Sessiz... Şimdi daha sessiz... Ama asla birbirimizi duyacak kadar sessiz değil... Fizik kuralları, mesafeler vesaire... Ya da vesaire niye hep vs. diye yazılır ki? Street Fighter gibi...Ryu vs. Ken. İşte bu, çağrışım dedikleri şeydir. Çağrışım da çok ilginç bir şekilde cep telefonlarını 'çağrı'ştırır...

Düşüncelerim arasından dolambaçlı bir yol bulmaya çalışıyordum. Bizim köyün camiine giden yol gibi. Hoca 'Amenerrasulü' yü okurken cemaatteki hafif uyuklamarı gözlemleyenlerden biriyseniz, '...fensurna alel kavmil kafirin...' dendiği zaman musikiye benzer bir zevkin içinize aktığını da pek iyi bilirsiniz.

Bu yüzden, özellikle yaz gecelerinde, ve bilhassa kuruyemişçilerin kapatma saatine denk gelen bir vakitte yatsıdan dönen yaşlı amcaları da tanıyorsunuzdur: Gizlice toplanan bir derneğin mensuplarıymışçasına hararetli, az önce kıldıkları namazın kritiğini yapmaktadırlar. İnsan onları tanımasa bowling maçından dönüyor sanabilir. Hafif bir gece meltemiyle esriyen sokaklarda biraz homurtu ve öksürük bırakarak evlerine dağılırlar, ve ben onların eve gidince ne yaptıklarını düşünürüm. Ben olsam hemen yatmam, ne de olsa namazımı kılmışım, çayımı demler, televizyonun karşısında uyuyakalırım. Kuruyemişçilerin kapandığını söylemiştim değil mi, kim demiş, bu amcalar onların son müşterileridir. Kimi sigara, kimi soda, kimi de biraz çerez, bazısı da evdekilerin ağzı tatlansın diye dondurma alır. Dünyada huzur diye bir şey varsa bu amcaların uzmanlık alanıdır denebilir. Üstelik onların huzuru şartlara göre değişmez; haydi emekli olduk, küçük bir kasabaya yerleşelim dedikleri zaman bile, o kasabanın kuytusunu, alçak, sarmaşıklı bir balkonu olan lavanta kokulu evini, konu komşusunu, kuruyemişçisini, camisini, kısacası oranın da huzurunu hemen buluverirler!

Ve şimdi daha sessiz işte. Kafama göre takılıyorum, terden yapış yapış oldum... Kitaplarımı havalandırıyorum diye entelce bir yalan söylemek vardı ama hakikaten büyük yalan olur. Masanın üstündeki bozukluklarla şeftalili buzlu çay aldım, soğuk değildi, soğuttum. Canım sıkıldı, oturdum bunları yazdım. Yatsıya gidip o çok meşhur eve dönüşlerden birine şahit olurum diye korktum belki de. O yüzden ben de karşıki evin camlarında ne var ne yok diye bakıp arka bahçedeki sessizlikte kafa dinlemeye karar verdim. Vakit geçtikçe sanki odanın içinde başka biri varmışçasına dağıldı ortalık, eski defterleri karıştırdım hatta bir ara, bir cümle, bir kıvılcım çaktıracak bir hatıra bulup salak salak sırıtmak için. Hep aynı yere bakmış olacağım, gene bozamadım sessizliği.

Evdekiler uyuyordu, televizyonlar karanlık oda beyazlığı içinde açık kalmıştı. Bir şarkı mırıldandım, bir süre yankılandı ses, sanki biri cevap vermiş gibi heyecanlandım.

Seni duyduğumu farzedip sustum sonra...



Bugün blog arkadaşlarımı dolaşırken sevgili NnevV'in  bloğunda güzel bir paylaşımı okudum ve sizlerle paylaşmak istedim..


Aşağıda ki yazı Metin Karabaşoğlu'na ait. Ben de tıpkı Nev gibi biran önce kitabı alıp okuyacağım inşallah:)


Rabbim, aşkın bir hevesten öte bir duygu olduğunu, '-mış gibi olma'nın ötesinde insanı gelişip değiştiren , inceleştirip olgunlaştıran bir duygu olduğunu bilfiil gösterdi bana. Gün geldi , âşık da oldum ; ama savrulmadım , dağılmadım , dağıtmadım. Gönül borcu duyduğum acılar yaşadım gerçi. Hissettiklerimin '-mış gibi'nin ötesinde olup olmadığını anlama çabası içinde sevgimi genüz açamadığım sevdiğimin, ben sevgimi ifade edemezken başkalarına yâr olması ihtimalinin sancısıyla yaşadım . ama o sancılar , 'Rabbim ! Onun için hayırlısı ben isem , bizi birbirimize nasip et! Değilsem , hakkında hayırlısı kim ise , ona onu nasip et!' gibi dualar öğretti bana. Rabbimi , 'kalbler elinde olan Zât-ı Zülcelâl' olarak tanımayı öğretti. 'Hasbünallahi ve ni'mel-vekîl' diyerek,işi ve eşi için, Rabbü'l-âlemîni vekil tutmayı öğretti.

 

Aşk, bana bütün bunları ve çok daha fazlasını öğrettiği için son derece değerli bi duygu olarak kaldı hep benim için . Değerli , gerçek, ciddi, ciddiye alınması gereken bi duyguydu o. Soylu bir duyguydu. İnsanın gerek kişilik olarak incelmesi , gerek Rabbini her işine vekîl tutmayı öğrenmesi için âşık olmasının lüzumuna da inanır olmuştum ....

 

Bir sevmede , bir bakmada , bir öpmede insanı batıran bir kör nokta olmamalıydı o....

Aşk , bir bedenin diğer bedene duyduğu ilgi değildir. Aşk iki insanın, Allah'ın kalblerine koyduğu bir sevgiyle birbirilerini insan olarak sevmesidir . İnsanı insan yapan ise , bedeni değil , ruhu, duyguları, aklı ve kalbidir.



Bugün biraz edebiyat konuşalım istedim...

Kadıköy'de postane arkası olarak bilinen yerin duvarlarında bir yazıya rastlamıştım, bir edebiyat dergisinin sloganıyla dalga geçer mahiyette bir cümleydi, ki o dergiyi basan firmaya ait binanın duvarına yazılmıştı zaten: ' Edebiyat eğlenceli değildir! '

İlk bakışta epeyce doğru bir yaklaşım bu, öyle ya, gözünüzün önüne bilgisayarın başında Half-Life 2 oynayan biriyle, elinde kalem Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sının birinci cildine girişmiş bir başkasını getirin, büyük ihtimalle ilki daha çok eğleniyor intibasına kapılırsınız.

Peki madem öyledir, nedir bu işin, yani edebiyatın gülü dikeni?

Gazetelerin verdiği herhangi bir kitap ekine göz atınca bile kitapların ne kadar sıkıcı şeyler olduğunu konusunda iç bulandırıcı bir zehaba kapılmıyor muyuz? Burada yapılan tanıtım ve eleştiriler, sırf okuyucuya 'bence bu kitap güzeldir/değildir sebebi de şudur...' basitliğinde bir yorum sunmamak için kullanılan teknik tabirler, sanki edebiyatı elle tutulur gözle görülür bir nesne olmaktan çıkarıp, yalnızca kültürel anlamda 'elit' bir kitlenin anlayabileceği kutsal bir mesaj gibi algılayan bir zihniyetin tekerlemeleri değil midir? Cemil Meriç ile ilgili yazılan bir kitabın tanıtımına 'ilim ve edebiyat mabedinin yılmaz bekçisi' gibi bir cümle yazan adamın Meriç'in sırf 'kanın daha sıcak' akması için kitapları sevdiğini bilmemesi düşünülemez. O halde nedir bu 'herşeyi en iyi biz biliriz, kimse bize sormadan iki satır okumaya-yazmaya!' tavırları böyle?

Ancak bu sorunun belli cevapları var şüphesiz. Dünyanın en büyük öykücüleri arasında gösterilmemesini sadece ve sadece Türk olması talihsizliğine(!) bağladığım Sait Faik hakkında bir akademisyenin yaptığı yorumu unutamayacağım: ' Ne olacak canım, bir grup genç pikniğe giderler, biri Sait Faik okur diğerleri dinler... Başka bir numarası yoktur Sait Faik'in...' Bu cümleyi sarf eden bir edebiyat adamının başka bir gün 'Öykü bitti efendi, artık öykücü çıkmıyor...' diye şikayet ettiğine kalıbımı basarım. Halbuki o lafı ettikten sonra bunun için şikayetçi olmaması gerekirdi. Basit bir bakış açısıyla sadece 'Kalorifer ve Bahar' hikayesi bile Sait Faik'i usta hikayeciler arasına koymaya yeter. O pikniğe giden çocukların neden Tanpınar değil de Sait Faik okuduklarını sözümona araştırmacımız hiç düşünmüş müdür acaba?

Türkiye'de edebiyatla uğraşan insanlar oyun bahçesini başkasına kaptırmak istemeyen çocuklar gibi, asık suratlı, jargon ve prensip meraklısı, ve bu lafı kullanmak istemiyorum ama git gide ukala olmaya başladılar. Yazarından yayıncısına, eleştirmeninden bilim adamına kadar... Bir kitabın, bir hikayenin ya da bir yazının ne kadar güzel yazıldığı umurlarında değil, onlar için önemli olan kendi kısır tartışmalarına malzeme olup olamayacağı. Bizim sevdiğimiz, okuduğumuz, günlük hayatımıza mal ettiğimiz edebiyatçıları yazardan şairden saymamaya kadar varıyor iş. Bin Sekiz Yüz bilmem kaç yılında Prusya'daki sosyo-ekonomik durum üzerine yazılan bir kitabı ballandıra ballandıra anlatıp, sırf normal okuyucu olarak görünmemek adına estetik olanı es geçmek... Portakal hakkında her şeyi bilip de tadına bakmazsanız neye yarar? Meyvayı yiyen onun tadını vitaminini alırken siz karnını fındık-fıstıkla doyurmaya çalışan bir adam durumuna düşersiniz. Elbette edebi eserde kültürel, bilimsel öğeler olacaktır, zaten düşünmek ya bir fikir ortaya atmak ya da bir fikri benimsemektir. Bütün kitaplar bundan bahseder ama bütün kitaplar bunun için yazılmaz.

Açıkçası kitapların neden toplumumuzdan aforoz edildiği konusunda düşünürken edebiyatçıların bu işin 'gülünü-dikenini' gözden kaçırmaya başladığını gözden kaçırmamak gerek. Böyle bir kıyaslama bile yanlış aslında ama insanlara bu şekilde sunulan bir edebiyatı gördükçe, Half-Life 2 oynayan adama hak vermekten kendimi alamıyorum....



meryemin yanağında tüy olmak

 

üstad sezaiden alıntı bir mısra

 

iffet,namus,sevda,kadın ve ilk aşk

 

anlamını kaybeden kavramlar;bulunulan mecra

 

 

meryem utanırdı bilse ve üstad yazmazdı şiir

 

biriktirdiğim hayaller,sevgi ve günahlarım etten kumbaramda

 

cehennem açmış kapıları, bağırıyor zebani; haydi  GİR

 

kumbaram,düzinlerce gül ve siyahi bedenim, hepsi aynı sırada

 

 

odada bir köşede, cehennem kokan ahir; sinmiş alışkanlıklara

 

kitaplarım,seccade ve bir kuytuda saklı yasak yayınlar

 

çöp kutusunda bir fotoğraf; kül ve ben karışmış kalabalıklara

 

ve anlaşıldı gerilla mantığı aşkın; ahire kurulmuş dudaktan mayınlar

 

 



Nesrettim şimdiye kadar kelimeleri manzumdan uzak

 

Ahenge emanetti noktalı virgülden sonrası

 

Kafiye koydum sensiz sohbetlere, mısralara bir bak

 

Gerekiyor mu ısrarla birinin kaybetmekten korkması

 

 

Korku; it gibi, zekeratta hasta gibi, tasvir bu ya

 

Kum, kalem, ecel, terlemiş parmaklar ve yağlı urgan

 

Vuslat, tebessüm, sen ve yasemine sinmiş destelerce fulya

 

Ben; iki mısra önceki kelimeleri kaynaştırmaya korkan

 

 

Damla damla çiğ olsam her yaprağında

 

Sabaha ermemeye razı sudan beden

 

Ben irkilsem sen Allaha her taptığında

 

Sorsam, allahım, ayrılık, bu ayrılık, neden

 

 

Okuyan anladı, kaybedilen gülcede bir gül

 

Gülce; peygamber kokusunun duaya sindiği yer

 

Sabah ve çiğ, çiğ ve sen, sen ve ben;cehennem ve kül

 

Sabah güneşi; kuruyan çiğ ve sonunda kaybolan şer

 

 

Şer; esmer, ıslak, tuhaf ama samimiyetle aşık

 

Gül; kırmızı, temiz, yaprak yeşil ve toprak kara

 

Ben bir çiğim, ömrüm; imsak ile güneş arasına sıkışık

 

Gece zihnim, sabah gerçek; ruh senin, beden mahkum uzaklara

 

 


1

O'NA

09.05.2008

 
YAĞMUR
 
Vareden'in adıyla insanlığa inen Nur
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat
En müstesna doğuşa hamiledir kainat

Yıllardır bozu bulanık suları yudumladım
Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Hasretin alev alev içime bir an düştü
Değişti hayel köşküm, gözümde viran düştü
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi'nin
Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin
Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
Evlerin arasına dikilir yesil bayrak
Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak

Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım
Heyûla, bir ağ gibi ördü rüyalarımı
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım.........

Nurullah Genç


- Abi bak bunu siliyorum buradan?

-İyi, n'aparsan yap...

Eski zamanlar... Hani hayallerin boyumuzu geçtiği o zamanlar... Okullar kapanmış, sıcağa isim bulmakta zorlanıyoruz... Tozdan ve kutu kola asidinden bunalmış bir salon. Sağda solda sayfaları açık kitaplar,yarım bırakılmış hikayeler...Kimin saati daha ağır işliyor belli değil...

Arabayı yıkarken teybini açıp bangır bangır bağırtan megaloman taşıt sahipleri bile fiesta yaparken kötü bir yerde 'save' edilmiş bir oyun gibidir hayat...

- Sen orda yanlış yaptın abi, gidip en azından bir konuşacaktın...

-??!!

Gidip en azından bir konuşmak... Bu son derece sinir bozucu bir cümledir, o yüzden insan gidip en azından bir kez konuşmadığı şeyleri düşünmekten kurtulabilmek için kafasını meşgul edecek başka bir uğraşa yönelmelidir... Bu konuşulmayan şey bir kız da olabilir, öğrenci işleri de, anlayışsız bir dükkan sahibi de; hayatta en azından bir kere konuşulması gereken çok şey vardır...

Yaz mayıs ayında cepten yer, haziranda mesaiye başlar ve doğrusu çok sıkı çalışır. Yazın aylaklık eden boş vakit sahipleri ise tam tersi bir tutum sergilerler, şimdi gündemde sadece, yüzlerce şey deneyip hiçbir şey almayan müşkülpesent müşteriler gibi, kelimelerini bir türlü hallerine yakıştıramadıkları şiirler kalmıştır...

Kimse ortada yokken, suçluluk duygusunun daha az, kişisel gururunun daha yüksek olduğu zamanlarda, kahramanımız kitap, defter ve albüm karıştırmakta iken, kazara bir plaj şarkısı duyarak bütün iklimi değişir. Yaşanmamış bir hatıradır bu belki, Ege'nin tuzuna, Akdeniz'in meltemine hiç bulaşmamış bir resimdir. Birlikte oturulmuş bir ağaç gölgesidir belki, ya da sadece nefsimizin bize oynadığı, efsunlu hayallerin içimizdeki gerçekle kesiştiği ufak bir pişmanlık anıdır, oraya hiç gidilmeyecek, o şarkı hiç söylenmeyecek, o ağaç bulunmayacak ve o hiç özlenmeyecektir...

- Ama, bunu ben yaşamış olsaydım, bana çok yakışırdı... der kahramanımız ve harareti kesmek için bilenen en geleneksel yöntem olan çaya başvurmak için mutfağa gider.

Başından kalktığı defterde, zeytin kokulu muhteşem bir hikaye buğulanırken uzaklardan birisi seslenir:

- Sileyim mi abi bunu da?

- Sil...

(Nisan 2008)



Herşey çok daha büyük bir kitabın mukaddimesi gibi geliyor, elime kalemi her aldığımda, yine bomboş kalmış bir yığın sayfanın fidyesini veriyorum. Mevsim, uykusunu alamamış bir peri kızı gibi dünyayı dağınık saçlarının arasından seçmeye çalışıyor.

Üstünden bastırdığında yanlarından hava kaçıran torba misali günler takvimi beğenmemişçesine avuçlarıma dökülüyor. Bu uykulu uzlet sabahlarında kendimi evden dışarı atıp, yolda bozuk para arar gibi kaybettiğim aşk ve şevk nüvesinden bir parça bulmak için dolanıp duruyorum. Hafif bir meltem altında genişleyen, lavanta kokulu isimsiz sokaklardan bile geçtim. Sonra umutsuz, döndüm. Kimsenin ruhuna kanca atıp kaçak bir akım sağlayacak kadar cesur değilim inan...

Böyleyken pinekledim. Birtakım kötü filmler seyrettim. Bazı güzel kitaplar okudum. Sorsaydın bana hepsinin isimlerini söylerdim. Sadece isimlerini değil, hani sanat eserlerini nasıl hazmetmemiz gerektiğini öğreten kitaplarda yazdığı gibi yapıp benim için ne ifade ettiğini de söylerdim onların... Sen, lütfen de olsa, gülümseyerek dinlerdin beni, aklın kim bilir hangi renkte, gözlerinde tefsirini yapamadığım tutkular...

Saçımı yana taramıyorum, blue jean dergisi de okumuyorum daha da öte - çok şükür demek lazım - o jargonu da bilmiyorum. Buna rağmen telaşlıyım, şimdi yine beni romantik olmakla suçlayacaksın, hani eskiden küçük davranışlarından büyük hükümler çıkardığım zamanlarda yaptığın gibi... Ama yalan değil, şu anda parklarda yarı baygın dolaşan aşıklar da aynı şeyi yapmıyorlar mı?

Kaçıncı önsözü oldu bu malum kitabın, söyle, bu söz tezgahının yorgun sahibi, bamteline dokunmakta hala kifayetsiz mi?

(Mart 2008 - Kozyatağı)



YUSUF İLE ZÜLEYHA

kalbin üzerinde titreyen hüzün...

 

 Ben uzun süre önce kitap okumayı bırakmıştım ama bunun nedenini,niyesini,niçinini hiçbir zaman bilemedim...ama buna bir şekilde dur demeliydim ve geçtiğimiz sömestre tatilinde eniştemin kütüphanesinde Nazan Bekiroğlu'nun YUSUF İLE ZÜLEYHA adlı eserini gördüm ve bir anda tekrardan kitap okuyasım geldi...Bunun üstüne beni bu kitapı okumam konusunda üsteleyen ve sevk eden olaylar silsilesi de birbirini izleyince.Artık bu kitapı okumam kacınılmaz olmutu.Bu konuda bana bu kitabı tavsiye eden ablama ve ankaradaki mülkiyeli arkadasım merve'ye tesekkür etmeden edemeyeceğim..tabi bu kitabı Merveyle birlikte aynı zamanda okuduk ama bloga yazmak daha anca  nasip oldu.Ve ne yalan söyleyeyim kitabıda cok begendim...hepinize tavsiye ederim.muhakkak okunulması gereken kitaplar içinde ama tabi kitap okuma zevki göreceli bir kavram bu konuda herkes aynı zevkleri paylaşmayabilir.ama ben yinede benim gibi bir gurmeyle aynı damak tadına sahip olduguna inandığım sevgili okurlarıma burdan siddetle okumayı tavsiye ediyorum..hadi ne duruyorsunuz okuyun gari :)

bide bir üzüntüm var tabi böyle bir kitabı anca 10.baskısında okumak kada bir gec kalınmıslıgın üzüntüsü bu...ama yinede sağlık olsun..

ve şimdi kitabın girişinden bir bölüm paylaşayım sizlerle..

....

“Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.”
A’raf, 176

Bismihû.
Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.
Önce söz vardı, hayat sonradan geldi.
Önce çile vardı ihsan arkadan geldi.
Önce iştiyak, arkadan sebat geldi.

Sözün yaratılışı Züleyha’nın yaradılışından evveldi. Âdam, ki ona bütün isimler öğretildi. Yûsuf’un kaderi Züleyha’ya tecelli. Züleyha’nın kaderi Yûsuf’a tecelli. Kuyu. Zindan. Kuyu. Zindan. Önce çile arkadan ihsan. Züleyha vazgeçti mi maşukundan?

Mülk gibi söz de, ne senin ne benim.
Cümle gibi aşk da ne senin ne benim.
Söz de,
aşk da,
ne benim ne senin.
Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya,
ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut,
mayıs gülü,
ışıklı nisan yağmuru
ne kadar Allah’tansa,
mülk gibi söz de ve aşk da
O’ndan.

“Sen” tahtına yazıcı kimi oturtsan da,
beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,
hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında, “gönül tahtına O’ndan özge sultan” olmuyor.
Değil mi ki her şey O’ndan,
gidecek yer yok O’ndan başka. Gelinen yer yok O’ndan başka.

İnsan o ki, O’ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icrabı, O’ndan başkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı.Daha fazla...

Işık ki tek kaynaktan dağılır, ışığı yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır. Her şeyin O’ndan olması, ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O’ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder.

Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz. Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda O’ndan başkasını sevdiğini zannedebilir :

Bir çiçeği, bir kuşu,
denizi, yağmuru,
gökyüzünü, yazıyı,
yazıyı yazanı, kalemi tutanı,
bir yaratılmışı hasılı.

Söz gelimi Leylâ Mecnun’u, Şirin Ferhâd’ı, Züleyha Yûsuf’u sevdiğini zannedebilir.

Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.

Çünkü ışığın kaynağı tektir ve kim aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?

Her aşk O’na çıkar sonunda, O’ndan başkasını sevmek imkânsız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir.

Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek. İstese de insan O’ndan özgeyi sevme şansı yok. Şans sözcüğü yok lügatlerde bundan böyle. O’ndan özgeyi sevme ihtimali yok. Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibaret.

Küçük bir biliş farkı.
Mülk gibi aşk da Allah’tan.
Ruhun da O, kalbin de O, aklın da O.
Tenin de O, canın da O, cismin de O.

Ve aradan perdeleri kaldırarak O’nu bilmek olarak tanımlanan şey, bu seyr ü sefer, sadece O’nu bilmeyi bilmenin sancısından ibaret.

Sevginin yanılgısı yok. Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek. Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi.

Züleyha ki Yûsuf’u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını bildi, Yûsuf’u değil, Yûsuf’ta tecellâ eden nuru sevdiğini fark etti. Yûsuf da, ki rüyasında güneş, ay ve on bir yıldız ona secde etmişti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmişti, önce aşkın kaynağını bildi sonra nurun Züleyha sûretinde tecellâ ettiğini fark etti. Biri sûretten nura yükselirken diğeri nurun sûrette tecellâ ettiğini idrak etti.

İşte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kader, Yûsuf’un mu, Yakub’un mu, yoksa Züleyha’nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.

Söylenmemiş Mesnevi kalmadı yer yüzünde. Her Yûsuf u Züleyha, bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu nasıl mazmun diyor ya, kalbi dipsiz derinliklerde çoğalan Fuzuli, Farsça Divan’ının önsözünde, yani ki Mukaddime’sinde. Hiç kullanılmamış, diye kaldırıp atıyor ya bir imgeyi uykusuz kaldığı gecelerin sabaha değdiği yerde. Sonra aynı gecelerin aynı sabahlara değdiği yerde, bu kez, bu nasıl mazmun, diye yırtıyor ya kullanılmış olan bir başka mazmunu. Hem bilinen hem bilinmeyen, hem kullanılmış bir imge hem kullanılmamış bir imge; böyle olmalı ki sözün hükmü tam olsun. Eski zincire bağlanan bir halka, ama yeni, böyle olsun ki zincir kuvvetli olsun.

Her Yûsuf u Züleyha bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu da öyle. Ayna aynı, kitap farklı.

Şiir :
Bu kez birkaç kitap
yine aynı ayna
ve birkaç ruh
hepsinin içinde mevcûd
züleyha’nın acısı acının Züleyha’sı
(Ayşegül Kösa)

Bismihû.
Esirge ve bağışla.
Öptüm kitapların üzerindeki Kitâb’ı, öptüm ve koydum alnıma.

Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milâttan sonra, aylardan Nisandı. Bir mumun ışığında bir rüzgâr titriyorken. Ve bir hattat nefesinin, bir mumun alevini bile titretmemesi gerekiyorken, sürgün düştüğüm zamanlarda ben kalbimi çatlatan nefesi salıverdim.

Ben: Yazıcı. Kalbim çatladığında tanığım su kıyısında bir kavak ağacıydı.

İlk sözcükler mürekkebi mor kalemimin ucundan dökülürken, Ayasofya’da Topkandilin altında değil idiysem de Hamdullah Hamdi Hazretleri gibi (rahmet onun ve bütün Yûsuf u Züleyha yazıcılarının üstüne olsun), ben de suyun kıyısındaki kente kendimce bir Ayasofya’daydım. Uyanıklığım, rüyaları yorumlayacak Yûsuf’un uyanıklığından farklıydı elbet ama ben de gecenin saat sıfır üçlerinde daima uyanıktım.

YÛSUF ile ZÜLEYHA
kalbin üzerinde titreyen hüzün
Nazan BEKİROĞLU
Timaş Yayınları



Şubat ayının başlarında arkadaşlarla muhabbet ederken kendi aramızda bir kitap etkinliği yapmaya karar verdik. Her ay bir tap belirleyip,belli zaman dilimi içinde onu okuyup,belli bir günde buluşup kitabı konuşacaktık. Okuyacağımız kitap türü olarak biblografyaya karar verildi ve bu bağlamda sevgili Beşir Ayvazoğlu ustamızın "1924-Bir Fotoğrafın Uzun Hikayes" adlı harika kitabı kararlaştırıldı.
Yarın akşam(aslında bu akşam yani 1mart) kitabımızı konuşacağımız gece:) ben de sizlerle de paylaşmak istedim. Kitabın kısaca tanımıtı şöyle:

İlk kez yayınlanan belge bilgi ve fotoğraflarla ,

Abdülhak Hâmid, Mehmed Âkif, Süleyman Nazif, Cenab Şahabeddin, Sami Paşazâde Sezai ve Midhat Cemal Kuntay'ı mevsim çiçekleriyle bezeli mükellef bir yemek masasında gösteren ünlü bir fotoğraf vardır. Bu fotoğrafın âdeta içine girerek davetin verildiği Mısır Apartmanı'nın kapısından 1924 yılına çıkan Beşir Ayvazoğlu, elinizdeki kitapta, Mehmed Âkif'i merkeze alarak, söz konusu davetin sebebini, nerede ve niçin verildiğini, karede yer alan şair ve yazarların birbirleriyle ilişkilerini, o günlerde yaşadıkları dramları, henüz ilân edilmiş olan Cumhuriyet'in hayatlarına nasıl yansıdığını anlatıyor. Karede görünmeseler de, fotoğrafın içine girildiğinde hemen karşılaşılan Faruk Nafiz Çamlıbel, Abbas Halim Paşa ve Fuad Şemsi İnan gibi renkli şahsiyetlerin de yer aldıkları bu kitap, kültür ve edebiyat tarihimizin bazı karanlık noktalarına ışık tutuyor.
****
Okumaya meraklı olanlara kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitap...

Tam da kitabımı okuyup bitirmenin zevkine vardığım akşamların birinde Üsküdar Belediyesinin Altunzade Kültür Merkezinde düzenlediği "Sanat Hayatının 40.yılında Beşir Ayvazoğlu" adlı bir program düzenledi.
O akşamın ikindisinde patronum canım kardeşim Sinan'la buluştuk Üskadar'da:) Akşama kadar takıldık öyle abla kardeş. Sözüm ona bize eşlik edecek başka arkadaşlarda vardı ama sağolsunlar satış olayına çıkmışlar..
Bütün arkadaşlar ve ailemle birlikte o akşam oradaydım. Kitabımı imzalattım Beşir Hocama:) Hayatımın ennn güzel gecelerinden biriydi. Gecenin tanıtımı gazete ve radyolarda da yapılmıştı zaten. Hatta TRT canlı yayın yaptı AKM'den.

Hocayı anlatmak için dostları bir panel hazırlamıştı. Oturumu İskender Pala yönetti. Prof Dr. İsmail Kara,Prof Dr. Ali Birinci,Prof.Dr.Fatih Andı, Selim İleri,Mustağa Armağan hocayı bilinmeyen yönleriyle anlattılar.
Beşir Hoca hayatımda gördügüm en zarif,kibar,şık,bilgili,kültürlü vs..... ender insanlardan biriydi..
Rabbim kalemine kuvvet,zihnine açıklık versin de daha çok şeyler yazsın:)

 1 2 3 >