Esasında bu üç resmi bir albüm ebatlarına getirebilirdim. Ama üç resmin Türkiye'yi çok net temsil ettiğini düşündüğüm için sizlerle paylaşmayı uygun gördüm.
A-
Adını A olarak kodladığımız genç kız, okulunu birinci olarak bitirdi. Okulun kapısında başını açtı, çıkarken kapattı. Koca koca adamların bir türlü bilemediği "zaruret miktarı"nı asla aşmadı.
O kadar ki mezuniyet töreninin yapıldığı akşam özellikle babası kızının okula gitmemesini anlayamadı. Annesi aracılığı ile ısrarlarını bildirdi. Ne vardı canım. Yıllarca gittiği okula bir mezuniyet için gitmemesi kadar saçma bir şey olabilir miydi? Hem de okul birincisiyken. (Okul birincisinin babası olma şerefi elinden mi alınıyordu törene gidilmeyerek?)
Okul birincisi başörtülü kız, kendi mezuniyet törenine gitmedi. Ertesi gün, sınıf arkadaşlarının internet ortamından gönderilmiş fotoğraflarına bakarken özellikle erkeklere dikkat kesildi. Muhafazakar ailelerin muhafazakar delikanlılarına. Cübbeleri giymiş, kepleri takmış olarak verdikleri pozlara baktı. Yazıklar olsun dedi. Şu kadarını bile yapamıyorlar. O cübbeyi giymemeyi, o kepi takmamayı.
Baba kızının bu cümlesine takıldı. Bu kızı bu kadar sert yapan neydi? Anne sen de yıllar önce bu kadar "sert" idin dedi. O zaman adı sertlik değildi. İnsan ancak ilkeleriyle yaşar diyorduk.
Adam karısının bu sözüyle maziye gömüldü. Bir müddet nefes alamadan kaldı orada.
Rabbim dedi sonra sen bize rağmen ne muhteşem evlatlar veriyorsun. Biz bu evlatları hak ediyor muyuz?
B-
Kadın güzel giyinmişti. Güzel ve zarif. Zarif ve ilkeli. Yani aksayan bir şey göze çarpmıyordu. Mezuniyet töreni için hazırlanmış olan kızlarının kıyafeti biraz fazla şey kaçmıştı. Şey. Yani sırtın yarısı açık ve dizler meydanda.
Baba takım elbise giymişti. Yanında pür tesettür eşi ve manken bedenlerden ödünç kıyafetleriyle kızı. Bir Türkiye gerçeği mi vardı karşımızda.
Üçlü herkesin dikkatini bir parça çekiyordu. Ama henüz olanların olmasına yarım saat vardı.
Tam yarım saat sonra. Müzik ritmini artırınca önce baba çıktı meydana. Ceketini beline bağlayarak Adnan Şenses'ten taklit edilmiş bütün figürleri itina ile sergiledi. Karşısında kızı. Ne var bunda şaşıracak değil mi? Baba kız mezuniyet töreninde "Roman havası" eşliğinde. Ama olanlar bu kadar değildi. O pür tesettür kadın, kıyafetini neredeyse Şevket Eygi'nin dahi beğeneceği kadın o meydanda "sevgili eşini" ve "sevgili kızını" yalnız bırakmadı. Üçlü "döktürdükçe döktürdü."
C-
Okulun en başarılı ve en güzel kızıydı. En itinalı en zarif. Çünkü o narin prensesti. Bütün "en"lerin kişiliğini ve kimliğini itina ile tanımlayan sıfatlara eşlik edeceği bir eşsiz benzersizliği vardı. Onu beğenmemek imkansızdı.
Mezuniyet töreninin olacağı gün, ben törene öğrenci olarak katılmayacağım dedi. Arkadaşlarımı yalnız bırakmayacağım ama. Onların arasında sanki bir veli gibi bulunacağım.
Annesi kızının kararına şaşırdı. Şaşkınlığı saygı duymasına engel değildi lakin. Okuldaki bazı hocaların sertliği bu küçücük bedenleri ne kadar da ilkeli olmaya zorluyor diye düşündü.
Törene veli sırasından katılmaya düşünen narin genç kız sanki o gün bütün arkadaşlarının velisiydi. Herkes onların evinde toplandı. Önce onların karnını doyurdu. Sonra kıyafetleriyle ilgilendi tek tek. Buruşmuşları ütüledi. Kıyafetini son anda beğenmeyenler için aksesuar yardımıyla olağanüstü tasarımlar gerçekleştirdi. Bir anne gibi mezuniyetine gideceği genç kızları için çalıştı didindi gün boyu.
Akşam birlikte çıktılar evden. Önce birlikte oturdular mezun oldukları okulun bahçesinde kendileri için hazırlanmış sandalyelere. Ta ki bir öğretmen gelip taciz edinceye kadar. Arkadaşları isyan etti. "O yoksa biz de yokuz!" Doğruydu orada olmalarını da gün boyu onun emeğine borçlu değil miydiler.
(O yoksa biz yokuz diyen arkadaşlarının hepsinin başının açık olduğunu söylemeye gerek var mı?Ya da bu bilgi bu satırları okuyanlar için değerli midir?)
Gecenin tadı kaçmasın diye güzeller güzeli narin prenses veliler arasına geçti arkadaşlarının sahneye çıkmak için hazırlığa giriştikleri sırada. Annesi onu uzaktan gözlüyordu. O annesinin kendisini gözlediğinden habersiz.
Anne, "narin prenses" kod adıyla tanınan kızının ne muhteşem bir duruşu olduğunu gördü o akşam. Tam da ceketlerini bellerine bağlayarak "döktürdükçe döktürmüş" tesettürlü kadın, tesettürlü kadının neredeyse yarı çıplak kızı ve tesettürlü kadının zenne gibi oynayan kocasının şaşkınlığını atmaya çalışırken.
Bir ara ağlayıp ağlamadığın düşündü. Anne yüreği işte.
Hayır ağlamıyordu. Bir onur abidesi gibi orada oturuyordu. Evlatlarını yalnız bırakmayan kan kussa kızılcık şerbeti içtim diyecek anaç bir tavırla.
Allahım dedi anne, bu çocuk ne zaman bu kadar büyüdü. Ne zaman bu kadar olgunlaştı.
Bütün bu yasaklar bizim bilmediğimiz günlere çocuklarımız hazırlıklı olsun diye mi?
O gece kadın sabaha kadar ağladı. Bunca acının içinden bunca olgunluğu çıkaran, alnından ışık sızan genç kızlar için.
Allahım evlatlarımızın alnındaki ışığı kalbindeki imanı söndürme.
Amin.
(Siz dahi bu yazıyı okuduktan sonra aşk ile amin demeyi unutmayın.)
Bir eğitim ve öğretim yılının daha sonuna gelmiş bulunmaktayız.Dün 6. sınıflar bugün ise 7. sınıflar SBS sınavına girmiş oldular.Bu sene son olarak yapılan OKS sınavı, daha evvelden yapılmıştı zaten.
Bu sınav sistemi öğrenciler açısından nasıl karşılanıyor onu bilemeyecem ama bir gerçek var ki o da bu seneki heyecanın şimdilik bitmiş ve uzun bir yaz dönemine girilmiş olması...Öğrenciler ile birlikte sene boyunca ,onlar için uğraşan ailelerin de üzerlerinden büyük bir stres ve yük kalkmış oldu.Belki sene içersinde istediği gibi gezemediler veya evlerine yeterince misarif kabul edemediler ama tüm yaptıkları fedakarlık çocukları ve istikballeri içindi.Çocukları için ders çalışma ortamı hazırladılar ellerinden geldiği kadarı ile.Kimi aileler dersaneye yolladı; kimileri ise gönüllü abi ve ablalarına yollamayı tercih etti.Çocuklarının geleceğini düşünerek onlara her türlü ortamı ayarlamaya çalıştılar.Anneler, sabah kahvaltılarını tam zamanında hazırlıyor , onların ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmuyorlardı.Çamaşırları yıkanıyor , ütüleri yapılıyor, akşam okuldan döndüklerinde sevgi ve ihlasla hazırlanmış yemekleri sıcak sıcak önlerine koyuluyordu.Fedakar babalar ise kendi ihtiyaçlarını unutmuş herşeyini evlatlarına feda edercesine akşama kadar çalışıyorlardı , bilgisayar başında,pazar tezgahında, inşaat çatılarında ,sıcak fırınlarda vs...
Tüm bu yapılanlar elbetteki çocuklarımızın dünya hayatı uğruna ilerde rahat etmeleri ve ellerinde birer altın bilezik bulundurmaları içindi.Bu dünyada yaşıyorsak eğer çocuklarımızı okutmalı ve onların meslek sahibi olmaları için çaba göstermeliyiz elbette.Çocuklarımızın eğitim ve öğretimleri ile elimizden geldiği kadarı ile ilgilenmek, her anne ve babanın görevlerindendir.Fakat anne ve babaların, çocuklarının dünya hayatına yönelik eğitimlerinin yanı sıra onların ahlaki ve manevi eğitimlerini de ihmal etmemeleri gerekmektedir.Ahlaki eğitimden yoksun yapılan ilim ve bilim, ne kendisine ne de topluma fayda sağlar.Bugün Kur'an ahlakından bihaber yaşayan ve yetiştirilen günahsız yavrularımız ilerde önüne geçemeyeceğimiz kötülükleri işleyebiliyor ve insanlık adına büyük kayıplar verebiliyor.Yüce dinimizin emir ve yasaklarını öğrenmemiş orta,lise veya üniversiteli genclerimiz çok rahatlıkla kötü fiiller işleyebiliyor, hem kendi saadetini hem de başkalarının huzurunu bozacak şakilde toplum düzenini bertaraf edebiliyor.Hergün gazetelerde okumaya alışık olduğumuz cinayet haberleri, hırsızlık kapkaççı olayları, küçük sebeplerden dolayı boşanmalardan dolayı ailelerin dağılması ve bu sebepten çocukların ortada kalması, alınan alkolin etkisi ile yapılan kavgalar oluşan araba kazaları, töre cinayetleri ve buna benzer olayların tek sebebi, insanımızda Kur'an ahlakının eksikliğindendir.Dini eğitimimizin yeterince verilememesindendir.Kalplerde ahiret inancının zayıf olması ve birgün , dünyada iken zerre tanesi kadar dahi yapılan iyi ve kötü fiillerin karşılığının eksiksiz verileceğinden haberdar olunmamasındandır.
Velhasıl kelam, anne ve babalara, çocuklarının ahlaki eğitimi açısından da çok büyük görevler düşüyor.Kötülüklerin sağdan soldan, önden arkadan adeta sağnak sağnak yağdığı bu ahir zamanda, çocuklarının manevi eğitimlerini bir şekilde sağlamalıdırlar.Aileler bu konularda yetersiz ise ehline göndermeleri ve çocuklarının Kur'an ahlakı ile yetişmeleri için çaba sarfetmelidirler.
Okulların tatil olup yaz dönemine girmiş olduğumuz bu mevsimi bir fırsat bilerek henüz günaha bulaşmamış, dimağları temiz, kalpleri saf ve duru yavrularımızı mutlaka dini kültürlerini alabilecek yerlere kayıt yaptırmamız ve göndermemiz gerekmektedir.Aksi taktirde Allah katında sorumluluktan kurtulamayız.Rabbimizin bizlere olan emanetlerini ve ayetin deyimiyle, birer imtihan vesilesi olan sevimli yavrularımızı şeytanın kucağına atmış ve evlatlarımızın ebedi saadetini karartmış oluruz.Hidayete muhtaç bazı kişilerin dediği gibi, din eğitimini çağ dışı görerek bu zamanda din eğitimini gereksiz bulduğumuz taktirde , gerçek çağdışılığı yapmış ve çocuklarımızı ahlaksızlığın diz boyu olduğu orta çağ zihniyetinin kötü durumlarından kurtaramayız.
Din ve Kur'an eğitimi konusunda hepimizin malumu olduğu üzre Diyanet İşleri Başkanlığımız her sene yaz mevsiminda 2 aylık bir süre ile çocuklarımıza Cami imamlarımız ve diğer hocalarımız ile yardımcı olmaya ve onlara din eğitimi vermeye çalışmaktadır.Senelerden beri devam edegelen bu eğitimin çok faydalı oluğuna inanıyorum.Çocuklarımız 2 ay süre ile bu kurslara devam ettikleri taktirde belki ömürleri boyunca ibadetlerini yapabilecekleri dua ve sureleri, bunun yanında sosyal yaşamlarında topluma faydalı birey olacakları ahlakı eğitiminlerini almış olacaklar.Aynı zamanda Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) in bize haber verdiği : " Sizin en hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve O'nu öğretendir" müjdesine nail olacaklardır.Bu müjdeye sadece Kur'an öğrenen ve öğretenlerin yanı sıra, vesile olmaları sebebi ile evlatlarımızı yaz kurslarına gönderen anne ve babalar ve o kurslara maddi manevi yardımda bulunan hayırsever vatandaşlarımızda nail olacaklardır.Yine Habib-i Kibriya efendimizin (S.A.V) : " Bir hayra vesile olan o hayrı işlemiş gibidir" sözünün de muhatabı olarak hayırlar kervanında yerlerini alacaklarıdr.
Evet değerli anne ve babalar! Bizler için birer imtihan vesilesi olan çocuklarımızı uzun yaz mevsiminde başı boş bırakmayalım.Evlatlarımızı kendi ellerimizle ateşe atmayalım.Onların en verimli çağlarında günahsız gönüllerini Kur'anın Nuruyla nurlandıralım.Kalplerine Allah ve peygamber sevgisini yerleştirelim.Biz yapamıyorsak bu hizmeti yapmak isteyen dertli hocalarımızın şefkatli ellerine teslim edelim.Ahlaklı birey olmaları için elimizden gelen her gayreti gösterelim.Gösterelim ki büyüdüklerinde korkunun değil emniyetin, kötülüğün değil iyiliğin,ahlaksızlığın değil edebin temsilcisi olsun ve önce ailesine sonra dinine ve vatanına hayırlı birer evlat olarak yetişsinler.
Göbeğini Kaşıyan Adamın Duası
türkiye, göbeğini kaşıyan adam, dua, Milli Maç, Viyana kuşatması
Kaderin üstünde bir kader vardır,
Ne yapsalar boş.
Göklerden gelen bir karar vardır”
Sezai Karakoç
Tarihler 20 Haziran 2008 Cuma, saatler ise TSİ 21.45’i gösteriyordu. Bütün Türkiye ile birlikte göbeğini kaşıyan adam da milli maç heyecanı içerisinde arkadaş grubuyla birlikte ekran başına kilitlenmişti. Dile kolay tam 325 sene sonra tekrar Viyana kapılarındaydılar, 70 milyon yürek ise yanlarında.
İlk Viyana kuşatması, Kanuni Sultan Süleyman komutasında 27 Eylül–16 Ekim 1529 tarihleri arasında gerçekleştirilmişti.
İkinci kuşatma ise 1683 senesinde yine Devlet-i Aliye’nin kuşatması ile IV. Mehmet döneminde gerçekleşmişti.
Şimdi ise üçüncü kuşatma… Avrupa basını bile Hırvatistan karşılaşması için, “Türkler yine Viyana önlerinde” ve mağrur Hırvatistan gazeteleri “Osmanlıları Viyana kapısından çevirdiğimiz gibi, torunlarını da püskürteceğiz” manşetleri atıyorlardı.
Ve Maç Başladı…
İlk 15 dakika maça hızlı başlayan taraf Ay Yıldızlı ekibimizdi. 70 milyon yürek bir büyük zaferin daha gerçekleşeceğine inanıyordu.
15. Dakikadan sonra dengeyi kuran Hırvatistan kalemize doğru ataklar geliştiriyor ve savunmamızdaki bazı oyuncularımızın basit hataları yüzünden kalemiz gol tehlikeleri atlatmaya başlıyordu.
Maçın belki kader anı denilebilecek pozisyonu, tam da Hırvatistan’ın oyunda dengeyi sağladığı o dakikalarda cereyan etti.
16. dakikada gelişen Hırvatistan atağında, sağ kanattan Modric'in yaptığı ortaya ceza sahası içinde Olic sert vurdu, top üst direkten oyun alanına döndü. Kranjcar dönen topu kafayla tamamladı, ancak meşin yuvarlak bu defa da üstten auta çıktı.
Tüm bunlar cereyan ederken, Göbeğini Kaşıyan Adam “Ya Settar(Ayıp ve kusurları örten, Ya Metin(her şeye gücü yeten)” şeklinde dua ediyordu. Çünkü biliyordu ki, her ne iş olursa olsun, kişi üzerine düşen vazifeyi gerçekleştirecek, tedbirini alacak(İdmanını yapacak, hocasının sözlerine dinleyecek) ama dua yapmayı ihmal etmeyecekti.
Avrupalı diğer ülke futbolcuları ve taraftarları maç esnasında Istavroz çıkartmıyor ve dua etmiyor muydu?
Ülkesinde ki Din ve vicdan hürriyeti gereği! Göbeğini Kaşıyan Adam’da inadına dua ediyordu.
Çünkü tarih kitaplarından okumuştu; Sultan Mehmet ve Osmanlı Ordusu İstanbul’u kuşattıklarında, İstanbul’un manevi Fatihi Akşemseddin’in çadırında secdelere kapanıp dua ettiğini! Dua olmadan Zafer OLMAZ! Bunun farkındaydı…
Karşılıklı birkaç atak ile ilk yarı 0–0 eşitlikle sonuçlanmıştı.
İkinci yarı ise heyecan fırtınası şiddetini biraz daha artırmış ve 70 milyon yürekle birlikte Göbeğini Kaşıyan Adam’ın duaları devam ediyordu.
Ay Yıldızlı ekibimiz atağa çıktığında Göbeğini Kaşıyan Adam “Ya Fettah(Ey kapıları açan) Ya Allah” şeklinde dua ediyor. Rakip takım atağa kalktığında ise “Ya Settar, Ya Metin” duasını hiç bırakmıyordu.
Karşılıklı ataklar ve genellikle orta saha mücadelesi şeklinde geçen ikinci yarıda ise eşitlik gene bozulmamış ve Euro 2008 Futbol Şampiyonası çeyrek final karşılaşması uzatmalara gitmişti. 15’er dakika’dan oluşan iki uzatma yarısı oynanacaktı. Adrenalin doruk noktaya ulaşmıştı.
Uzatma devrelerinin ilkine Ay Yıldızlı ekibimiz gene hızlı başlamış ve bazı ataklarıyla Hırvatistan kalesinde tehlikeler oluşturmaya başlamıştı.
Göbeğini Kaşıyan Adam ise vazgeçmiyordu. Tıpkı sahada kendilerini temsil eden 11 aslan parçası gibi… Atağa geçtiğimizde “Ya Fettah, Ya Allah” rakip atağa geçtiğinde “Ya Settar, Ya Metin”
Uzatmaların ilk devresinde de eşitlik bozulmamış ve ikinci devreye geçilmişti. Ay yıldızlı ekibimizin fizik ortalaması rakip takıma nazaran düşük olmasına rağmen, kondisyonları parmak ısırtıyor ve saha da aslanlar gibi mücadele etmeye devam ediyorlardı. Kararlıydılar; üçüncü kuşatmada Viyana’dan Dünya’ya isimlerini altın harflerle yazdırmaya. Tam o esnada stadyumdaki Türk taraftarlardan tıpkı asırlar öncesinde olduğu üzere, “Ya Allah, Bismillah, Allah-u Ekber” nidaları yükseliyor ve bu nidalar futbolcularımızın iyi olan kondisyonlarını daha da iyileştiriyordu.
Dakikalar 119 olmuştu. Herkes maçın 0–0 eşitlikle sonuçlanacağını ve penaltılara gideceğini düşünürken…
Hırvatistan öne geçti. Bu dakikada defansımızın hatasına kaleci Rüştü de katıldı. Sağ çizgiden Modric'in ortasına Klasnic yükselip kafayı vurdu ve meşin yuvarlağı boş kaleye gönderdi: 1 – 0.
Bitime sadece 1 dakika kalmıştı. Yoksa tarih tekerrür edecek ve üçüncü Viyana Kuşatmasından yine zafersiz mi ayrılacaktık. 70 milyon ile birlikte futbolcularımız, teknik ekibimiz, maçı anlatan spiker ve yorumcumuz adeta sus pus olmuştu.
Göbeğini Kaşıyan Adam ise, “Ne Yaptın Rüştü Ne Yaptın Rüştü” diyor ama maçın başından beri yaptığı duasını inatla devam ettiriyordu. “Ya Fettah, Ya Allah”
Tam bunlar yaşanırken, Hırvatistan Teknik Direktörü Bilic alaycı bir edayla futbolcularına taktik vermeye devam eden Fatih Terim’e karşın elini dudağına götürüp sus işareti yapıyordu. Ümitler iyice tükenmeye başlamıştı.
120. Dakika oynanıyordu. Tuncay’ın bir şutu kaleyi tutmadan tribünlere gitmiş, Hırvatistan oyuna başlamıştı. Top kalecimiz Rüştü’ye kadar geldi. Rüştü bekletmeden vuruşunu öyle bir yaptı ki top Hırvatistan ceza sahası içersinde bekleyen Semih Şentürk’e kadar ulaştı. Semih Önce topu kontrol etti ve iki savunma oyuncusu arasından Allah ne verdiyse son gücüyle vurdu. Top doksan tabir edilen yere gidiyor ve bir inanılmaz gerçekleşiyordu. 1–1
Semih golden sonra sanki Hırvatistan Teknik Direktörü Bilic’in Terim’e yaptığı sus işaretine nazire yaparcasına, Hırvat seyircilere dönerek sus işareti yapıyordu. Maçtan sonra Semih’in gol için yaptığı açıklama ise oldukça dikkat çekiciydi. “Topun önüme gelmesi bir mucizeydi. Allah’ın verdiği güçle vurdum ve gol oldu”
70 Milyon ayaklanmış ve beklenmediği bir anda sevince gark olmuştu. Göbeğini Kaşıyan Adam ise hem gol diye bağırıyor, hem de “şükürler olsun Ya Fettah” diye haykırıyordu. Artık gözyaşlarını tutamıyordu. Hakem golün ardından santra bile yapılmasına müsaade etmemişti. Karşılaşma bu gol ile penaltılara kalmış ve Yarı Final’de Almanya’nın rakibi penaltılar neticesinde belirlenecekti.
Penaltı atışlarına Hırvatistan önce başladı ve Modric topu dışarı attı.
Arda golü buldu, Srna'da ağları havalandırdı. Semih de atışını gole çevirdi. Rakitic ise yine dışarı vurdu. Hamit'in golüyle Türkiye rahatlarken, Petric'in vuruşunu da Rüştü çıkardı. Geriye kalan 2 penaltıya gerek kalmadığı için Türkiye yarı finale adını yazdırdı.
70 milyon yürek ve Fatih Terim’in öğrencileri tarif edilmeyen duygular içerisinde, Üçüncü Viyana kuşatmasından başarıyla ayrılmanın haklı gururunu, gözyaşları içerisinde yaşıyor ve önceki kuşatmalarda emeği geçen Ecdat dualarla yâd ediliyordu.
Maçtan sonra Hırvatistan Teknik Direktörü Bilic “Türkler ilginç bir biçimde kazanıyor. Hem kaliteleri var hem de başka bir şey. O yalnızca Türkler de var, onun ne olduğunu tarif edemiyorum, anlayamıyorum, böyle giderse final oynarlar” açıklamasında bulunuyordu.
Ay Yıldızlı ekibimiz Teknik Direktörü Terim ve Futbolcularımız, 70 milyona duaları için teşekkür ediyorlardı. Onlar dua gücünün farkındaydılar.
NOT: Göbeğini Kaşıyan Adama gelince, şükür namazına durmuştu.
BU sefer olmadı.Engelleyemediler.Adeta teslim oldular ecdadın torunlarına.Toplarla vurduk onları.Viyana surlarından girdik bu sefer içeriye.Meşin toplarla vurduk kaleyi.!
Günlerdir Hırvatistan medyası Viyana kuşatmasına atıfta bulunarak haber yapıyorlardı sayfa sayfa.Bu maçı Osmanlı'nın 1683 yılındaki Viyana kuşatmasına benzetmeye çalışıyor, Osmanlı'nın torunları Viyana'yı tekrar kuşatmak istiyor diyorlardı.O zamanlar Avusturya-Macaristan imparatorluğunun himayesinde olan Hırvatların desteği ile Osmanlı'nın Viyana kapılarından geri çevrildiğini ; bu sefer Türkler'e yine izin vermeyeceklerini yazıp çiziyorlardı kendilerince haklı olarak.Ev sahibi İsviçre de benzer haberler ile bizimle alay ediyordu aklı sıra.Şiş- kebap yapacaklardı bizi güya.Döner gibi kesecek,ekmek arasına koyacaklardı.Kardeşi kardeşe vurdurdular.Hakan Yakınla bağrımızı yakmışlardı ilk anda fakat kardeş tokadı bizi kendimize getirdi ve şiş kebaba dizdik isviçreli 18 kuşbaşı etini..! Bu gece de öyle oldu.Hırvatistan umduğunu bulamadı .Planları tutmadı.Kaleyi ele geçirdi Evlad-ı Fatihan...Al sancağı sapladık Viyana'nın bağrına.
Türkiye Avrupa şampiyonasında gerçek bir tarih yazıyor ve biz de bu şanlı tarihe tanıklık ediyoruz.Böyle bir turnuvada bu şekilde maçlar çıkarmak her babayiğidin harcı değil.Mücadele, hırs ,inanç, azim,cesaret,özgüven ,teknik,sürat , güç ,kondisyon... Ne ararsan vardı bu takımda.Bir kere Türkiye'nin maçı bırakmaması ve sonuna kadar mücadeleye devam etmesi, futbolun ne kadar süprizlerle dolu bir spor olduğunu ve heran herşeyin olabileceğini tüm dünyaya göstermiş oldu.
Azmin,inancın ve benzeri duyguların yanı sıra bilimsel çalışmanın da ne derece başarılar getirdiğini görmüş olduk.Futbolcularımız bu zamana kadar yapılan maçlarda son dakikalarda adeta sanki maça yeni başlar gibi oyun oynadılar.Takımın yeni kondisyoneri millilerimizi gerçekten iyi hazırlamış şampiyonaya.120 dakika boyunca çok iyi mücadele vererek rakibi adeta kendi sahasına hapsettik son iki uzatmalarda.Bu tempoda oynamak güç ister çalışmak ister.Amerikalı kondisyoner iyi proğramla adeta uçurdu futbolcularımızı.Semih'in de dediği gibi: "Dokuz yıldır böyle bir çalışma görmedim" sözünden anlaşılıyor bilimsel çalışmanın önemi...
Bunca baskıcı oyunumuza rağmen , yediğimiz golle adeta yerimde oturup kalmış ve ümitlerim tükenivermişti.Çünkü uzatmaların ikinci yarısı da bitmiş tam penaltılara doğru gitmeyi planlarken şok golü yemiştik.Üzüntülü bir şekilde hazırlanırken Evlad-ı Fatihan, dar zamanların yetişeni, Hızır'ı Semih çıktı yine sahneye.Kendine yakışanı ve bizi iyice alıştırdığı o son dakika kritik, öldürücü vuruşlarından birini yaptı ve dedesi Seyyid Onbaşı gibi ümitlerin yıkıldığı bir anda tam isabet , topu kaleye dümenden soktu.Sanki gerçekten Hırvatların dediği gibi Viyana kuşatması Meydan muharebesi yapılıyordu.İnanılır gibi değildi.İsviçre ve Çek Cumhurieti maçlarında olduğu gibi 1-0 ve 2-0 yenik düştüğümüz durumlardan maçları lehimize çevirmiş ve gruptan çıkmayı başarmıştık.Bu gece de buna şahit olacakmıyız diye dualara başladık.Semih ,şen etmişti türkleri, Türkiye "ŞENTÜRK" olmuştu tek yürek halinde.
Azmin zaferine bir kez daha şahit olacaktık.Tabi inancın zaferine de... Penaltılara kaldık ve vuruşlar başladı.Dikkatimi çeken ve beni derinden duygulandıran, adeta tüylerimi diken diken eden bir manzara vardı.Birbirine sarılmış ve penaltıları heyecan içersinde izleyen iki takımdan birinin diğerinden bir farkı vardı.her iki takım da kenetlenmişti.Ama bir diğer takımın kendini kenetlediği bir yer daha vardı.Türtk milli kahramanlarının gözleri penaltılara kenetlenmiş bir halde iken ; diğer yandan pır pır atan kalpleri de şahdamarlarımızdan yakın Olan'a, kalplerin sahibine kenetlenmiş dualarla ona iltica ediyor ve icabet bekliyorlardı.Birbirine sımsıkı sarılan millilerimiz arasında Yardımcı Oğuz ve Uğur Boral'ı gördüm.Dudakları oynuyor ve " Biz elimizden geleni yaptık gerisini sana bırakıp tevekkül ettik.Bu aşamadan sonra bizden nusretini esirgeme Ya Rabbi " dercesine dua okuyup üflüyorlardı.Zaten ben de kendimi kaptırmış başlamıştım duaya.Her yerde O'na sığınmak ve O'ndan yardım beklemek ne kadar güzel bir teslimiyet örneği.!
... Ve Penaltılar da lehimize döndü.Rüştü'nün kurtarışı ile gerek kalmadı diğer vuruşlara.Hırvatları eledik.Viyanadan içeri girdik.Dünya tarihinde belki çok az rastlanacak maçlar yapıyor ve kazanıyorduk.Kazanmakla kalmıyor, Avrupa'nın göbeğinde bir müslüman ülke olarak ayağa kaldırıyorduk dünyadaki müslümanları.Adeta gururlandırdık tüm müslüman kardeşlerimizi.Galatasaray'ın UEFA ve Süper Kupayı aldığı zamanlar gibi şenlendirdik gönüllerimizin bir olduğu kardeşlerimizi, bizi sevenleri...
Şuandan itibren Avrupa 4.'sü olmanın gururunu yaşarken bu güzel başarının hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ediyorum.Dileğim; Almanlar'ı da yenip, bize yaraşır bir şekilde cesurca final oynamak ve hepimizin gönlünden geçtiği gibi Avrupa'nın göbeğinde o kupayı Al bayrak altında kaldırmak, ülkemize ve tüm dünya Müslümanlarına hediye etmek...Şimdiden Milli takımımıza başarılar diliyor bizlere bu sevinci yaşattıkları için teşekkür ediyorum.
Bu sene ile birlikte 3. kez girdim. Öss maceramı özetlemek gerekirse;
İlk sene;
Son derece sağlam bir hüsran, sene 2004 büyük gazla girilen öss fos çıkmış keşke sorular çalınsada iptal edilse denmiştir. Evdekiler başın etini yemişlerdir. Yusuf durumun durumun vahametini kavrayamamışdır, iplememişdir sonraları.
İkinici sene;
Sene 2005, koca bir seneyi dershanede geçirmiştir Yusuf, arkadaşlarıyla gezmedik cafe bırakmamıştır bu dönemde, tomarla parayı dershaneye vermiştir. Halbüse o paraya 4 tane cillop server alıp para kazanabilirdir. Arkadaşları arasında en yüksek puanı yaparak Kültür Üniversitesi Fizik bölümüne burslu olarak giriş yapmıştır o sene. Aslında son tercihtir fizik hani olmazsa olurdur ama niye girilmiştir niye yazılmıştır hala tam belli değildir. Fizik bölümünde geçen 2 senenin ardından kahramanımız Yusuf fizik bölümünü çok sevmesine rağmen bitiremeyeceğini anlamış, kendi alanında bir bölüme girmek istemiştir. Velhasıl kelam okulu bırakmıştır.
Üçüncü sene;
Sene 2007- 2008 Okulu bırakan kahramanımız Yusuf 2007 de bomba gibi bir dershaneye başlamış (Belkide ilk kez tek başıma bir işten kazandığım yüklü miktardaki parayı yine bir dershaneye verdim.) ardından çalışmalara hız vermiştir, hedef bellidir. Bu sefer Boğaziçi olacaktır. (Bahçeşehirdi de elim sürçtü) Hem zaten üniversiteden gelen altyapısı da vardır. (küçümsemek lazım on numara analiz cebir fizik biliyorum :D ) 2008 e girildiğinde üniversitenin hayatındaki anlamını kurcalamaya başlar, acaba okumasa olur mudur? yada okusa ne geçecektir eline diplomadan başka? Yusuf’un elinde zaten altın bir bileziği yok mudur? Yaşıtları almış başını gitmiş midir? Yusuf çok mu geride kalmıştır? Ama hayır, kahramanımız kararlıdır, o üniversiteye girilip o okullar bitirilecektir. Bu gazla bir iki ay daha çalışmıştır kahramanımız, ancak daha sonda sonbaharda dökülen yaprak gibi kopmuştur derslerden. Artık dayanamamaktadır. soruların, sistemin saçmalığına. Bu kadar senesinin heba olmasına, tekrar tekrar bu stresi yaşamak zorunda bırakılmasına. Madem öyledir, kahramanımız Yusuf dershaneyide bırakmaya karar vermiştir. Kalan aylarda Tarmhost ile ilgilenip bol bol gezmiştir. Günlerden 15 haziranda tek başına girmiştir sınava. Ailesi gelmemiştir bile okula. (ben dedim ki; ne geliceksiniz zaten girip bir iki cevaplayıp çıkıcam bişey beklediğim yok açıköğretim bizi bekler. :D ) Okul bahçesinde karşılaştığı bir arkadaşı, ananesinin 40 yasin okuduğu suyu göstermiş, kahramanımız hemen o sudan kendi şişesine biraz boşaltmıştır. Öss çıkışı girişte olduğu gibi huzur doludur kahramanımız. İçeriye hiçbir amaçla girmediği için birçok soruyu kolayca cevaplamıştır. Terlememiştir, stres basmamıştır.
Kahramanımız dershaneyi bırakarak ve kendini Tarmhost a vererek ya hayatının en mantıklı yada hayatının en saçma kararını vermiştir. Bunu zaman gösterecektir. (Dua edin len.) Yusuf, ÖSS ile uğraşmak zorunda kalan ailesine dert anlatmak zorunda kalan tüm gençlere Allahtan sabır diler. Ve açık açık söyler; “sizin suçunuz değil.”
Birdaha nasipse o kapılardan girmemek üzere...
ANNE VE BABALAR NE İSTER ?
...onlara 'öf' bile deme, Onları azarlama!, Onlara saygılı, nazik ve güzel söz söyle
Bugün bilgisayarın başına geçmiş ne yazayım diye düşünürken, babam geldi aklıma.Malumunuz yarın (15 haziran) babalar günü.Zaten günler öncesinden tv. kanallarımız bizleri hazırlıyor bu güne.Reklamlar ve gazete küpürlerinde babamıza alacağımız hediyelerin çeşitliliğinden adeta başımız dönüyor.Kişi, reklamın etkisinde kalarak, mutlaka hediye almak mecburiyetindeymiş gibi hissediyor kendini.
Bu gidişle yılın 365 gününe bir mana yükleyeceğiz.Öğretmenler günü, anneler günü, babalar günü ,sevgililer günü vs...Yakın gelecekte haftanın her günü önemli bir günün kutlanmasına şahit olacak ve artık pek anlamı kalmayacak.İnsanlar tebrik etmekten başa birşey yapmayacaklar işin açıkçası...Bu ve benzeri günler sizlerinde malumu, biraz da ticaret işine dönüştü zamanımızda.Ticaret ile uğraşan şirketlerin ekmeğine yağ sürülüyor bu günlerde.Eğer öyle olmasaydı anne ve babaya önem verilseydi, televizyon ve gazetelerde hediye ticaretinin yanı sıra, anne ve babaya nasıl davranılır nasıl bir evlat veya baba olunur gibi konular işlenirdi.Maalesef birkaç tv ve gazetelerden başka bir yerde göremiyoruz bu gibi konuları.
Şahsen ben bu günleri pek kutlamam.Bu güne kadar da hiç kutlamadım.Senenin bir gününe ,anne ve baba sevgisini sığdırmak bana bir tuhaf geliyor.Aslında sene de bir defa dahi olsa anneyi ve babayı sevindirmek onların gönüllerini almak dinimiz açısından da önemli ama , hasbelkader bir durumdan dolayı bu kutlamayı tekrar etmediğimiz taktirde ,anne va babalarda evlatlarına karşı bir teessüf hasıl oluyor ister istemez...Kendi kendilerine :" Acaba birşey mi yaptık,evladımızı kıracak bir durum mu oldu ki bu sene bizim günümüzü kutlamadılar" gibi düşüncelere kapılmaları mukadderdir.Bu sebepten bu günleri hiç kutlamam fakat , birkaç hafta sonrasında hediye alır takdim ederim.Böylesi daha güzel oluyor benim için.
BU günlerde babaların evlatlarından beklediği en güzel şey, kanaati acizanemce, o evladın hayırlı biri olmasıdır.Henüz babalık duygusunu bilmiyorum ama , bir babanın en basitinden örnek verecek olursak , çocuğunun öğretmeninden: "Çok başarılı ve terbiyeli" sözünü işitmesi bile sanıyorum bir baba için hediyelerin en güzelidir.Bir Evladın, anne ve babasının başlarını öne eğdirmeyecek derecede yaşaması ,toplumda saygın bir yeri olması , babanın mutlu olduğu en güzel anlardandır.
Sizlerin de malumu olduğu üzre, son zamanlarda da çokça şahit olduğumuz çirkin olaylar oluyor.Bir lise öğrencisi annesini veya babasını öldürüyor , yetmezmiş gibi kesip doğruyor ve çuvalın içine koyuyor ve adeta canavarlaşıyor.Bunun yanı sıra, evladının topluma ve kendilerine zarar vermelerinden ötürü insan içine çıkamayan evladı ile hayat boyu mücadele eden insanların sayısı da günümüzde çok fazla.Bu insanlara imkanımız olsa ve şu soruyu sorsak : "Babalar gününde oğlunuzdan beklentiniz nedir? Vereceği cevabı hepimiz tahmin etmişizdir.
Oğlunun , bali ve tiner mübtelası olmasından ötürü çok sıkıntıda olan bir komşumuz vardı.Diğer dünya sıkıntılarını bir kenara bırakmış, oğlunu, içinde bulunduğu vahim durumdan kurtarmakla meşgul olup acı bir imtihandan geçiyordu.Aradabir abimizi gördüğüm zaman , çocuğunun durumunu sorduğumda: "Hiçbirşey yapmasın, çalışmasın, ona ben bakarım.Eve gelsin gitsin,bizimle yemek yesin,sigarasını da ben alayım yeter ki baliyi ve tineri bıraksın " diyor ve bağrındaki ateşin gözlerindeki yaşları kurutmuş bir şekilde çilesinin yüzüne yansıdığını görüyordum.
John DOWDY'in babası William SMART'a özel bir gün olsun diyerek Amerika Birleşik Devletlerinden istekte bulunduğu ve babalar günü olarak kutlanmaya başlandığı 1924 yılından yüzyıllar evvel , Mevlay-ı Müteal bizlere ayet-i kerimsinde ana babaya nasıl davrancağımızı onların bizlerden neler beklediğini bildirmiş.
İsra Süre-i celilesinin 23 ve 24. ayetlerinde biz kullarına şöyle buyuruyor Rabbimiz.
"Rabbin yalnız kendisine ibadet etmenizi ve ana-babaya itaat
etmenizi emretti."...İkisinden birisi, yahut her ikisi, senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa sakın onlara 'öf' bile deme. Onları azarlama! Onlara saygılı, nazik ve güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllükle üzerlerine kanat ger. Ve 'Rabbim! Onlar beni küçüklüğümde nasıl yetiştirmişlerse şimdi sen de onları öyle esirge' diye dua et."
Bizim ana ve babamıza vereceğimiz en güzel hediye ayet-i kerimenin tavsiyesi üzerine olmalıdır.Ana ve babalarımız bizim dua hazinelerimizdir.Onların bolca dua ve rızalığını almamız bizim hayat gayemiz olmalıdır.
BU duygu ve düşüncelerle yarın ve sonraki yarınlar için her daim kutlamakta olacağımız anne ve babalar günlerimizin bizim için anlamlı , önemli ve değerli olmasını niyaz ediyorum.
SAYGI VE HÜRMETLER EDERİM.
20 Haziran 2008 Cuma saat 14.00 sularında Fethi Paşa korusunu mekan olarak seçerek toplaşmayı düşünüyoruz. Evet gençler alalım yorumlarınızı...
Geçen günlerde internette gezinirken yine bizim sayfamıza benzer bir platformda talihsiz bir zevat Fetullah Gülen'i kastederek "KORKUYORMUYUZ" diyerek vermiş veriştirmiş.Yalan yanlış her iftirayı atmış.En çok zoruma giden sözü ise şu oldu : "KİRLİ ELLERİNİ TÜM DÜNYADA ÇIKARLARINCA GEZDİREN FETHULLAH GÜLENDEN" aynen bu şekilde yazmış.Bu sözü okuyunca aklıma İnsanlığın iftihar Tablosu Efendimiz (sallahau elyhi ve sellem) ile Ebu cehil'in arasındaki konuşma geldi.Nasıl ki asr-ı saadette efendimizin pak yüzüne güzel saniyesine baktıklarında adeta kendinden geçiyorlardı ve bu yüzde yalan olmaz diyorlardı inanmasalar bile... Fakat gökten ayetlerin sağnak sağnak yağdığı o nur asrında yaşadığı halde, o güzel insanla aynı havayı teneffüs ettikleri halde,hayatı boyunca hiçbir gönül kırmamış ,hiç yalan söylememiş ,henüz peygamber değilken dahi insanlar arasında emin biri olmayı başarmış Peygamber (s.a.v) ile beraber oldukları halde ,kalblerinin kirinden gönülerinin pasından ve kibirlerinden hidayete kilitlenmiş insanlar, kara bulutların dolaştığı kızların diri diri gömüldüğü günlerin , asrı saadet oluşunu görememişler ,idrak edememişler ve o kaynaktan kana kana içememişler ve talihsizler kervanının başını çekmişlerdi.
Aynen öyle de zamanımızda da yapılan güzellikleri maalesef farkedemeyen kişiler olduğunu görüyor ve çok üzülüyorum.Aynı kanı taşıyan ,aynı bayrak altında aynı vatanı paylaşan ve hiçbir menfeat beklemeksizin ülkesine ve vatanına hizmet etmeyi şiar edinen hayatı boyunca nesl-i atiyi gözetleyen bir insanı nasıl kötü görürler ve o'na nasıl "kirli el" iftirasını atarlar anlamakta zorluk çekiyorum.
Artık tüm dünya ülkeleri ve aydınları Fetullah Gülen Hocaefendinin eğitime yaptığı hizmetleri ve dünya barışı adına kitleleri bir arada tutmaya çalıştığını ve bu yönde çaba sarfettiğini gördü ama bizim insanımızın bazıları ve belli bir kesimi hala bağışlayınız ö.. altında buzağı aramaktan vazgeçmedi.
Aslında bu gibi insanlara söz anlatmak zaman israfından başka birşey değildir.Bunu biliyorum fakat bazen, bunca hizmetlerin karşısında yapılan bu kadar çirkin iftiraları hazmedemiyorum ve en azından "yazamak" sayfasının vesilesi ile bazı insanlara cevap vermek istiyorum.Malumunuz Danıştay hadisesi olsun,Malatya hadisesi ,Nokta dergisinin başını çektiği olay ve en son telefon dinleme gibi trajıkomik fiyasko ile biten olay ve buna benzer birçok olayı yine Fetullah Gülen hocaefendi'den bildiler.
Fetullah Gülen Hocaefendi'yi eleştirmek ve O'na iftira atmak yerine O'nun ülkesine yaptığı hzmetlerin zerresini yapabilirmiyiz diye düşünseler daha iyi olmaz mı?.Fetullah Gülen Hocaefendi bu şekilde kötü düşünenlerin aksine, temiz ellerini bizim kirli dünyamıza uzatarak bizleri sevgiye ,kardeşliğe hoşgörüye ve cennet yamaçlarına çekmek için uğraşan hayatını bu işe adamış temiz bir nesil yetiştirmek isteyen ve sadece Türkiye için değil tüm dünya barışı adına çaba gösteren zamanımızın Mevlana'sı Yunus'u diyebileceğim yegane şahsiyettir.Mevlana Hz.leri "ne olursan ol gel" diyordu.Bir benzerini de Fetullah Gülen Hocaefendi diyor zamanımızda... :" Ne olursan ol geleyim"
Pek tabidir ki bu güzel insanı , gönlü gözü kirlendiği için etrafındakileri de kirli gören ,güzellikleri hazmedemeyen kişiler idrak edemezler.
Milliyetçilik denince Atatürkçülük deyince mangalda kül bırakmayan ama vatanı ve milleti adına milliyetçilik ve Atatürkçülük adına kendi görüşü dışındaki kişileri yok saymaktan ve iftira atmaktan başka bir şey düşünmeyen ,acıdığım ve dua ettiğim insanlar şunu bilmelidirler ki gerçek milliyetçi varsa ( ırkçılığa varmayan ) o da Fetullah Gülen hocaefendi ve O'nun gibi düşünenlerdir. Atatürk: "En büyük ordu İrfan ordusudur bilim ordusudur" diyerek eğitime önem vermiş ve imparatorlukların çöktüğü gibi birgün de Rus imparatorluğunun (sscb) çökeceğini haber vermiş ve Türkiye'nin buna hazırlıklı olmasını tavsiye etmişti.
Gün geldi ve S.S.C.B dağıldı.Kimler gitti oraya ilk olarak...? Fetullah Gülen' e gönül veren O'nun tavsiyelerine uyan hayır sever vatandaşlar gittiler ve oralara okullar, yurtlar açtılar.Yetmedi Afrika kıtasına gittiler ,yetmedi Balkanlar, Avrupa ve Amerika kıtasına yelken açtılar kanat çırptılar ve hala küheylanlar gibi koşmaya ,sinelere ulaşmaya devam ediyorlar.Tabi bunun sonucunda şuan dünyada türkçe konuşan binlerce -inş. ilerde yüzbinler ve milyonlar olacak-bir nesil yetişiyor.Türkçe konuşmakla kalmayan Türkiye 'yi seven ve bizlerle işbirliği yapan önemli makamlarda hizmet veren bir nesil yetişiyor.Ahlaklı kendi ülkesini sevdiği gibi bizleride ailesinden biri sayan bir nesil...
En son türkçe olimpiyatları ve afrikalı iş adamlarını Okulların aracılığı ile Türkiye'ye çekmeyi başaran Milyar dolarları aşan anlaşmalar imzalayan ,eğitimde olduğu gibi ekonomide de ülkemizin tanınmasına vesile olan ( TUSKON) kuruluşu , bu güzelliklere birer örnektir ve sonrası da gelecektir Allah'ın izni ve inayeti ile.
Ama kimi insanlar bu gibi güzelliklerden haberi olmadan yalan yanlış haberleri okuyarak bu temiz kişilere "kirli el" diyerek haksızlık yapıyorlar ve milleti adına birşeyler yapamasalarda yapanların şevklerini kırıcı söZler sarfetmekten vazgeçmiyorlar.
Acaba kendileri ülkesi adına ne kadar hizmet eidyorlar merak ediyorum.Kaç tane talebe yetiştirmişler ?
Kaç tane orta okul öğrencisini OKS sınavına hazırlamışlar ve başarılı olmuşlar ?
Kaç tane lise talebesi ile gece gündüz demeden kendi dersinden gerekirse uykusundan fedakarlık ederek onları ÖSS sınavına hazırlamış ve onları üniversiteye kazandırmış?
Acaba kaç tanesi evini,barkını,yurdunu,yuvasını, anasını ,babasını, içindeki gurbet acısı ile bırakıp ismini bile bilemediğimiz ülkelerdeki Türk kolejlerinde öğretmenlik yapmaya gidebilir ?
Yapamazlar.Çünkü bu iş inanç işi. BU iş samimiyet işi ve menfeat beklemeksizin yapılır. Aksi taktirde nefse zor gelir , bir karşılık beklemeden insanlara faydalı olmak...İşte Fetullah Gülen Hocaefendi bu hizmet şuurunu kazandırmıştır bu zamanın nesline.
Dileyen isterse beyin yıkama desin, isteyen ajan veya başka birşey... Kervan yürüyor.Okyonus sessiz ve derinden akıyor sakin bir şekilde gemilerini yürütüyor üzerinden...Umarım çok fazla geç olmadan söylenen sözlerden pişmanlık duyulur da kendi canımız insanlarımız bu sevgi gemisine binerek , tufan içinde boğulmaktan kurtulur ve selamete ererler .
Bu konulara elimden geldiği müddetçe, sizlerinde hoşgörüsüne sığınarak devam edeceğim.Saygı ve hürmetler ederim.
Benim kendi blogumda gazetelerden diye bir kategorim var,burada çeşitli gazetelerde okuyup beğendiğim yazıları ekleyip yorumlamaya çalışıyorum.Ama bizler okuma özürlü insan topluluğu içinde yer aldığımız için bu eklediğim yazılar aynı gazetelerde ki gibi okunmuyor.Eğer dating almak gerekiyorsa genelde aşkla,sanatla,müzikle ilgili başlıklar eklemek geliyor.Onu yapmıyormuyuz onuda yapıyoruz merak etmeyin.Bugünde rutin olarak gazelerden biri olan taraf gazetesinde ahmet altan'ın bir yazısının adı yuakardaki başlık.Aslında kendi bloguma eklicekteim ama orda okunmayacağını bildiğim için burda okunup yorumlanabileceği inancıyla buraya ekliyorum.
şimdi yazıyı olduğu gibi ekliyorum ve sizlerin yorumlarını bekliyorum.
.......
Son zamanlarda Türkiye’nin siyasi, iktisadi, hukuki bütün dengelerini altüst eden bir mahkemenin önde gelen yargıçlarından biri, önemli bir karardan önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı karargâhına gidip, kuvvet komutanıyla görüşüyor.
Onun geldiği saatte “komuta katı” boşaltılıyor.
Yargıcın giriş çıkışını görüntüleyebilecek güvenlik kameraları kapatılıyor.
Genelkurmay’daki kaynaklarımız “güvenlik kameralarının” kapalı olduğu saatleri verdiler, bunları haberde okuyacaksınız, ayrıca “kameraların kapatıldığı saatlerdeki boşluğun başka görüntülerle doldurulması halinde bunun teknik analizle kolayca anlaşılacağını da” özellikle vurguladılar.
Kapalı kameralar, boşaltılan katlar...
Bu kadar önlem arasında bir yargıçla bir general ne konuşuyorlar?
Ordu, 27 Nisan muhtırasıyla hukuka ve demokrasiye karşı açıkça tavır aldı.
Anayasa Mahkemesi de “türban” kararıyla anayasayı çiğnedi.
Bunları yapanlar, “hukuksuzluk” zemininde bir ortaklık kurmuş gözüküyorlar.
Sanırım amaçları da aynı.
Halkın siyasetteki etkisini en aza indirmek.
Bütün kararların halkın istekleri dışında verilmesini sağlamak.
Hukukun ve demokrasinin Türkiye için tehlikeli olduğuna inanıyorlar herhalde.
Ama göremedikleri bir sorun var.
Hukuk olmayınca, devlet olmuyor.
Hukuksuz devlet çeteleşiyor.
Devleti kurtaralım derken, devleti batırıyorlar.
Hukuku çiğnediklerinin farkındalar.
Onun için hukukun yerine bir başka ölçü koymaya çalışıyorlar.
Anlayabildiğim kadarıyla bu ölçü, “Atatürk ilke ve inkılapları” oluyor.
Atatürk ile hukuku, birbirine zıt iki kavram haline getiriyorlar.
Mustafa Kemal, ülkeyi tek partiyle ve dikta rejimiyle yönetti.
Demokrasiyi, partisinin “altı umdesi” arasına almadı.
Hukuka da çok aldırmadı.
Ama bu seksen yıl önceydi.
Dünya başkaydı.
Türkiye başkaydı.
Şartlar başkaydı.
Şimdi çok değişik bir zamanda, çok değişik bir dünyada yaşıyoruz.
Bizzat Mustafa Kemal’in kendisi de gelse ülkeyi artık öyle yönetemez.
“Miniskül Atatürk”lerin bunu gerçekleştirmesi ise hiç mümkün değil.
Zaten bu yüzden, tuhaf bir baskıyı gittikçe artırıp bu gerçeklerin görülmesini engellemeye çalışıyorlar.
Geçenlerde türbanlı bir kız televizyonda “Ben Atatürk’ü sevmiyorum, Humeyni’yi seviyorum” demiş.
Zarif bir konuşma biçimi mi, bence hayır.
Atatürk’ün karşısına Humeyni’yi çıkarmak, din adına İran Komünist Partisi’nin bütün üyelerini yok eden, meydanlara idam sehpaları kuran birini yüceltmek doğrusu benim pek anlayabileceğim bir şey değil.
Bugün Mustafa Kemal’in yönetim tarzını eleştirmek zorunda kalıyorsak, bu, onun adını kullanarak burayı demokrasi dışı bir cehenneme çevirmeye uğraşanları engelleyebilmek için.
Gene de bunu yaparken “somut gerçeklerle” kendimizi sınırlayıp, onu sevenleri de çok rencide etmemeye özen göstermek gerekir.
Amaç, insanları üzmek, rencide etmek değil çünkü, amaç gerçekleri bulabilmek.
Peki, bu kızın söylediği suç mu?
Alakası yok.
Ama hakkında dava açılmış.
“Sevmediğini” söylerken genç kız duygusunu açıklıyor.
Biz “düşünceler özgür olsun” derken, savcılar “duyguları” da yasaklamaya çalışıyor.
İnsan “duygusundan” ötürü nasıl yargılanır?
Bir lideri sevme mecburiyeti olabilir mi?
Böyle bir mecburiyet getirmeye çalışan düzene hukuk denebilir mi?
İster sever, ister sevmezsiniz.
Benim bilebildiğim kadarıyla yeryüzünün gelişmiş hiçbir ülkesinde böyle “duygusal” bir yasak yok.
Ama bizde var.
Sonunda duyguları yargılamaya kadar geldik.
Bu, ordu muhtıralarının, Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnemelerinin kaçınılmaz sonucu.
Hukuksuzluklarını saklayabilmek için önlerine koydukları “Atatürk kalkanını” abartılı bir tabu haline getirmek zorundalar.
Bunu yapabilmek için de, “en çok değer verdiklerini” söyledikleri lideri “hukuksuzluğun” sembolü haline dönüştürmekten kaçınmıyorlar.
Devletin kurumları hukuk dışına çıktıkça...
Askeri, yargıcı, rektörü hep birlikte “hukuk dışı” ittifaklar kurdukça...
Bu tuhaflıklar da sürecek.
Sadece devleti çökertmekle kalmayacaklar...
Mustafa Kemal’in adını da iyice yıpratacaklar.
Ama umurlarında değil.
Halktan öylesine nefret ediyorlar, halkı öylesine küçümsüyorlar ki o insanların kendi ülkelerinin geleceğinde söz sahibi olmalarını engelleyebilmek için her şeyi yaparlar.
Yapıyorlar da zaten.
Şu son zamanlarda yaşadıklarımızın başka ne amacı var sanıyorsunuz?
Son Yorumlar
- Mahmut Kurtoğlu - MUBAREK GECELERİ ESKİSİ GİBİ YAŞAMAK BİZİM ELİMİZDE.BİZLER BU GECELERİ GEREĞİ GİBİ EĞERLENDİRİRSEK BİZDEN GÖRENLERDE ÖYLE DEĞERLENDİRECEK VE" EY GİDİ BİZİM ZAMANIMIZDAKİ KANDİL GECELERİ" SÖZÜ TEKAR DİLLERDE DOLAŞACAK…
- Ayşe Gülden - Bizler o eski kandilleri-Razamanları-bayramları yaşayamadık ,sadece anlatılanlarda dinledik belki lakin bizimde yapabileciğimiz birşey yok mu? Bizden sonra ki nesile dinlediğimiz gibi / olması gerektiği gibi huşû içinde,içi maddi-manevi…
- erina_elia - bu sahil nere sinan kardeş ;)
- Mahmut Kurtoğlu - Celal kardeşim olaylar sonuçlanmadan bir konu hakkında hemen bir sonuca varmamak lazım.yani ben Atatürkçüyüm diyenleri sen Atatürkçü mü sanıyorsun? diğer taraftan hadi diyelim ki senin dediğin gibi olsun Tayyip erdoğan dini kullanarak…
- Momo - yok be abi omzunun ustunde düsüyosun problem olmuyo fazla :D
- Ayşe Gülden - :))))))
- celal - Öncelikle yazıyı yazan arkadaşıma şunu söylemek isterim.Tabiki parti kapatılmamalı ona bende katılıyorum ama insanların dini duygularını sömürülerek siyasette yapılmamalı daha düne kadar oğullarını zengin iş adamları okuturken…
- Talha Turhal - ony geçin momonun düşüşünü merak ediyorum, yoksa ilk kek ben miyim yoksa bir oynama var mı?
- Mahmut Kurtoğlu - Allahrazı olsun Ayşe hocam. Üç ayların ülkemiz ve tüm islam alemi açısından hayırlar getirmesini niyaz ederim.Rabbimizden recep ve Şa'ban ayını iyi değerlendirip Ramazan ayına ulşamamızı temenni ederim. Ayşe hocam topu bize atmıssın…
- Şule Birer - amin inşallah... yarında kandil Allah tevbelerimizi kabul etsin kalbimizi temizlesin inşallah..
