Herşey çok daha büyük bir kitabın mukaddimesi gibi geliyor, elime kalemi her aldığımda, yine bomboş kalmış bir yığın sayfanın fidyesini veriyorum. Mevsim, uykusunu alamamış bir peri kızı gibi dünyayı dağınık saçlarının arasından seçmeye çalışıyor.

Üstünden bastırdığında yanlarından hava kaçıran torba misali günler takvimi beğenmemişçesine avuçlarıma dökülüyor. Bu uykulu uzlet sabahlarında kendimi evden dışarı atıp, yolda bozuk para arar gibi kaybettiğim aşk ve şevk nüvesinden bir parça bulmak için dolanıp duruyorum. Hafif bir meltem altında genişleyen, lavanta kokulu isimsiz sokaklardan bile geçtim. Sonra umutsuz, döndüm. Kimsenin ruhuna kanca atıp kaçak bir akım sağlayacak kadar cesur değilim inan...

Böyleyken pinekledim. Birtakım kötü filmler seyrettim. Bazı güzel kitaplar okudum. Sorsaydın bana hepsinin isimlerini söylerdim. Sadece isimlerini değil, hani sanat eserlerini nasıl hazmetmemiz gerektiğini öğreten kitaplarda yazdığı gibi yapıp benim için ne ifade ettiğini de söylerdim onların... Sen, lütfen de olsa, gülümseyerek dinlerdin beni, aklın kim bilir hangi renkte, gözlerinde tefsirini yapamadığım tutkular...

Saçımı yana taramıyorum, blue jean dergisi de okumuyorum daha da öte - çok şükür demek lazım - o jargonu da bilmiyorum. Buna rağmen telaşlıyım, şimdi yine beni romantik olmakla suçlayacaksın, hani eskiden küçük davranışlarından büyük hükümler çıkardığım zamanlarda yaptığın gibi... Ama yalan değil, şu anda parklarda yarı baygın dolaşan aşıklar da aynı şeyi yapmıyorlar mı?

Kaçıncı önsözü oldu bu malum kitabın, söyle, bu söz tezgahının yorgun sahibi, bamteline dokunmakta hala kifayetsiz mi?

(Mart 2008 - Kozyatağı)