Sırtında taşıdığın kıl heybe
Dağ rüzgarı ve lor peyniri
Gibi doluysa kır çiçekleriyle
Sesler türkülere dönecektir
Üzünçse ışıklı bir sevince
                Ahmet Telli

Türkülerin üzüntüsünü bir dem aklından çıkarmayan şair, şiirinin her deminde hissettirir okuruna. Türküler bir kültürün parçalarını bütünleyen başka bir kültürdür. Aklın his ile meşveret kurmasının ardından güz yangınlarında teğellenilen türküler nakış nakış dokunur aşıkların gönül iklimine. Bu dokunuş sahnesini dramatize etmek ise şairin ayak oyunlarını oluşturur. Üzüntü ve sevinç kuytularında saklı iki insan; aşık ve maşuk! Kıl heybenin içinde kamburdan lor peynirleri ve kır çiçekleri! İyi ve kötü! Sadakat ve ihanetin seslere yansıması ve güz gelmeden tutuşan yangın türküleri… ved-tûr-Tûra yemin olsun…
Dudaklarda özlem türküleri çağlıyorsa çavlanlar gibi, aşık girer umudun menziline ve hüznü gerilerde bırakmak adına, güz yangınlarının menevişine dalar gider. Hoyratça dokunulan dudaklar, özlemlerin müzeliğinde usulca gönül yaşlarını öperken, türkülerin hafif hafif esintilerini gözlerden geçirir mapus güvercinleri… ve kitabin mestûr-satır satır yazılmıştır o kitaba da yeminler olsun…
Türküler paylaşılıyorsa ve dağ rüzgarları kabul ediliyorsa ölümsüz aşkların gölgesizliğinde, sevinç çiçeklerini, sevginin bir dem aklından çıkartmayan türkü üzüntülerini ve bütün bir yaşamın parçalanmış gözbebeklerini rakkın menşura -üzerine yazı yazılabilen ince her türlü deriye neşredilmiş- koçaklamak zorundadır yaşamın güzelliğinin sırları… vel beytil mâmûr-imar edilmiş eve, insanın kalbine, kabesine yeminler olsun…
Heybeye saklı kır çiçekleri bir yangının küllerini çağrıştırır aşığın çıkmaz sokağında. Güzün tutuşurken uzak özlemlerin külleri yüreğe ham kokularını, çiğ tanelerini düşürür. Beklenilmeye layık bir zamanın herhangi bir dakikasında beklenilmeyen bir yangının orta yerinde kalmak, aşık olmaktır doğumsuz ölümlerin sahtiyanında... vessakfil merfû- arşa,yüksek tavana, semaya da ayrıca yemin olsun…
Doğanın yelesinden tutmak bir bakıma hayata üçüncü gözün üstünden bakmaktır. Yangınlar başlamadan, doğanın yelesinden tutabilmek büyükçe bir gayret sayesindedir ki seher yeli ayırmadan, sabah olmadan, gül bahçesine dolular yağmadan gösterisini sunmaz insanlığa ve sevdanın hevenginde tutulmadan konuşmaz olur lisan-hal. Bu yol uzundur ve gidişi yoktur. Gelişine kurbanlar adar sevda türküleri. Yetmez mi sözünü söylemek incelikten geçer ama yeter sözünü söyletecek kabalığı bulduramaz türkü bakışlı doğanın muktedirleri. Vel bahril mescur –alevlendirilmiş, kızgınlaştırılmış denize de yeminler olsun ki türkülerin türküsünü okumaya güz yangınlarının tutuşmasından evvel başlamak gerekir. Mescur denizde aşığın döşeğidir. Uyanacağı güne kurbanların yeminleri dolsun…
Şair Ahmet Telli’nin “güz gelmeden” ismini verdiği şiir de yangınların orta yerinde türkülerin sevdalandığı gönüllerin hüznü işlenir kır çiçeklerinin göğüs kafesine. Bu aynı zamanda şairin hüznünün işlenişidir. Ve bu yüzden şair her daim yangınlar içinde hüzün pınarlarını sonuna kadar açar ki kılcal damarlarının içinden akan aşk suyu her daim sıcaklığını korusun. Aşıklık sıfatına layık olmak adına ömrünü saklı bırakır yangınların kuytu köşelerinde. Bekleyiş sahnesinden bekleten sahnesine doğru gitmenin korkusu varsa yüreğinde, bilir ki gökler ve yer ve arka dünya onundur. Aşk şaire bir başka baharın bir başka yazını, bir başka yazında bir başka baharını yaşatır ki türküye sevdalı, türküleri sevdalayanları karanlıklar ülkesinin kapısında idama mahkum eder. Şair gecelerin türküsünü yazandır, yakandır. Şairin yaktığı türküleri okumak ise bir Tûr ile Rakka menşûr eylenmiş, gizlenmiştir. Güz gelmeye başlarken giden yazın türküsünü yangınlardan duyar...

"ra çığır açsın,
ra çağırsın
nun kapısında
vav köprüsünü
şimalde bir haz
bir muştu
ra çağırsın
suremizi
sevgimizi
uhudu
ra çığır açsın"

              mstycr