"islam" Etiketine Ait Ögeler
İslam Bilim Müzesi İstanbul’da açıldı. Prof. Dr. Fuat SEZGİN’in bu muhteşem projesi sonunda hayata geçirildi. Öncelikle bu projede emeği bulunan herkese en kalbi teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
Geçmişi hatırlamadan geleceğe kanatlanmak mümkün değil. İstikbal göklerde olduğu kadar köklerdedir de. Türk insanının köklerine ulaşmasını sağlayacak bu anlamlı çalışma, her yönden takdiri hak ediyor. Ancak geçmişteki mefahirle övünmek yeterli midir? Atalarımızın elimizden yitip gitmiş başarılarını hatırlamak bize ne kazandırır? Geleceğimiz de mazideki gibi muhteşem olabilecek mi? Bu gibi sorular, zihnimizi kurcalayıp duruyor.
İslam Bilim Müzesinin İstanbul’da kurulmuş olması güzel bir gelişme elbette.
Müslümanların dünya biliminin gelişmesi için sağladıkları katkılar, bilhassa Avrupalı bilim çevreleri tarafından unutulmuş ya da bilinçli bir şekilde unutturulmuştu. Zira İslam’ın bilim anlayışı, her ne kadar amprik (deneysel) bilgiyi önemsiyorsa da ilahi olanla barışıktı. İnanç ve bilim birbirinden ayrışık değildi. Bilim, Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının
anlaşılması için bir fırsattı. İbn-i Sina da, İbn-i Rüşt de, Fârabi de bu gerçeğe inanıyordu. İslam medeniyetinin bilim anlayışını asıl farklı kılan, işte bu bakış açısıdır.
Avrupa’da ise bilimsel düşüncenin serüveni oldukça farklı bir seyir takip etmiştir. Avrupalı, bilimle uzlaşabilmek için diniyle, Kilisesiyle kavga etmek zorunda kalmıştır. Kuşların havada nasıl uçtuğuna dikkat çeken, anne karnındaki bebeğin bütün oluşum safhalarından bahseden, pek çok ayetinde rüzgârın, yağmurun, denizlerin, göklerin bilimsel sırlarına işaret eden Kur’an-ı Kerim’in, “akıl etmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?” vb. ikazlarıyla en azından günde beş vakit muhatap olan Müslüman, elbette bilimle barışık olacaktı. Hıristiyan için bilim ve mantık ne kadar dinden uzaklaşma sebebi olarak görülüyorsa, Müslüman için de o kadar Allah’ı tanıma (Marifetullah), O’nu sevme (Muhabbetullah) vesilesi olarak kabul ediliyordu.
Avrupalı Hıristiyanlar, naklin akıldan, mantıktan üstün olduğunu kabul ederler. Hatta Teslis (Üçleme) akidesi gibi mantık dışı inanışların izahı kendilerinden istenildiğinde verdikleri en güçlü cevap yine İncil’dendir. Bu gibi cevaplarda hiçbir mantıksal izah armaya gerek yoktur. “Çünkü Tanrı'nın "saçmalığı" insan bilgeliğinden daha üstün, Tanrı'nın "zayıflığı" insan gücünden daha güçlüdür.” (Korintliler 1-25)
Tanrı’ya ait olduğu inanılan bir saçmalığın, insan bilgeliğinden daha üstün olduğunu savunan bir inancın herhalde bilimle dostça yaşaması beklenemezdi. İşte sırf bu gibi inançların saikasıyla Ortaçağ’da Kilise, Müslümanların eserlerinin etkisiyle bilimsel araştırmalara girişen Hıristiyan bilim adamlarını aforozdan, idam etmekten çekinmemiştir. Bugün Avrupalı bilim adamlarının neden inançtan kopuk olduğunu bu tarihi tecrübeler izah eder sanırım.
Elbette ki Hıristiyanlığın bilime bakış açısının İslam’a da genellenmesi büyük bir mantık cinayeti olacaktır ki, ülkemizde de, pek çok dünya ülkesinde olduğu gibi bu cinayet tekrar tekrar işlenmiştir. Avrupalı bilim adamlarını dinden soğutan temel önerme şuydu:
Hıristiyanlık (Kilise) bilimin gelişmesini engellemiştir.
İnsan, akıllı ve mantıklı bir varlıktır.
Akıllı ve mantıklı bir varlık olan insan, elbette bilime yönelecektir.
Kilise, bilimsel gelişmeyi engellediğine göre insanın fıtratına zıttır.
İnsanın fıtratına zıt bir inanış, insan için doğru, kesin ve kurtarıcı bir çözüm olamaz..
Haklı olarak zihinlerinde bu önermeleri geliştiren Avrupalı bilim adamları dinden yani Hıristiyanlıktan ve onun bütün değerlerinden soğudular, hatta nefret ettiler. Yanlış olansa şuydu. Bu mantıksal kabullerini bir din ve semavi inanç olduğu için İslam’a da teşmil ettiler. Yani önermelerini şöyle devam ettirdiler:
Hıristiyanlık bizim için en üstün inanç sistemiydi.
O inanç sisteminin bile insanlığın fıtratına uygun olmadığı ortaya çıkmıştır.
Buna göre diğer inanç sistemleri hayli hayli insan fıtratına ve aklına zıttır.
Elbette hemen anlaşılacağı gibi bu önermeler subjektif yargılardan kaynaklanan hataları da içinde barındırıyordu. Bir kere dünyanın büyük ve güçlü bir bölümü için en üstün inanç Hıristiyanlık değil, İslam’dı. Zira İslam, Hıristiyanlığın aslından uzaklaşmış esaslarını tamir etmek için gönderildiğini savunuyordu. İşte buradaki en büyük yanlış, Hıristiyanlıktan irtidat eden Avrupalı bilim adamlarının inancı terk etme gerekçelerini aslında Hıristiyanlıktan oldukça farklı olan diğer inanış sistemleri için de genellemeleri
olmuştu. Bir kere Hıristiyanlıktan dönmek için öne sürülen hiçbir gerekçe İslam dini için öne sürülemezdi.
Akıllı ve mantıklı bir varlık olan insan elbette bilime yönelecektir.
Kilise, bilimsel gelişmeyi engellediğine göre insanın fıtratına zıttır.
İnsanın fıtratına zıt bir inanış, insan için doğru, kesin ve kurtarıcı bir çözüm olamaz..
Şeklinde ifade edilebilecek önermeler İslam için oluşturulduğunda anlamsızlaşıyordu. Nietzsche de bu gerçeği fark edenlerin en başında geliyordu. Hazırladığı yasaların birinci maddesi oldukça açıktır
“Madde bir- Doğaya her türden aykırılık, günahtır.”(Anti-Christ-Deccal sh. 100) Aynı kitabın 94. Sayfasında ise şunları diyordu Nietzsche: “Müslümanlık Hıristiyanlığı hor görüyorsa, bin kez haklıdır…” “Hıristiyanlık bizi antik kültürün mirasından etti, daha sonra da bir kez daha, Müslüman kültürün mirasından etti”
Görüldüğü gibi İslam ve Hıristiyanlık doğayı, nesneleri anlamlandırma konusunda birbirinden oldukça farklı yollara sahip. Hıristiyan bakış açısı metafizikle (çoğu zaman batıl inanışlarla) hakikati içi içe geçirir. Tanrı ve İsa’yı iç içe geçirdiği gibi. Hıristiyanlık inanışında Şeytan insan şekline girebilir. Orta Çağ’da Cadı Avı kutsal başlığı altında katledilen masum kadın ve kızların âhları hâla yüreklerimizi dağlar. Yani bu inanışa
göre gerçeklik asla kesin değildir. Her an her yerde vampirler, canavarlar ortaya çıkabilir. Haç ya da sarımsak bile çoğu zaman işimizi görmez. Kurbanlar acı bir sonla yok edilir. Hıristiyanlıktaki bu gibi inanışların Müslüman toplumlara yansımaları olmakla birlikte İslam’da durum böyle değildir. Kur’an kâinatı olduğu gibi tasvir eder. Herkes kendi işini yapmaktadır. Melekler, cinler, şeytanlar vardır ve haktır. Ancak onların boyutları farklı bir boyuttur ve Allah onların insanlara zarar vermesini yasaklamıştır. Zerreler, gezegenler, kuşlar ve diğer bütün canlılar Allah’ın emirlerine itaatkârdır. Manevi varlıkların zararları
manevidir. Bütün varlıklar aslında Allah’ın isimlerinin yansımalarından ibarettir. Zaten insana taşıyamayacağı hiçbir yük de yüklenmez. Hiçbir şey başı boş değildir. Hz. Muhammed’in mucizesi kendine ait değildir. Onu Allah yapmaktadır. Hatta insanların ürettikleri giysileri ve diğer aletleri de Allah yapmıştır.
Bu durumda insan derin bir güven duygusu içine girer. Devamlı şüphe ve korku içinde yaşamaktan kurtulur. Bütün dizginler, her yerde hazır ve nazır olan Allah’ın elindedir. Onu bulan bütün dertlerinden ve sıkıntılarından kurtulur. Ne haça, ne sarımsağa, ne Kiliseye ne de başka bir aracıya ihtiyaç vardır. Sıkıntı anında her nerede olunursa olunsun Allah’a samimi olarak yönelmek yeterlidir.
İslam mantıkla ve bilimle özünde uyumlu, Kilise ise mantık ve bilimle cevherinde kavga halinde görünüyor.
İslam’ın doğmasıyla birlikte birkaç yüz yıl içersinde Müslümanların bilim ve hikmeti olabildiğince yüceltmeleri, en önemli keşifleri yapmaları bu gerçeği ispatlıyor. Hıristiyan dünyanın bilimle uzlaşması ise ancak onunla binlerce yıl süresince ettiği kavgaların ardından gerçekleşmiştir. Bu uzlaşmanın ardında, bilimle özdeşleşmiş Müslüman dünya ile yarışma kaygısı da yok değildir. Doğduğu gibi bilimi kucaklayan bir din, başka gelişmelerin zorlamasıyla zoraki bir tercihle bilimle barışmış bir din…
Bugün Hıristiyanlık tarihteki Müslüman bilginlerin teoloji görüşlerinin yanı sıra, felsefi ve dini savlarının etkisinde kalmış görünüyor. İbn-i Sina’nın, İbn-i Rüşt’ün ve diğerlerinin Hıristiyanlık teolojisine yaptığı katkıları kimse görmezden gelmemelidir. Bugün, vaftiz edilmeden ölen çocukların günahsız olduğunu dolayısıyla cennete gidebileceğini söyleyen Kilise, bunca bin yıl sonra İslam dininin işaret ettiği noktaya gelmiş oldu. “Birbirinizi Rab edinmeyin” diye emreden Kur’an, Ruhbanlık sisteminin çöküşünde,
etkisizleşmesinde az mı etki sahibidir? Hatta bugün Hıristiyanların zihinlerinde canlandırdıkları Cennet ve Cehennem tasvirleri ne İncil’de, ne de Eski Ahid’de bu denli tefarruatlıdır. Hıristiyanların zihinlerinde canlandırdıkları cennet ve cehennem yaşantılarının en azından onda altısı Kur’an-ı Kerim kaynaklıdır. Hz. İsa’nın insan olduğu, teslis inancının yanlışlığı gibi konularda da elbet Hıristiyan dünya, Kur’an’ın dediği yere gelecektir. Çünkü o yer mantığın, doğanın ve bilimin sözünün geçtiği yerdir. Bu da Kur’an-ı Kerim’in apayrı bir mucizesi olmaktadır.
İstanbul’da açılışı gerçekleştirilen İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi, bütün bu iddialarımızı nesnel ölçütler ve deliller ışığında ispatlayan önemli bir merkezdir. Müslümanlar daha 7. ve 8. yüzyıllarda ilmi çalışmalara başlamışlardı. 8. yüz yılda Halife Harun Reşid döneminde antik Yunanın ve diğer bazı medeniyetlerin felsefi, bilimsel metinleri süratli bir şekilde tercüme edilmişti. Bu çalışmalar Allah’ın rızasını kazanmak için yapılıyordu çünkü Hz. Muhammed’in “İlim Çin’de de olsa gidip, alın!” ve Kur’an-ı Kerim’in “Oku! Seni yaratan Rabbinin adıyla Oku!”, “Düşünmeyecek misiniz?” gibi nasihatleri; emirleri onları kamçılamış, adeta şahlandırmıştı. Onlar için ilim öğrenmek, tefekkür etmek diğer bütün nafile ibadetlerden daha hayırlı idi.
Bilime önem veren bu inanış, Hıristiyanlıkta olduğu gibi dine dışarıdan girmiş değildi aksine dinin tam da merkezinde, özündeydi. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri, Hz. Muhammed’in hadisleri bu gerçeği açıkça ortaya koymaktaydı.
Bugünse Müslümanlar dinin merkezinden yani özünden uzaklaştıkları için bilim ve hikmet arayışından da uzaklaşmış oldular. Dolayısıyla onların temsil ettikleri -ya da temsil etmeleri gereken- din de bilim karşıtı olarak algılandı. Halbuki çoğu zaman yan yana gördüğümüz nesneler, birbirlerinin sebebi ya da sonucu olmak zorunda değildir.
Yani ne çiçeğin üstünde gördüğümüz arı çiçeğin sonucudur, ne de o rengârenk çiçek arının bir ürünüdür. Müslümanlar, İslam çiçeğinin üzerindedirler ve bugünkü halleriyle çiçekle irtibatları konak-konar ya da kamuflaj-saklanan irtibatından öteye göçmez. İslam, kendi ayıplarımızı, eksikliklerimizi örtmek için çok güzel bir konaktır.
Halbuki arının, o renkli ve mis kokulu çiçeğin üstünde miskinlik etmekten öte vazifeleri vardır. Çiçekten bal toplayacaktır ve çiçeğin tenasülünün devamına, bekasına hizmet edecektir. Üzerine konduğu çiçeği sokmaya çalışması, çiçeği yok etmek istercesine iğnesini çiçeğin rengârenk yapraklarına zerk etmesi ise, çiçeğin değil arının sonu olacaktır. Bugünkü Müslümanların perişan hali İslam’ın değil, kendi tembelliklerinin vahim bir sonucudur. Üstelik farkında olmadan dinlerini tahrip etmekten de çekinmiyorlar.
Bu da onların sonu oluyor elbette. Arı yeniden vazife başına dönene kadar çiçeğin güzelliği anlaşılamayacaktır. Vızıltılarımızın ise hiçbir önemi yoktur. Çünkü ortada o çiçeğin güzelliğini gösterecek tatlı ve kokulu bir bal yoktur. Bu ise kesinlikle çiçeğin değil arının suçudur.
İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi ecdadımızın İslam çiçeğinden özümseyip ürettiği balların sergilendiği bir kovan gibi. Eserlerden anlıyoruz ki onlar, vazifelerini çok iyi yapmışlar. Ve yine eserlerin çeşitliliğinden, zenginliğinden anlıyoruz atalarımızın kondukları o rengârenk çiçek, tam bir bal deposu. Üstelik o güzel çiçeğin bekasını sağlamak adına ellerinden geleni yapmışlar ki bugün o hoş çiçeğin tohumları bizim yüreklerimize kadar ulaşmış durumda. Şimdi diğer bütün soruları bir kenara bırakarak çok önemli bir soruya
cevap vermemizin zamanı geldi:
Günümüzde İslam çiçeğinden bal üretilmiyor ya da oldukça az üretiliyor olması, o rengârenk ve hoş kokulu çiçeğin suçu mudur yoksa bazı tembel; tahripkâr arıların mı? Bu sorunun cevabını mutlaka vermeliyiz arı kardeşlerim, mutlaka!
Geçmişi hatırlamadan geleceğe kanatlanmak mümkün değil. İstikbal göklerde olduğu kadar köklerdedir de. Türk insanının köklerine ulaşmasını sağlayacak bu anlamlı çalışma, her yönden takdiri hak ediyor. Ancak geçmişteki mefahirle övünmek yeterli midir? Atalarımızın elimizden yitip gitmiş başarılarını hatırlamak bize ne kazandırır? Geleceğimiz de mazideki gibi muhteşem olabilecek mi? Bu gibi sorular, zihnimizi kurcalayıp duruyor.
İslam Bilim Müzesinin İstanbul’da kurulmuş olması güzel bir gelişme elbette.
Müslümanların dünya biliminin gelişmesi için sağladıkları katkılar, bilhassa Avrupalı bilim çevreleri tarafından unutulmuş ya da bilinçli bir şekilde unutturulmuştu. Zira İslam’ın bilim anlayışı, her ne kadar amprik (deneysel) bilgiyi önemsiyorsa da ilahi olanla barışıktı. İnanç ve bilim birbirinden ayrışık değildi. Bilim, Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının
anlaşılması için bir fırsattı. İbn-i Sina da, İbn-i Rüşt de, Fârabi de bu gerçeğe inanıyordu. İslam medeniyetinin bilim anlayışını asıl farklı kılan, işte bu bakış açısıdır.
Avrupa’da ise bilimsel düşüncenin serüveni oldukça farklı bir seyir takip etmiştir. Avrupalı, bilimle uzlaşabilmek için diniyle, Kilisesiyle kavga etmek zorunda kalmıştır. Kuşların havada nasıl uçtuğuna dikkat çeken, anne karnındaki bebeğin bütün oluşum safhalarından bahseden, pek çok ayetinde rüzgârın, yağmurun, denizlerin, göklerin bilimsel sırlarına işaret eden Kur’an-ı Kerim’in, “akıl etmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?” vb. ikazlarıyla en azından günde beş vakit muhatap olan Müslüman, elbette bilimle barışık olacaktı. Hıristiyan için bilim ve mantık ne kadar dinden uzaklaşma sebebi olarak görülüyorsa, Müslüman için de o kadar Allah’ı tanıma (Marifetullah), O’nu sevme (Muhabbetullah) vesilesi olarak kabul ediliyordu.
Avrupalı Hıristiyanlar, naklin akıldan, mantıktan üstün olduğunu kabul ederler. Hatta Teslis (Üçleme) akidesi gibi mantık dışı inanışların izahı kendilerinden istenildiğinde verdikleri en güçlü cevap yine İncil’dendir. Bu gibi cevaplarda hiçbir mantıksal izah armaya gerek yoktur. “Çünkü Tanrı'nın "saçmalığı" insan bilgeliğinden daha üstün, Tanrı'nın "zayıflığı" insan gücünden daha güçlüdür.” (Korintliler 1-25)
Tanrı’ya ait olduğu inanılan bir saçmalığın, insan bilgeliğinden daha üstün olduğunu savunan bir inancın herhalde bilimle dostça yaşaması beklenemezdi. İşte sırf bu gibi inançların saikasıyla Ortaçağ’da Kilise, Müslümanların eserlerinin etkisiyle bilimsel araştırmalara girişen Hıristiyan bilim adamlarını aforozdan, idam etmekten çekinmemiştir. Bugün Avrupalı bilim adamlarının neden inançtan kopuk olduğunu bu tarihi tecrübeler izah eder sanırım.
Elbette ki Hıristiyanlığın bilime bakış açısının İslam’a da genellenmesi büyük bir mantık cinayeti olacaktır ki, ülkemizde de, pek çok dünya ülkesinde olduğu gibi bu cinayet tekrar tekrar işlenmiştir. Avrupalı bilim adamlarını dinden soğutan temel önerme şuydu:
Hıristiyanlık (Kilise) bilimin gelişmesini engellemiştir.
İnsan, akıllı ve mantıklı bir varlıktır.
Akıllı ve mantıklı bir varlık olan insan, elbette bilime yönelecektir.
Kilise, bilimsel gelişmeyi engellediğine göre insanın fıtratına zıttır.
İnsanın fıtratına zıt bir inanış, insan için doğru, kesin ve kurtarıcı bir çözüm olamaz..
Haklı olarak zihinlerinde bu önermeleri geliştiren Avrupalı bilim adamları dinden yani Hıristiyanlıktan ve onun bütün değerlerinden soğudular, hatta nefret ettiler. Yanlış olansa şuydu. Bu mantıksal kabullerini bir din ve semavi inanç olduğu için İslam’a da teşmil ettiler. Yani önermelerini şöyle devam ettirdiler:
Hıristiyanlık bizim için en üstün inanç sistemiydi.
O inanç sisteminin bile insanlığın fıtratına uygun olmadığı ortaya çıkmıştır.
Buna göre diğer inanç sistemleri hayli hayli insan fıtratına ve aklına zıttır.
Elbette hemen anlaşılacağı gibi bu önermeler subjektif yargılardan kaynaklanan hataları da içinde barındırıyordu. Bir kere dünyanın büyük ve güçlü bir bölümü için en üstün inanç Hıristiyanlık değil, İslam’dı. Zira İslam, Hıristiyanlığın aslından uzaklaşmış esaslarını tamir etmek için gönderildiğini savunuyordu. İşte buradaki en büyük yanlış, Hıristiyanlıktan irtidat eden Avrupalı bilim adamlarının inancı terk etme gerekçelerini aslında Hıristiyanlıktan oldukça farklı olan diğer inanış sistemleri için de genellemeleri
olmuştu. Bir kere Hıristiyanlıktan dönmek için öne sürülen hiçbir gerekçe İslam dini için öne sürülemezdi.
Akıllı ve mantıklı bir varlık olan insan elbette bilime yönelecektir.
Kilise, bilimsel gelişmeyi engellediğine göre insanın fıtratına zıttır.
İnsanın fıtratına zıt bir inanış, insan için doğru, kesin ve kurtarıcı bir çözüm olamaz..
Şeklinde ifade edilebilecek önermeler İslam için oluşturulduğunda anlamsızlaşıyordu. Nietzsche de bu gerçeği fark edenlerin en başında geliyordu. Hazırladığı yasaların birinci maddesi oldukça açıktır
“Madde bir- Doğaya her türden aykırılık, günahtır.”(Anti-Christ-Deccal sh. 100) Aynı kitabın 94. Sayfasında ise şunları diyordu Nietzsche: “Müslümanlık Hıristiyanlığı hor görüyorsa, bin kez haklıdır…” “Hıristiyanlık bizi antik kültürün mirasından etti, daha sonra da bir kez daha, Müslüman kültürün mirasından etti”
Görüldüğü gibi İslam ve Hıristiyanlık doğayı, nesneleri anlamlandırma konusunda birbirinden oldukça farklı yollara sahip. Hıristiyan bakış açısı metafizikle (çoğu zaman batıl inanışlarla) hakikati içi içe geçirir. Tanrı ve İsa’yı iç içe geçirdiği gibi. Hıristiyanlık inanışında Şeytan insan şekline girebilir. Orta Çağ’da Cadı Avı kutsal başlığı altında katledilen masum kadın ve kızların âhları hâla yüreklerimizi dağlar. Yani bu inanışa
göre gerçeklik asla kesin değildir. Her an her yerde vampirler, canavarlar ortaya çıkabilir. Haç ya da sarımsak bile çoğu zaman işimizi görmez. Kurbanlar acı bir sonla yok edilir. Hıristiyanlıktaki bu gibi inanışların Müslüman toplumlara yansımaları olmakla birlikte İslam’da durum böyle değildir. Kur’an kâinatı olduğu gibi tasvir eder. Herkes kendi işini yapmaktadır. Melekler, cinler, şeytanlar vardır ve haktır. Ancak onların boyutları farklı bir boyuttur ve Allah onların insanlara zarar vermesini yasaklamıştır. Zerreler, gezegenler, kuşlar ve diğer bütün canlılar Allah’ın emirlerine itaatkârdır. Manevi varlıkların zararları
manevidir. Bütün varlıklar aslında Allah’ın isimlerinin yansımalarından ibarettir. Zaten insana taşıyamayacağı hiçbir yük de yüklenmez. Hiçbir şey başı boş değildir. Hz. Muhammed’in mucizesi kendine ait değildir. Onu Allah yapmaktadır. Hatta insanların ürettikleri giysileri ve diğer aletleri de Allah yapmıştır.
Bu durumda insan derin bir güven duygusu içine girer. Devamlı şüphe ve korku içinde yaşamaktan kurtulur. Bütün dizginler, her yerde hazır ve nazır olan Allah’ın elindedir. Onu bulan bütün dertlerinden ve sıkıntılarından kurtulur. Ne haça, ne sarımsağa, ne Kiliseye ne de başka bir aracıya ihtiyaç vardır. Sıkıntı anında her nerede olunursa olunsun Allah’a samimi olarak yönelmek yeterlidir.
İslam mantıkla ve bilimle özünde uyumlu, Kilise ise mantık ve bilimle cevherinde kavga halinde görünüyor.
İslam’ın doğmasıyla birlikte birkaç yüz yıl içersinde Müslümanların bilim ve hikmeti olabildiğince yüceltmeleri, en önemli keşifleri yapmaları bu gerçeği ispatlıyor. Hıristiyan dünyanın bilimle uzlaşması ise ancak onunla binlerce yıl süresince ettiği kavgaların ardından gerçekleşmiştir. Bu uzlaşmanın ardında, bilimle özdeşleşmiş Müslüman dünya ile yarışma kaygısı da yok değildir. Doğduğu gibi bilimi kucaklayan bir din, başka gelişmelerin zorlamasıyla zoraki bir tercihle bilimle barışmış bir din…
Bugün Hıristiyanlık tarihteki Müslüman bilginlerin teoloji görüşlerinin yanı sıra, felsefi ve dini savlarının etkisinde kalmış görünüyor. İbn-i Sina’nın, İbn-i Rüşt’ün ve diğerlerinin Hıristiyanlık teolojisine yaptığı katkıları kimse görmezden gelmemelidir. Bugün, vaftiz edilmeden ölen çocukların günahsız olduğunu dolayısıyla cennete gidebileceğini söyleyen Kilise, bunca bin yıl sonra İslam dininin işaret ettiği noktaya gelmiş oldu. “Birbirinizi Rab edinmeyin” diye emreden Kur’an, Ruhbanlık sisteminin çöküşünde,
etkisizleşmesinde az mı etki sahibidir? Hatta bugün Hıristiyanların zihinlerinde canlandırdıkları Cennet ve Cehennem tasvirleri ne İncil’de, ne de Eski Ahid’de bu denli tefarruatlıdır. Hıristiyanların zihinlerinde canlandırdıkları cennet ve cehennem yaşantılarının en azından onda altısı Kur’an-ı Kerim kaynaklıdır. Hz. İsa’nın insan olduğu, teslis inancının yanlışlığı gibi konularda da elbet Hıristiyan dünya, Kur’an’ın dediği yere gelecektir. Çünkü o yer mantığın, doğanın ve bilimin sözünün geçtiği yerdir. Bu da Kur’an-ı Kerim’in apayrı bir mucizesi olmaktadır.
İstanbul’da açılışı gerçekleştirilen İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi, bütün bu iddialarımızı nesnel ölçütler ve deliller ışığında ispatlayan önemli bir merkezdir. Müslümanlar daha 7. ve 8. yüzyıllarda ilmi çalışmalara başlamışlardı. 8. yüz yılda Halife Harun Reşid döneminde antik Yunanın ve diğer bazı medeniyetlerin felsefi, bilimsel metinleri süratli bir şekilde tercüme edilmişti. Bu çalışmalar Allah’ın rızasını kazanmak için yapılıyordu çünkü Hz. Muhammed’in “İlim Çin’de de olsa gidip, alın!” ve Kur’an-ı Kerim’in “Oku! Seni yaratan Rabbinin adıyla Oku!”, “Düşünmeyecek misiniz?” gibi nasihatleri; emirleri onları kamçılamış, adeta şahlandırmıştı. Onlar için ilim öğrenmek, tefekkür etmek diğer bütün nafile ibadetlerden daha hayırlı idi.
Bilime önem veren bu inanış, Hıristiyanlıkta olduğu gibi dine dışarıdan girmiş değildi aksine dinin tam da merkezinde, özündeydi. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri, Hz. Muhammed’in hadisleri bu gerçeği açıkça ortaya koymaktaydı.
Bugünse Müslümanlar dinin merkezinden yani özünden uzaklaştıkları için bilim ve hikmet arayışından da uzaklaşmış oldular. Dolayısıyla onların temsil ettikleri -ya da temsil etmeleri gereken- din de bilim karşıtı olarak algılandı. Halbuki çoğu zaman yan yana gördüğümüz nesneler, birbirlerinin sebebi ya da sonucu olmak zorunda değildir.
Yani ne çiçeğin üstünde gördüğümüz arı çiçeğin sonucudur, ne de o rengârenk çiçek arının bir ürünüdür. Müslümanlar, İslam çiçeğinin üzerindedirler ve bugünkü halleriyle çiçekle irtibatları konak-konar ya da kamuflaj-saklanan irtibatından öteye göçmez. İslam, kendi ayıplarımızı, eksikliklerimizi örtmek için çok güzel bir konaktır.
Halbuki arının, o renkli ve mis kokulu çiçeğin üstünde miskinlik etmekten öte vazifeleri vardır. Çiçekten bal toplayacaktır ve çiçeğin tenasülünün devamına, bekasına hizmet edecektir. Üzerine konduğu çiçeği sokmaya çalışması, çiçeği yok etmek istercesine iğnesini çiçeğin rengârenk yapraklarına zerk etmesi ise, çiçeğin değil arının sonu olacaktır. Bugünkü Müslümanların perişan hali İslam’ın değil, kendi tembelliklerinin vahim bir sonucudur. Üstelik farkında olmadan dinlerini tahrip etmekten de çekinmiyorlar.
Bu da onların sonu oluyor elbette. Arı yeniden vazife başına dönene kadar çiçeğin güzelliği anlaşılamayacaktır. Vızıltılarımızın ise hiçbir önemi yoktur. Çünkü ortada o çiçeğin güzelliğini gösterecek tatlı ve kokulu bir bal yoktur. Bu ise kesinlikle çiçeğin değil arının suçudur.
İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi ecdadımızın İslam çiçeğinden özümseyip ürettiği balların sergilendiği bir kovan gibi. Eserlerden anlıyoruz ki onlar, vazifelerini çok iyi yapmışlar. Ve yine eserlerin çeşitliliğinden, zenginliğinden anlıyoruz atalarımızın kondukları o rengârenk çiçek, tam bir bal deposu. Üstelik o güzel çiçeğin bekasını sağlamak adına ellerinden geleni yapmışlar ki bugün o hoş çiçeğin tohumları bizim yüreklerimize kadar ulaşmış durumda. Şimdi diğer bütün soruları bir kenara bırakarak çok önemli bir soruya
cevap vermemizin zamanı geldi:
Günümüzde İslam çiçeğinden bal üretilmiyor ya da oldukça az üretiliyor olması, o rengârenk ve hoş kokulu çiçeğin suçu mudur yoksa bazı tembel; tahripkâr arıların mı? Bu sorunun cevabını mutlaka vermeliyiz arı kardeşlerim, mutlaka!
Son Yorumlar
- Talha Turhal - Müzik güzel, akraba çıktık uzaktan zanten dava kardeşiyiz o ayrı. Teyzemin eşi yani eniştemde Kabartey. Kayseri Pınarbaşı :D
- kalderavolkan - Ben de baba tarafından türkmenim. Babam askere gitmeden önce atalarını, köklerini araştırma ihtiyacı duymuş ( neden acaba hiç sormamıştım bu güne kadar bu akşam bi sorayım :) Müzik gerçekten çok hoş... Birde o güzelim kıyafetler…
- Erdal Erdoğdu - abi beni yanlış anladın yav, olmuyosa olmuyor derken, şimdik güreş milli takımına bak, hepsi neredeyse son 10 yılda dünya - avrupa her yerde ilk üçe girmiş adamlar. Halter milli takımı halen dünya rekorlarını elinde bulundura bay ve…
- Sinan Ata - estağfurullah. can sağlığı :)
- aysegul_bln - aslında mail atcaktm atmasına da gelecek planlarımın rehavetine kapıldım.ögrenim sureci baslayınca internetle pek ilgim olmuyo.seyrek internete girceksem böle bi şeye kalkışmamalıyım diye dusundum.en sacma isini bile en mukemmel sekilde…
- Mahmut Kurtoğlu - Evet maalesef yüzlerce genç beynimiz yurt dışında okumak zorunda kalıyor.Kaybeden bizim ülkemiz oluyor."Müslüman olan bir kişiye dini özgürlüğü verirsen diğer dine mensup kişilerde kendi özgürlüklerini isterler" gibi şeyler söyleyip…
- Sinan Ata - Aha :) bi ima mı sezdim ? mail at ayşegül ayıp ettin.
- Erdal Erdoğdu - abi amerikalıların bi deyimi var bilir misin ; be relax :) abi devşirme sporcuya ben bişey demem, elvana hiç bişey demem, o dışarda sampiyon olduktan sonra değil, cocukken getirildi ve burda büyüdü... Ki elvandan önce , ramazandan önce…
- kalderavolkan - Komik değil acı gerçekten çok acı. Kendi ülkesinde, anasını babasını atalarını yetiştiren bu üke topraklarında, dedesinin, amcasının kanı ile ıslanmış bu vatan toprağında dinini yaşayarak eğitim alamayacağını bilen binlerce…
- aysegul_bln - n'olmuş buraya efendm ne gelen var ne giden.hakkaten rehavet cökmüş mekana.biz burda yazsak böle mi olurdu :p
