"Muhterem cemaat saflarınızı sık ve düzgün tutun,boş yerleri doldurmadan yazıya başlamayın,lütfen yazıyı okumadan önce  cep telefonlarınızı kapatın,Allah'ın rahmeti üzerinize olsun."



"Bir yıl önce bu zamanlar ne yapıyordum?" diye soruyordum kendime.Koskoca bir yıl geçmiş.Yok yok,zaman su gibi akıp geçiyor gibi dillerden dile dolanan laçkalaşmış deyimi kullanmayacağım.Aksine, bir yılı nasıl bin bir zorlukla doldurduğumu bir ben bilirim.2007 başında görev yerime ilk ayak basışımdan sonra içinde bulunduğum diyalogların çoğu birbirine benziyordu:

-Hoşgeldiniiiz...

-Yeni gelen hoca siz misiniz?(Tabi beni değil,beni, camiye namaz kılmak maksadıyla ilk kez ayak bastığım 4 yaşımdan bu yana destekleyen,bana rehber olan hocamı kastederek)

-Hayır,yeni hocanız bu delikanlı.

-Öyle miiii?Maaşallah çok gençmiş bee!

 Sonra göreve başladıktan sonra geçen bir kaç hafta sonrası bir çay ocağında, (Beni oralarda hiç görmemiş olmaktan ve biraz da meraktan olacak) bir ihtiyarın sorusuna muhatap oluşum ve uzayan diyalog:

-Asker misin sen delikanlı?
-Yok,hocaymışım,öyle diyolar?
-Hangi okulda?
-Okul mu?
-Ne öğretmenisin sen?
-Hımm,ne öğretmemi istersin?
-Vallaa ne bileyim öğret işte birşeyler.Bizim gibi cahil kalmasın çocuklar.Nerelisin sen Hoca?

-Ordu,Fatsalıyım.Ama doğma büyüme İstanbulluyum.

-E o zaman niye Fatsalıyım diyorsun,İstanbulluyum desene.

 Ona,İstanbul'da öyle birşey desem herkesin benimle kafa bulacağını,"Yapma yaa!" diyerek güleceğini anlatmaya çalışmam uzun süreceğinden,"Haklısın" demekle yetinmiştim sonra.

 En çok tekrarladığım  ve her seferinde nasıl becerebildiğime hayret ettiğim fiil,  "Hocam buyur bir çay içelim"davetlerinin hepsine her defasında farklı bir mazeret bularak,usulca sıvışmaktı.Hayır, çayı severim.Ama küçük çay bardağında çay içmek,sürükleyici bir filmin,ya da kıran kırana geçen bir maçın ilk 15 dakikasını izleyip kalkmaktan farksız benim için.Porselen,içine biraz gayret edersem  benim de sığabileceğim devasa bir kupa içerisinde sıcacık  bekleyen ve çok da demli olmayan bir çayı yudumlayışım,hele bir de havanın soğuk olmasından dolayı verdiğim nefesin dumanı, çayın dumanını da alıp birlikte gökyüzüne doğru yükselirken  bana "Biz attaaya gidiyoruz" diyorsa, o anki hissettiklerim,geçmişi yad edip "Nerede o eski günler?" diye hayıflanırken, özlenen kareler içerisinde başarıyla yerini alan bir anı olmayı çoktan haketmiştir bile.
 Tabi bir de:"Alıştınız mı hocam buralara?" sorusuna daha önce nezaketten ötürü birçok   kez sıkmış olduğum "Tabi alıştım canım,çok güzel bir yer burası" palavrasını bir kez daha sıkacak olmamın lakaytlığı, soruyu cevaplamak zorunluluğumun vereceği sıkıntı,beni türlü mazeretler bulmaya sevkediyordu.   Aradan geçen bir yıla rağmen hala aynı soruya muhatap olmak,anormalliğin soruyu soran şahısta mı yoksa bende mi olduğu konusunda beni ciddi araştırmaya sevkediyor.Acaba "Alışamadım,hem de hiç..." diye cevap versem,durumumda bir değişme mi olacak diye düşünmeden de edemiyorum. Araştırmalarımın beni, bu sorunun sırf muhabbete zemin hazırlamak maksadıyla sorulduğu sonucuna götüreceği  hissi var içimde.
 
İşte yazıyı da yarıda kesiyorum.Benim bir çay içmem lazım şimdi.Suçlu tamamen benim."Eşeğin aklına karpuz kabuğunu getirme." diye boşuna dememiş atalarımız.Şimdi çocuk olup  anneme  "Yaa banane çay istiyoruuuum!" desem ve ısrarlarım sonucunda arkamdan fırlatılan bir terlik beni ıskalayarak geçse ne güzel olurdu değil mi?