Geçtiğimiz hafta çok çabuk biten İstanbullu günlerimin ardından eve döndüğümde takvime baktım hemen.Nisanın ilk haftasına daha çok vardı.Fakat o da ne? Şubat bu yıl 29 gündü.”Ulan bu da yapılır mı adama bee!” diye hayıflandım. Sokağa çıkıp ellerimi paltomun cebine sokup, karşıma çıkan çakıl taşlarını mı tekmeleseydim? Kokusundan bile nefret ettiğim halde sigaraya mı başlasaydım ne…

 

 Bir ara," Toplantıya da yetişemedim, çok ayıp oldu arkadaşlara” diye düşünürken aklıma geldi.Şanssızdım bu aralar. Kadıköy İmam-Hatip Lisesi’ne uğrayıp, Mustafa ADAŞ hocam başta olmak üzere uzun süredir göremediğim bazı hocalarımı ziyaret planlarım vardı kısacık tatilimde. Ama yarı yıl tatilindeydik. Geçtiğimiz yıl,Üsküdar’daki ÖSYM şubesine tercihlerimi kaydettirmek için gittiğimde, 1 saate yakın bir müddet bekledikten sonra sıranın bana gelmesinin hemen akabinde elektriklerin kesildiği aklıma geldiğinde, “Normaldir” diye düşünmedim değil.

 

 Lise yıllarım geldi aklıma sonra… İlk sene okul önünde eylem yapan kız öğrenciler, fabrikaları önünde işten çıkarıldıkları için evlerine ekmek götüremeyen, evde ekmek bekleyen ailesi gözünün önüne geldiğinde, ellerinde cop ile karşısına dikilen polis memurlarının “Bizi zor kullanmak mecburiyetinde bırakmayın” ikazı karşısında, öğretmenlerin “Oğlum ben duvara mı anlatıyorum bunu?” sözündeki duvar olmayı yeğleyen, bizlere İstanbul’un nadide semtlerinden Kasımpaşa’nın adının geçtiği argo deyimi hatırlatan , uzun cümleler kurmaktan çok daha önemli sorunları olan,bu cümleleri okuyup anlayacak kadar vakti olmayan, bileklerinde, ellerini fabrika duvarının tellerine bağlayan zincir,dillerinde kafiyeli bir slogan olan işçilerden farklıydılar. Onların derdi geçim sıkıntısı değildi.Eve götürülecek bir somun ekmek değildi.İnançları gereği örttükleri başörtüleri ile ilim tahsil edecekleri müstesna bir kuruma  alınmamalarıydı.Onların derdi ne laikliğe aykırı hareket etmek ne de cumhuriyetin kazanımlarına darbe vurmaktı.”Gevşemeyin,hüzünlenmeyin.Eğer gerçekten inanmışsanız üstün olan sizlersiniz.” (Al-i İmran,139) ayet-i kerimesini hatırlıyorlardı daima.Bir yıla yakın  zaman böyle geçti. Bence samimiydiler. Dışarıda bu hal devam ederken içeride ne oluyordu?

 Dışarıdaki ateşe rağmen hayat devam ediyordu. Farklı nedenlerden dolayı başörtülerini çıkararak derslere girmek zorunda kalan kız öğrenciler, kızgınlıklarından önüne gelene söven erkek öğrenciler içerideydi.Gururluydum...Bunca engellere,ideallerimin tehlikede olmasına aldırmadan girmiştim bu kapıdan.O zamanlar “Sonunu düşünen kahraman olamaz” sözü de klişe değildi.Bu  davanın  neferi olmak her şeyden önemliydi.Bedir’de savaşan bir avuç mü’minden biri,Mekke’de kızgın taşların altında işkence gören bir Bilal’dim ben de…

  

 

 Sonra dışarıdaki kardeşleri için gözyaşı döken,aynı zamanda bazı dergilerden makyaj ve güzellik tüyolarını öğrenen,defterlerinin arasında ünlü bir aktör ya da yerli veya yabancı bir erkek şarkıcının posterini saklayan,saklamakla kalmayıp erkeklerin de bulunduğu bir sınıfta o posterleri alenen öpme cüretini gösteren, aralarında “Benimki seninkini döver” kavgası yapan kız öğrenciler gördüm. Konusu açıldığında İslam’ın en heyecanlı savunucusu olan, okul çantasında kitaptan çok makyaj malzemesi bulunan kız öğrenciler gördüm. Tenefüslerde sınıf camına tüneyip bahçede dolaşan talebelerin aşk hayatındaki gelişmeleri tartışan kız öğrenciler gördüm. Bir erkeğe arkadaşlık teklif edip olumsuz yanıt aldığında “Dört yıldır bu okulda okuyorsun ama daha aşkın ne olduğunu öğrenememişsin.” karşılığını veren,okuduğu okulun Aşk Lisesi değil,İmam- Hatip Lisesi olduğunu idrak edemeyen kız öğrenciler gördüm. Sirklerdeki palyaçoları aratmayacak derecede giyinen, başı örtünce her şeyin tamam olduğunu sanan,  bir imam-hatipli kız nasıl olmalıysa öyle olan arkadaşlarını “uçmuş” olmakla itham eden kız öğrenciler gördüm. Ama tüm bu eleştirilerin dışında kalan her zaman takdir ettiğim samimi kız öğrenciler de gördüm. Onlardan bir kere daha Allah razı olsun.

 Kız-teknoloji-futbol üçgeni arasına hapsolan, gelecekle ilgili hiçbir endişesi olmayan,okula gelmekteki amacı “okumak” olan arkadaşlarını etinden,sütünden,derisinden yararlanılan  bir büyükbaş hayvan  olarak addeden, mafya dizilerinden etkilenme ilkelliğini üzerinden atamamış erkek öğrenciler de gördüm. Sayıları her sene biraz daha azalan erkek öğrenciler gördüm.

 Yılmaz Erdoğan "Vizontele Tuuba" adlı filminin sonunda darbe sonrası tutuklanan hemşerileri için şöyle diyordu. “Düşündüklerinin hiçbirini gerçekleştirememişlerdi..Ama hepsi de iyi niyetli çocuklardı."

 Belki bu arkadaşlar da iyi niyetlilerdi ama gerçekleştirmek istedikleri bir düşünceleri yoktu.