Sana uygurca öğretmişler abi, bak ben kapı gibi fransızca öğrenicem.' derse ne derim o adama ben? Bir Travis şarkısı söyler gibi ellerimi açıp: 'C'est la vie..' mi diyeceğim?

Dediğim gibi uğrayan olursa, kapımız açık. Sıkıcı bir günden arta kalanlar da bunlar işte.

 




Efendime söyleyim, Yazamağımız yaz'ın gelmesiyle beraber bir rehavette. Bir gevşeme. Bir aman sendecilik. Rahatsız oldum.

Kadroya dinamik, zeki en az bir konuda "ben o işi bilirim" diyebilen efendi insanlar dahil etmeye karar verdim.

Yeni arkadaşlarımızı kadroya dahil edip bir online toplantı yapma fikrindeyim. Canımız ciğerimiz MESENE üzerinden.

Eğer "aslında bende yazsam süper olur" diyorsanız. Kısacık kendinizi anlatan bir yazı ve kişisel bilgilerinizle;

sinanata@istanbuldijital.com
 'a YAZAMAK başlıklı bir e-maili gönderiverin efendim.



Az evvel bakkala gidip bir ekmek, kola ve kahve aldım. Bakkal, daha doğrusu Mehmet Abi bana benden hemen önce dükkandan çıkan müşterisi hakkında üzücü şeyler anlattı. Kadıncağızın geçen sene ÖSS'ye hazırlanan bir oğlu varmış, ancak evladının üniversite okumaya ömrü vefa etmemiş, delikanlı aynı sene kan kanserinden vefat etmiş. Mehmet Abi de bu aralar oğlunu yurt dışında bir üniversiteye göndermeyi planlıyor; ancak yüklü masraflar onu düşündürmüyor değil. Laf arasında bu sıkıntısını kadınla paylaşmış, teyze 'Gönder n'olacak, biz sakındık da n'oldu sanki...' demiş...

Bahsi geçen teyzeyi tanımıyorum, annem mutlaka tanır, zira karşımızdaki apartmanda oturuyorlarmış. Bakkal bana hadiseyi anlatınca bir an için kadına hak verdim, sonra, biraz daha soğukkanlı düşününce ' ama bizim için hayat devam ediyor...' dedim kendim de şaşırarak. 'Hem de hiç yerinde durmadan...' diye tasdik etti Mehmet Abi...

Acı ama gerçek, hayat devam ediyor. Komşunun oğlu genç yaşta vefat edecek, ama Bakkal Mehmet çocuğunun okul masrafını düşünmeye devam edecek, etmek zorunda. Yıllar geçtikçe bahanelerimizin, özürlerimizin bir anlamı da kalmıyor, faniliğin gözümüze soktuğu gerçeklere aldırmadan, hatta onlara inat yaşamaya devam ediyoruz, ediyorum...

Yine bir ara sene, yine tercih sancıları, karar duruşmaları, ya bir bırak yakamı demeye kalmadan hayat beni arkadan itiyor, sabah yataktan kaldırıp çamaşır astırıyor, bulaşık yıkatıyor, kahvaltı hazırlatıyor (hamaratlıkla bir ilgisi yok, annemler yok evde...) Üstelik oturup düşünmem, olmadı bir bilene danışmam, yine olmadı istiharelere yatıp herşeyi bilene danışmam gereken bir zamanda, çiçek sulamak gibi hayli naif ev işleriyle uğraşıyorum. Komşunun oğlu da ilk senesini bitirecekti, yazık... Allah gani gani rahmet eylesin.

Ama her zaman rutin işlerle uğraştığım da söylenemez. Uzun zamandır içimde biriktirdiğim bazı şeyleri kitaplık çapta yazıya dökmeyi düşünüyorum şu aralar. Önceki projenin ruhuna fatihayı yolladıktan sonra, bu kez 'kodu mu oturtsun, ses getirsin, okuyanlar oha desin, hatta bana övgü dolu küfürler göndersinler (vay .... nası yazmış ....) ' türünden fantazilere hiç girmeden, direk kendi sözlerimle başlayayım istiyorum. Hatta önceki gün - başarısız olmakla birlikte - ilk giriş çalışmasını bile yaptım. Bugün de aklımda ilk hikayenin filizlenmeye başladığını söyleyebilirim ama yavaş yavaş. Bu kez lahmacun yapar gibi olmayacak ve inşallah ben de dahil hiç kimse hayal kırıklığına uğramayacak. Gelişmeleri buradan aktarmaya çalışacağım efendim.

Ağustos'un sonu ve eylülün başı, İstanbul'un uyandığı, silkindiği, tazelendiği günler... Şehir erkenden kalkıp ılık bir yağmurda yıkanmış, saçlarından dökülen damlalarla sizi de uyandırmıştır. Yıllardır ağustos sonlarında ve eylül başlarında yeni bir okula başlar, bir yerlere kayıt olur, falanca yere başvururum. Bu kez ilk defa herşey gerçek hayat gibi: hiçbir şeyin garantisi yok. Bu hafta 24 vesikalığı kaptığım gibi oradan oraya İstanbul kazan ben kepçe koşturmaya başlayacağım. Bakalım bu defa da dört ayak üstüne düşecek miyim? (Dört ayak olup sürünmek de ihtimal dahilinde...)

Komşunun oğlu ve yaz(a)madığım roman mı...Birisi kütüphanenin altında, birinin de Ruhuna Fatiha...

(Erdal, çöz beni de gideyim artık, bak yazı bitti...:)


Diyarbakır'da hayırsever bir vatandaşın mezarlık yapılması için arazisini belediyeye bağışlamasından sonra yaşananlar, 'beleş mezar bulsa içine girer' sözünü doğruladı. Bedava mezarlık yeri olduğunu duyan, arsaya hücum etti.

Bazı köylüler düzenlemesi bile yapılmamış arsada mezar kazıp, başına da isimlerini yazdıkları mezar taşı dikti. Mezarlarının kendi bağ ve bahçelerine yakın olmasını isteyenler ise arsanın kenar bölgelerini tamamen doldurmuş durumda. İçine başkasının konulmasından endişe edenler, mezarlarını mutat bir şekilde ziyaret ediyor. Belediye söz konusu araziyi planlamak için mezarları sökmeyi planlarken, vatandaşlardan resmî başvuru yapmasını istiyor. Mezarların gerçek olup olmadığını anlamakta zorlanan belediye, kabirleri açacağını duyurunca bazı sözde ölüler tek tek 'dirilmeye' başladı.

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=723604&title=beles-mezar-bulsan-gireceksin-sozu-gercek-oldu

Mesut Çelik Tasarım & İnternet Reklamcılığı Güncel kategorisinde yazmış.

“Düşün Taşın Kulübü” gönüllü üyeleri, “Kitap Kumbarası” projesi kapsamında Kırklareli’nin Yoğuntaş Köyü İlköğretim Okulu kütüphanesinde kullanılmak üzere 1200 adet kitap armağan etti.

“Düşün Taşın Kulübü”nün sekiz gönüllüden oluşan üyeleri, kendi çabalarıyla ücretsiz olarak topladıkları kitapları, yine ücretsiz olarak Türkiye genelinde 10 kentte dağıtmaya devam ediyor.

Düşün Taşın Kulübü Başkanı Selim Çavuş, yaptığı yazılı açıklamada, amaçlarının Türkiye genelinde okuma oranının arttırılmasını hedeflediklerini belirtti.

Türkiye genelinde 10 il’de kitap dağıtımı yapacaklarını ifade eden Çavuş, ilk kitapları Diyarbakır’a verdiklerini, Kırklareli’nden sonra da Şanlıurfa, Gaziantep ve Trabzon’a giderek kitapları teslim edeceklerini bildirdi.

Kırklareli Öğretmenler Çay Bahçesinde düzenlenen törenle Düşün Taşın Kulübü, 1200 kitabı Kırklareli Vali Yardımcısı Abdurrahman İnan’a ve İl Milli Eğitim Müdür Vekili Yasin Özdil’e teslim etti.

Özdil de teslim aldığı kitapları Yoğuntaş İlköğretim Okulu Kütüphanesinde kullanılmak üzere Okul Müdürü Şaban Uçar’a verdi.

Kitap Toplamaya devame ediyoruz!

Sıradaki okulumuz:
http://www.asagikesmekaya.tr.gg/FOTOĞRAFLARLA-OKULUMUZ.htm?PHPSESSID=835da17017aac367077e6704cfc58684

Kitaplarınızı bekliyoruz: www.dusuntasin.net



Mesut Çelik Tasarım & İnternet Reklamcılığı Güncel kategorisinde yazmış.
 1 2 3 >  Son ›