‘Buradalar’; kelime yalın ve cümle niteliğinde. ‘Onlar buradalar’ demek isteyen cümleye hayat veren üslubun sahibi Orlando Bloom. Ve ses tonundaki ciddiyetin, korkuyla karışık heyecanın anlamı Selahaddin’in ordusu kapıda anlamına gelmektedir. ‘Ben Selahaddin’im’ diyen adamın üslubu ise ancak Selahaddine yakışır bir tonun sunumudur. Gücün ve asaletin üsluba yansımasıdır. Ve ‘sana yalvarıyorum askerlerini çek, kıyımın gereği yok’ diyen ses tonunun sahibi Edward Norton; temsil ettiği ise Kudüs kralıdır. Sadece sesiyle yani yüzünde maske taşıyan cüzamlı bir kralı oynayan oyuncunun asaleti ve kudreti işlerken jestlerinin gerçekliğinden duyulan  kuşkunun; seyircinin gözünde yer bulamaması. Cennetin krallığı filminden alıntı cümlelerin giriş paragrafında okuyucuya anlatmaya çalıştığı şey; sinemanın müthiş atmosferi ve oyuncunun tarihe dahi hayat verebilirliğidir. Düzinelerce kitabın okuyucuda bırakamayacağı izi yaşayarak oynayanın; seyircinin beynine kazırken sahip olduğu gücü bir düşünün. Ve bu gücün ulaşabilirliğini bir tartmaya kalkın.

 

 

 

 

             Sinema; binlerce konunun yönetmenden yönetmene değiştirilebilerek milyonlarca şekilde  tekrar seyre sunulabildiği, karakterlerin gerçek, oyuncuların yalancı olduğu ortam. Özgürlük diye bağıran William Wallace’nin kişiliğine bürünmüş ve bir insanın ancak ölürken o mimiklere sahip olabildiğinden emin olduğumuz rolün sahibi Mel Gibson. Julia Roberts’ı evindeki koşu bandında koşarken ve radyo dinlerken, her gün aynı yer ve aynı saatte  otomobilin içinde gözetleyen ve kızın dinlediği şarkıyı dudak hareketlerinden tespit ederek kendi radyosunda taratan ve şarkıyı aynı anda, onunla dinlermiş gibi o ana ortak olan bir aşığı oynayan adam; Mel Gibson. İskoçya’ya bağımsızlığını veren bir adamdan şizofren bir aşığa bürünmek. Karakteri sorulduğunda hatırlayamadığını dile getirecek kadar rollere kendini kaptıran bir adam. Ve beyaz perdenin gücünü o sonsuz bağlı olduğu dininin tebliğinde araç olarak kullanarak belki seyirciye hissettirmeden beyinlere nakşetmek. Oyunculuk ve kusursuz bir yönetmenlik. Yüzlerce yıl önceki hıristiyan gücün aztek kavmini ortadan kaldırışına Apokalipto isimli bir filmle ciddiyeti ve ahengi tartışılmaz bir üslup eşliğinde kılıf bulmak ve bu kıyımı kutsamak. Cümlenin basitliği olayın basit olduğunu düşündürmesin. Bir milyon aztek nüfusunun ispanyollarca kıyımından ve bunun tanrıya atfen yapıldığından bahsediyorum ve kılıfının yönetmence inşasından söz ediyorum.

 

 

 

 

           ‘Çalışmayı bırakalı kaç gün oldu’ sorusunu yönelten dahi matematikçi babasının sorusuna '21 gün 7 saat 15 dakika' diye cevap veren; çalışmadığı her günün sıkıntısını içinde hisseden ve 21 yaşın en önemli yaş olduğunu, matematiğin olmazsa olmaz bir bilim olduğunu düşünen ancak çalışmaktan vazgeçmeyi aklına koyan bir matematik dehası kızın; içini oyan bir böcek gibi rahatsızlık veren tembelliği sunumu ancak Anthony Hopkins ve rol arkadaşının üslubuyla birleştiğinde; çalışmadığınız günlerin acısını içinize düşürüverir. ‘Sezar’ın istediği bu değildi’ diye haykırarak arenaya çıkmaya hazırlanan Roma orduları komutanı Maksimus’a hayat veren Russel Crowe’u; duygularından arınmış, tamamen kapitalist sistemin kölesi olmuş bir borsa faresinden amcasının, büyüdüğü toprakların ve Van Gogh’un çizdiği bir resmin zengin bir kasa dışında, taşrada bir lokantada dahi sergilenebileceğinin önemini düşünebilen bir insana dönüşümünü seyretmek ve seyrederken arenanın verdiği sıkıntıyı ve aynı şahsiyetle Fransız taşrasında toprak kokusunun verdiği huzuru hissetmek ancak sinema denilen olguyla mümkündür.

 

 

 

 

             Seksen dönemi kabadayılarının günümüz şirket patronlarına dönüşümünün ve bu dönüşümle kaybetme endişesinin getirdiği ahlaksızlıkların nasıl yiğidi yerin dibine soktuğunu, ‘fakirin çorbasını verin’ cümlesiyle hayata veda eden bir karakterin Şener Şen’e nasıl cuk oturduğunu ve yeni kurtlar sofrasının ne kadar acımasız ve kural tanımaz olduğunu, sapkınlıkla aşk arasındaki ince çizginin İsmail Hacıoğlu’nun ölüm korkusuyla kekeleyen diline nasıl yapıştığını ancak Kabadayı filminde tadarsınız.

 

 

 

 

             Sinema; cümlelerle tasvire ihtiyaç duymayan bir zevk, senaristlerin tadılası ve biriktirilesi cümleleri ve o cümlelere can veren şahsiyetler topluluğu. Bu topluluğa hükmeden bir patron; yönetmen. Film seyretmek güzeldir. Ve bundan böyle köşemde ara sıra çok hoşuma giden bir filmin analiz ve tasvir edileceğinin habercisi bir yazı. Sinemanın yakışıklı aktörlerden, güzel kadınlardan ve seksten ibaret olmadığının fark edilmesi endişesini taşıyan bir üslup. Saygılarımla…