1

O'NA

09.05.2008

 
YAĞMUR
 
Vareden'in adıyla insanlığa inen Nur
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat
En müstesna doğuşa hamiledir kainat

Yıllardır bozu bulanık suları yudumladım
Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Hasretin alev alev içime bir an düştü
Değişti hayel köşküm, gözümde viran düştü
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi'nin
Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin
Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
Evlerin arasına dikilir yesil bayrak
Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak

Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım
Heyûla, bir ağ gibi ördü rüyalarımı
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım.........

Nurullah Genç


Yaz geldi,çiçekler açtı,arılar hep çalıştı....

İşte küresel ısınmaydı,küresel soğumaydı,kısacası küresel dengesizlikti tamamıyle yaşadıklarımız. Havalar erken mi ısıncaktı yoksa hep soğuk mu kalacaktı? Doğayla birlikte bizimde güneşimiz açıcakmıydı,o solan papatyalar yeniden yeşercekmiydi o küçük yüreklerimizde. Bahar bizi de aşık edecekmiydi eskisi gibi???

Sorular,oldum olası aklımı karıştırmayı başarmıştır.

İzmir'deyim aşkın kalelerinden birinde ama yalnız.

Öyleyse aşkı bulmak lazım.

Peki aranızda bana aşkın formülünü söyleyecek var mı? Mesela a½:(b.c)-1 = aşk olur mu? Aklımda ki sorular karışık,aklıma gelen formül sorulardan daha karışık.

Önümüzde ki günlerde anneler gününü kutlayacağız,gerçekten şiirlerde geçen gibi 'Ana gibi yar olmaz' mı insana.

Gençler yardımınıza ihtiyacım var.

Aşk nedir,yararlı mı zararlı mıdır?

Eğer takıldığı mekanları biliyorsanız bir cıtlatıverin banada gidip bir bulayım kendisini ona söyleyeceğim iki çift sözüm var.İnşallah ağırına gitmez...

(Bu arada yazıyı protesto başlığı altına ekledim çünkü böyle giderse içimdeki anarşist damarlarım kabarcak ve aşkı protesto eder hale gelicem)


Bugün Yazamak'ımızın yeni yazarlarından Coşkun Bey'in doğum günüymüşşş.Ben de üzerime düşen görevi hemen yerine getirerek bu pasta görünümlü kekimle mini bir kutlama yapıyorum:)
MUtlu ve huzurlu yıllar efendim..



Malzemeler

4yumurta
1su bardağı toz şeker
1paket kakaolu fındık aromalı puding
1çay bardağı süt
1çay bardağı sıvıyağ
1paket kabartma tozu
2su bardağı un


Yapılışı: Çırpma kabımıza yumurta ve şekeri alıp iyice çırptıktan sonra süt ve sıvıyağı ilâve edip 30saniye kadar tekrar çarpıyoruz. En son puding,un ve kabartma tozunu ilâve edip unlar kaybolana kadar düşük devirde tekrar çırpıyoruz. Kalıbımızı iyice yağladıktan sonra karışımı boşaltıp fırına sürüyoruz.
Kekimiz iyice kabarıp güzel pişene kadar pişiriyoruz. Klasik kürdan testimizi de uygulayarak:)

Pişen keki kalıptan çıkarıp kenarına saralle sürüyoruz ve üzerine file fındık yapıştırıyoruz. Üst kısmına da şablonumuzla pudra şekeri serpiyoruz.

Afiyet olsun...







Artık otuza merdiven dayadık demek
Oysa otuz çocukken çok büyük bir sayıydı
Şimdi ben otuzumda
Şimdi gözlerimi oğuşturuyorum
Uykudan dün yatıp sabah kalktım oysa...
Zaman ne çabuk geçmiş
Otuz alışamadığım sayı
Yaşların en tuhafı
Isınamadım otuzuma
Bence insan hep yirmilerde kalmalı
Durakta inecek var deyip

Geriye el sallamalı

(Yaş 36 oldu bu arada zaman ne çabuk akıp geçiyor. Daha otuzlu yaşlara  alışamadım )

 Uzunca bir aradan sonra tekrar merhabalar efendim:) Üniversite öğrencilerin final zamanları yaklaşırken hem karın doyurcu hem pratik tariflere dolayısıyla da bana ihtiyaç duydukları bir zaman dilimindeyiz:))
  Ben de bugün kalktım gençlik için güzel bir mercimek çorbası yaptım. Ee biz zaten biliyoruz canım mercimek çorbasını diyorsanız ki diyorsunuz duyuyorum:P bu çorba yeşill sebzelerden oluşuyor:)


Yapılışı: Mercimek ve pirinci iyice yıkadıktan sonra tencere alıp üzerine 4bardak su ilâve edip kaynatmaya başlıyoruz. Kaynarken oluşan köpükleri bir kaşık yardımıyla atıyoruz. Köpükler azalana kadar kaynatma devam ediyoruz. (Diğer malzemeleri ve kalan suyu daha sonra ilâve ediyoruz ki onlarda köpüklerle bir ziyan olmasın.) Kabağı ve biberleri rendeliyoruz, nane yapraklarını minik minik kıyıyoruz ve hepsini kaynayan mercimeğe kalan suyla birlikte ilâve ediyoruz. Bu aşamada çorba kaynarken yine köpüklenmeye başlar, köpükleri temizliyoruz. Çorbamız pişmeye 10 dakika kala,sıvıyağ ve baharatları da ilâve edip pişirmeye devam ediyoruz. Piştikten sonra blendırdan geçirip servis yapıyoruz.



Ahali. Şimdik size birşey danışacağım şirketsel ticari aksiyonlarımızdan biri ile ilgili.

Bir internet servisi olsa. siz o siteye kaydolup kendi web sitenizi oluşturup yayınlayabilseniz. Çeşitli modüller seçip 2-3 basit adımda sitenizi hazırlasanız. menü yönetimi, sabit içerik yönetimi(hakkımızda falan gibi), e-ticaret modülü, haber yönetim modülü gibi seçenekler olsa içinde.

İnsan hayalgücünün sınırı olmadığından bu modüllerin de sınırı yok elbet.

Projenin tutar-tutmaz kısmını tartışmayalım bununla alakalı kaygılarımız yok. Zira sadece kendimiz ve yakın çevremiz için kullansak dahi bizi kara geçireceği hesabını yapmış bulunuyoruz.

Hosting ve alan adı işleriyle hiç uğraştırmasa sistem insanları. Süresi bitti bitmedi takip etmek derdinde olmasa millet.

Mevzu iş planı kısmı değil bunu zaten hazırladık. benim size danışmak istediğim husus böyle bir servisin adı ne olabilirdi? İsim fikirlerine ihtiyacım var çok acil.


- Abi bak bunu siliyorum buradan?

-İyi, n'aparsan yap...

Eski zamanlar... Hani hayallerin boyumuzu geçtiği o zamanlar... Okullar kapanmış, sıcağa isim bulmakta zorlanıyoruz... Tozdan ve kutu kola asidinden bunalmış bir salon. Sağda solda sayfaları açık kitaplar,yarım bırakılmış hikayeler...Kimin saati daha ağır işliyor belli değil...

Arabayı yıkarken teybini açıp bangır bangır bağırtan megaloman taşıt sahipleri bile fiesta yaparken kötü bir yerde 'save' edilmiş bir oyun gibidir hayat...

- Sen orda yanlış yaptın abi, gidip en azından bir konuşacaktın...

-??!!

Gidip en azından bir konuşmak... Bu son derece sinir bozucu bir cümledir, o yüzden insan gidip en azından bir kez konuşmadığı şeyleri düşünmekten kurtulabilmek için kafasını meşgul edecek başka bir uğraşa yönelmelidir... Bu konuşulmayan şey bir kız da olabilir, öğrenci işleri de, anlayışsız bir dükkan sahibi de; hayatta en azından bir kere konuşulması gereken çok şey vardır...

Yaz mayıs ayında cepten yer, haziranda mesaiye başlar ve doğrusu çok sıkı çalışır. Yazın aylaklık eden boş vakit sahipleri ise tam tersi bir tutum sergilerler, şimdi gündemde sadece, yüzlerce şey deneyip hiçbir şey almayan müşkülpesent müşteriler gibi, kelimelerini bir türlü hallerine yakıştıramadıkları şiirler kalmıştır...

Kimse ortada yokken, suçluluk duygusunun daha az, kişisel gururunun daha yüksek olduğu zamanlarda, kahramanımız kitap, defter ve albüm karıştırmakta iken, kazara bir plaj şarkısı duyarak bütün iklimi değişir. Yaşanmamış bir hatıradır bu belki, Ege'nin tuzuna, Akdeniz'in meltemine hiç bulaşmamış bir resimdir. Birlikte oturulmuş bir ağaç gölgesidir belki, ya da sadece nefsimizin bize oynadığı, efsunlu hayallerin içimizdeki gerçekle kesiştiği ufak bir pişmanlık anıdır, oraya hiç gidilmeyecek, o şarkı hiç söylenmeyecek, o ağaç bulunmayacak ve o hiç özlenmeyecektir...

- Ama, bunu ben yaşamış olsaydım, bana çok yakışırdı... der kahramanımız ve harareti kesmek için bilenen en geleneksel yöntem olan çaya başvurmak için mutfağa gider.

Başından kalktığı defterde, zeytin kokulu muhteşem bir hikaye buğulanırken uzaklardan birisi seslenir:

- Sileyim mi abi bunu da?

- Sil...

(Nisan 2008)



  Bu yazıyı yazmayı üç gündür düşünüyordum çünkü millet ruhunu tekrar kavramız gerektiği inancındayım. Ayrıca son zamanlarda milletimizin değerleri konusunda bazı kesimlerin konuşması ve kurtuluş savaşımızın bu inançlar uğruna yapıldığının unutulması beni düşündürmektedir. Bu arada validemin ve kız kardeşimin Çanakkale gezisindeki hisleri ve Çanakkale destanındaki bazı olaylar beni duygulandırmış ve bu yazı yazmamın sebebi olmuştur. Bu ruhu biraz olsun anlayabilmek için Çanakkale Destanı’ndan kesitler aktarmak yararlı olur kanısındayım.

  Beni çok etkileyen birçok hadise var. Ancak bunlardan bir iki tanesini aktarmak istiyorum. Savaşın sonuna doğru yokluk, kıtlık son haddini buluyor. Mehmetçikte ekmek derdi başlıyor. Arpa, yulaf, süpürge tohumu katarak ancak el kadar küçük ekmek yapıyorlar. Mehmetçiğin ondan da bir şikâyeti yok. İşte böyle bir günde mutfak görevlisi Mehmetçikler o taze ekmekleri esir düşman subaylarına veriyorlar. Kendileri bayat ekmekleri yiyorlar. Adamlar şüphelenip yemiyorlar. Erler gelip lisan bilen yüzbaşıya diyorlar ki: “Kumandanım, bunlara taze ekmek verdik, yemiyorlar. Neden yemiyorlar bir bak.”Bayılıyorum bu duyguya. Daha dün kendisine kurşun atan insanlara taze ekmeği veriyor, kendisi bayat ekmek yiyor. Bu nasıl bir duygu derinliği?
Yüzbaşı soruyor; ‘oğlum niye böyle yaptınız?’ Hepsinin  verdiği cevap aynı. Kumandanım, ‘biz köylük yerden geldik. Köy çocuklarıyız. Bayat ekmek yemeğe alışkınız. Velâkin bu herifler muhallebi çocukları, bayat ekmek yemeğe alışmamışlar. Madem besliyoruz, taze ekmeği verelim de adam gibi karınlarını doyursunlar dedik.’ Açıklama bu. Bu savaş ortamında yazılmış bir sevgi destanıdır. Kumandan bunu tercüme ediyor ve ekmek temizdir, afiyetle yiyin diyor ama düşman subayları yine yemiyorlar. Sevgisiz bir medeniyetin insanları oldukları için bunu anlayamıyorlar. En sonunda askerler ekmeklerin ucundan birer parça yiyince yemeğe razı oluyorlar. Aslında bu milletin ruhu hala budur. Bu ölmedi ama bunu geliştirmemiz sağlamlaştırmamız lazım.

Ekmek deyince başka bir destan aklıma geldi. Sadece bu anlatacağım hakikat yüreklere hâkim olsa biz bu ülkede kardeş oluruz, başka bir şey olmaz.

Mehmetçiğin bacağı bir top mermisinin şarapnel parçasıyla parçalanmış. Oluk gibi kan akıyor. Bir sedyeye koyup bir kenara taşıyorlar. Askeri doktor bakıyor, ‘oğlum buna yapacağımız bir şey yok. Elimizde sınırlı imkânlar var. Bir şey yapamayız.’ diyor. Diğer askerlere ‘şöyle bir serin ağacın altına götürün de son anında kendisine bir teselli verin’ diyor. Askerler ne teselli versinler. Bütün maddi şeyler bitmiş. Şöyle diyorlar; “Mustafa Çavuş ne mutlu sana. Bak şehit oluyorsun. Şehitlerin duası makbul olur. Bize de dua et! Biz de şehit olalım!” Bu imanla söylenir. İmansız söylenecek söz müdür bu? Şimdi bu sözün içinden imanı aldık, emaneten bir kenara koyduk. Hadi tercüme edin. Ne kadar sevimsiz, ne kadar anlamsız oluyor. ‘Mustafa Çavuş ölüyorsun. Öyle bir dilekte bulun da biz de ölelim.’ İmanı aldın mı hiçbir değeri kalmıyor. Onlar böyle konuşurken, içlerinden biri bakıyor, sargı yerine yeni ekmekler gelmiş. Koşuyor hemen bir ekmek alıp geliyor. O kanlı elbiseleriyle sedyede yatan Mustafa Çavuş’a bir dilim uzatıyor. ‘Mustafa Çavuş! Bak taze ekmek geldi. Bir dilim ye!’ Ölmek üzere olan insana ekmek verilir mi ama yapacak başka bir şey de yok. Bir dilim uzatıyor. Mustafa Çavuş alıyor, ağzına getiriyor öyle duruyor. O kahraman ki, kaç zamandır belki hiç ekmek yememiş. ‘Al kardaş, yemeyeceğim’ diyor. Israr ediyorlar konuşmuyor. O kahramanlar ki çok ısrar etmeden de konuşmazlar. Israr üzerine şu muhteşem açıklamayı yapıyor.

“Gördüğünüz gibi ben ölmek üzere olan birisiyim. Ekmeği ben yersem, ekmeğin bana vereceği kuvvet benimle beraber boşa gider. İsraf olur. Sen bunu sağlam bir askere ver de, ona kuvvet olsun. Düşmanla iyi çarpışsın!”

Şimdi biz bu yüreğin neresindeyiz bile demeye cesaret edemiyorum. Bu nasıl bir duygu. Son bir lokma ekmeği yemeye kendisinde hak görmeyen bir kahraman. Ama 93 sene sonra bu ülkenin değerleriyle oynamak isteyen  insanlar ortaya çıktı. İşte bu birçok alanda Çanakkale ruhunu kaybettiğimizin delilidir. O ruh varken öyleydik, o ruh yokken böyleyiz.

Fethullah Gülen Hoca Efendinin Millet Ruhu Şiiri benim hislerimin de bir tercümanıdır dinlemek isterseniz buyrun efendim  

 


Dün aşağıdaki resmi eklemiş ve tahminleri almak istemiştim. Ama neler karıştırdıysam yorum hata verdi:D Şimdi büyüüükkkk bir zevkle tekrar ekliyorum ve bu sefer soru sormuyorum:D


( evet evet biliyorum hakemler sayesinde kazandık:DDDDDD )


 1 2 3 >  Son ›